Allah Resûlü’ne olan mânevî bağı zaten çok kuvvetliydi. Kim bilir kaç defa, İki Cihan Güneşi onu elinden tutmuş, “Burada da, ahirette de hep böyle olacağız.” demişti. Ancak o, bir de maddî bağını tahkim etmek istiyordu. İşte bu düşünceyle kendi kızını Allah Resûlü’ne vermiş ve Allah Resûlü’nün de kız torununu almıştı. Hatta böyle bir münasebette muvaffakiyet, o koca Ömer’i çocuklar gibi sevindirmişti…
Bir gün kızı Hafsa Validemiz kendisine, “Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor. Ve daima yeni yeni heyetler kabul ediyor, görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?” diyor.
Hz. Ömer kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa dönüyor. Allah Resûlü’nü ve Hz. Ebû Bekir’i kastederek, “Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim. Vallahi dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki, ahirette onlarla beraber olabileyim.” cevabını veriyor.50
Biz buna, büyük cihad veya mânevî cihad diyoruz. Allah Resûlü’nün ve sahabenin yolu budur. Onlar Cenâb-ı Hak’la sıkı bir irtibat içinde hayat sürdürdüler. Onların zikir ve ibadetleri o kadar çoktu ki, onları görenler ibadetten başka hiçbir şey yapmıyorlar zannederlerdi. Hâlbuki durum tamamen aksineydi ve onlar hayatı bir bütün olarak yaşıyorlardı…
Dipnotlar
- 50 el-Hâkim, el-Müstedrek 1/211; İshak İbn Rahûye, el-Müsned 1/196; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/79; İbnü’l-Mübarek, ez-Zühd 1/201; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 1/49.