Allah Resûlü’ne yürekten inanmış insanlara gelince, onlardan mevziini terk eden tek bir insan bile gösterilemez. Diğer bir tabirle, cihad yolunda vâsıl-ı ilallah olmuş ve Allah’a ulaşmış olanlardan hiçbiri geriye dönmemişti. Geriye dönenler yoldaki şaşkınlar, hakikati idrak edememiş ve ruhunda hakikatle bütünleşmemiş zavallılardı.
Vâkıa onlar da insandı; her insan ölümü kerih ve çirkin görebilir. Kur’ân-ı Kerim de insandaki bu duyguyu görmezlikten gelmemiş ve inananlara şöyle hitap etmiştir: “Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.”30
İnsan tabiatının böyle olmasına rağmen mü’minler, kayıtsız şartsız Allah Resûlü’ne boyun eğdi ve teslim oldular. Onlardaki bu bağlılık Cenâb-ı Hakk’ın onlara ard arda lütuflarda bulunmasına sebep oldu… Ve zaferler birbirini takip etti.
Böylece her geçen gün mü’minlerin gücü artıyor ve kazandıkları zaferler en kısa zamanda civar kabileler arasında da duyuluyordu. Mü’minlerin her zaferi onları sevindirirken kâfirleri de mahzun ve mükedder ediyordu.
Cihad, birbirine bağlı zincirin halkaları gibi devam ediyor. Mü’min daima dirliğini ve diriliğini cihadda buluyor. Cihadı bıraktığı an da öleceğini biliyor. Evet, mü’min ağaç gibidir; meyve verdiği sürece canlılığını korur; meyve vermediği zaman da kurur gider.
Dipnotlar
- 30 Bakara sûresi, 2/216.