Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevban ise O’nunla bulunamamıştı. Allah Resûlü döndüğünde herkes kendisini ziyaret ediyordu. Bunlar arasında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve âdeta bir iğne bir iplik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: “Sevban bu hâlin ne?” Cevap verdi: “Yâ Resûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu hâllere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben Allah Resûlü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir âlemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Resûlü’dür. Makamı muallâdır. Gireceği Cennet de O’na göre olacaktır. Hâlbuki ben sıradan bir insanım. Cennet’e girmiş dahi olsam, Allah Resûlü’nün gireceği Cennet’e girebilmem mümkün değil. Ve O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hâllere düştüm.”
Allah Resûlü bu dertli insanın derdine derman olarak şu ölümsüz ifadesiyle karşılık verdi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”48 Kişiyi sevmek ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olacaktır. İşte sahabe bu mevzuda herkesten daha hassastır.
Hz. Ömer bütün hayatı boyunca Allah Resûlü’ne, akrabalık yönünden kurbiyet kazanmanın iştiyakı içinde yandı durdu. Hz. Fatıma’yla bunu yapmak istedi; fakat o Hz. Ali’ye nasip oldu. Başka çare kalmayınca, Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü aldı.49 Bütün derdi herhangi bir bağla Allah Resûlü’nün akrabaları arasına girmekti. Yoksa isteseydi, Bizans imparatorunun kızını, hem de isteme zahmetine katlanmadan alacak durumdaydı. Ama onun derdi evlenmek değil, Allah Resûlü ile bir bağ kurmaktı. Çünkü o, bütün soyun-sopun, hasebin-nesebin hiçbir işe yaramayacağı bir gün, işe yarayan bir nisbet, bir hasep ve nesep peşindeydi.. kızı Hafsa’yı Allah Resûlü’ne vermek istemesinde yine aynı dert ve iştiyak bahis mevzuu idi.
Dipnotlar
- 48 Buhârî, edeb 96; Müslim, birr 165.
- 49 İbn Hacer, el-İsâbe 4/492.