Evvelâ, böyle düşünen kimseler bakmalıdırlar ki bir insan, kendini kurtardığını zannettiği gün girdapların en içinden çıkılmazına kendini kaptırmış sayılır. Aslında, kim kendini kurtardığını söyleyebilir ki? Kur’ân “Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et!”56 demektedir. Yani perde açılıp sana öbür âlemden “Artık buyur!” deninceye kadar, kulluk mânâsına dahil hiçbir fiilden uzak kalamazsın. İnsan, ömrünün son nefesini verinceye kadar kullukla mükelleftir.
Durum böyle olunca, insanın kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir ki? Hâlbuki onun mükellefiyetleri devam etmektedir. Öyleyse insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla yaka paça olması ve kendini ıslaha çalışması hayatının sonuna kadar devam edecektir.
Biz havf ve korku ağırlıklı bir hayat yaşamak mecburiyetindeyiz. Neticeden emin olma hiçbir mü’mine yakışmaz. Ümitsizlik de aynı şekilde mü’min sıfatı olamaz. Ancak havf tarafı ağır basmalıdır. Hz. Ömer gibi bir insan bile son anlarını yaşarken endişe içindeydi. Ancak İbn Abbas’ın şehadeti kabul etmesi ve “Ahirette senin iyi bir insan olduğuna ben şahidim.” demesi, bir mânâda onu bu endişeden kurtarıyordu. Nasıl olmasın ki, “Rabbinin azametinden korkana Cenâb-ı Hak iki Cennet vaad etmektedir.”57 diyordu…
Durum böyle olunca, ömür boyu cehd ve gayret isteyen bir meseleyi, cihada mâni bir engel gibi değerlendirme ne derece yanlıştır ve bu iyice düşünülmesi gereken bir husustur.
Netice olarak, mevzuu şöyle hulâsa etmek mümkündür:
Küçük ve büyük cihad, teker teker ele alındığında, birisinde sadece lafazanlık, diyalektik ve anarşi, diğerinde ise, mistiklik, miskinlik, tembellik ve uyuşukluk vardır. Hakikî cihad ise her ikisini birleştirmekle olur ki, Allah Resûlü’nün ve sahabenin cihad anlayışı da budur.
Dipnotlar
- 56 Hicr sûresi, 15/99.
- 57 Rahmân sûresi, 55/46.