İçeriğe geç

Bir başkası da bu hakikatı şöyle ifade eder: Sözler başka başka, diller başka başka, ifade tarzları başka başka ama güzellik birdir. Hepsi aynı güzellik etrafında hendek kazıyor, kazma vuruyor. Bir güzelliğin nakşedildiği halıya kimi sağdan, kimi soldan atkı atıyor, çözgü dokuyor, desen veriyor. Sözler başka ama güzellik birdir. Söylenen her kelime, her hece, her harf o güzelliği tasvir ediyor.

Bir diğer mütefekkir ise: Binlerce insan, Allah’a ait binlerce şey anlatmış. Biz de anlatıyoruz. Allah’a ait bu meselelerin anlatılması belki tekrardır. Fakat tekrar bize göredir diyor. Her söyleyen, her düşünen, her adım atan kendi kametine göre söyleyip, düşünüp, adım atacaktır. Tekrar şahsa aittir. Deryaya koşan herkes kendi kabiliyetine göre dalacak, kendi ma’rifetine göre bir cevher çıkaracaktır. Ma’rifetler kabiliyetlere göre kazanılır. Eracif kokuşurken, çiçekler güzel kokular neşredecektir. Yılanla arı aynı sudan içecek biri zehir, biri bal verecektir. Allah’tan gelen şeyler karşısında her kabiliyet kendine göre tezahürler gösterecektir.

ALLAH’I TANIMAK ve BULMAK

Kâinatta cereyan eden hadiseler, en ami insana dahi ma’nâsız olmadığını hissettirecek kadar geniş muhteviyatı haiz delillerdir.

Efendimiz, Allah’ın, dinin ve şeriatın telkin edilmediği bir muhitte doğdu, yaşadı. Fakat ilminin, aklının ve fikrinin rehberliğiyle kâinattaki kevnî delaili doğru yorumlamasıyla O, gideceği yolu nübüvvetinden evvel buldu. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, inzivaya çekiliyordu. Adını bilmediği, zatını göremediği Mabud-u Mutlak’ı için yaptıklarıyla doluyor, taşıyor ve huzura eriyordu. Gar-ı Hira’ya çekiliyor, en yüksek tepelerin başından eflakı seyrediyordu. Yıldızların ahengine, Ay’ın doğup-batarak takvimcilik edişine ve hediselerin başıboş olmayan akışına bakıyordu…

4