“O kimseler ki Allah onlara lânet etmiş, gazabına uğratmış, içlerinden bir kısmını maymun, domuz ve tâguta tapan kimseler yapmıştır.”
“Mesh”i, yani “kırade” (maymunlar) ve “hanâzîr” (domuzlar) şekline dönmeyi, tefsirlerde (bkz: Mâide: 5/60) müfessirîn-i ızâm, iki şekilde yorumlamışlar: Bazıları; “Hakikaten bazı kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı isyanlarının cezası olarak maymun ve hınzır olmuşlardır.” diyorlar. Fakat bazı muhakkikîn de diyorlar ki, “Onlar, bedenen değil, sadece ruhen öyle olmuşlardı!”
Evvelki şıkta meseleyi ele alan insanlar, onların, evolüsyon, de-evolüsyon, aşağıya doğru bir değişim, deformasyon, dejenerasyon yaşadıklarını söylüyor; “İnsan tabiatı, ona müsait olmadığından dolayı, belli bir süre yaşamış ve ölmüşler.” diyorlar. Peygambere başkaldırmış, O’nun nurlu mesajını reddetmiş, ellerinin tersiyle itmiş, hevâ-i nefislerine uymuş, şeytanın arkasından gitmiş kimseleri Allah öyle cezalandırmış. Mesela, Hazreti Musa döneminde ve Hazreti Davud (aleyhimesselam) döneminde, biri onlar için bir şey demiş, o olmuş; öbürü de bir şey demiş, o olmuş.
Fakat bu mevzudaki yorumların diğeri de şöyledir: “Onlar, mânen mesh olmuş, şekil değiştirmiş; ahlak, karakter, tavır ve davranış itibarıyla aynen o mahlûklar gibi olmuşlar!” Salya atmışlar, diş göstermişler, asırlardan beri yapılagelen şeyleri tahribe çalışmışlar; kırk-elli seneden beri yapılan şeyleri tahribe çalışmışlar, o mevzuda bütün himmetlerini kullanmışlar, yıkmayı şiâr edinmişler; hafizanallah, mânen böyle bir mesh, yani bir gorillik, bir dübblük, bir zi’blik yaşamışlar.
Cenâb-ı Hakk isterse, öylelerini yeniden hidayete erdirir. Nasıl “ahsen-i takvim”e mazhar bir mahiyette yaratmışsa, ahsen-i takvime mazhariyetin gereği olarak hususiyetlerini onlara duyurmak suretiyle onları eski hallerine ircâ buyurabilir. Tâ baştan -şayet- öyle düşünüyor, öyle planlar peşinden koşuyor idiyseler, yine Allah’ın elindedir, Allah (celle celâluhu) tevbeye muvaffak kılabilir.
Gerçi, bir yönüyle, son andaki tevbe, “hâlet-i yeis”te söylediğinden dolayı, hüsn-i kabul görmüyor. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Yoksa makbul tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de onlardan birine tam da ölüm gelip çattığında, ‘Artık ben tevbe ettim!’ diyenlerin tevbesi olmadığı gibi, küfür içinde bir hayat geçirip, (ölüm anında tevbeye yeltenen, ama o andaki tevbe makbul olmadığı için) kâfir olarak ölüp gidenlerin tevbesi de değildir. Evet, böyleleri için çok acı bir azap hazırladık.” (Nisâ, 4/18) İşte, o hâle gelmeden, Allah (celle celâluhu) آمَنْتُ بِاللهِ، وَبِرَسُولِهِ، وَبِالْيَوْمِ اْلآخِرِ “Allah’a, O’nun yüce elçisine ve ahiret gününe inandım!” dedirtir. Allah’ın elinde; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir.
Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.
Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.
Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.
“Entelektüel” deyince Emile Zola falan akla geliyor ama aslında bizde öylesi çok. Fatih cennet-mekân’ın elinin kesilmesi hükmü, menkıbelerde anlatılır. Men-kı-be-ler-de… Şimdi her şeyi tenkit ediyorlar ya, “Böyle bir şey olmamıştır!” diye bunu da tenkit ederler. Gerçek hadise mi, menkıbe mi? Fatih’in elini kesilmeye mahkûm ediyor kadı Hızır Çelebi, Fatih’in kadısı. Onu mahkûm ettikten sonra, Fatih, o hükmü, cân ü gönülden, hüsn-i kabul ile karşılıyor. Ve sonra koltuğunun altında, tokmak gibi, balyoz gibi, sakladığı şeyi çıkarıyor: “Kadı efendi!” diyor, “Eğer Allah’ın verdiği hüküm ile hüküm vermeseydin, bu balyoz ile senin başını parça parça edecektim!” Hızır Çelebi de orada kolunun altından kama gibi bir şey çıkarıyor: “Hünkârım!” diyor, “Eğer sen de verdiğim hükme (Allah’ın hükmüne) razı olmasaydın, ben de bu mızrak ile veya kama ile seni delik deşik edecektim!”
Şimdi bu olmuş-olmamış meselesi değil; bu, hakka saygının, adalete saygının, insaflı olmanın, iz’ânlı olmanın, -bir yönüyle- sevgi insanı olmanın, muhabbet insanı olmanın, her hareketiyle kendisini Allah’a yaklaştıracak bir tavır ve davranış içinde bulunmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk öyle eylesin!
İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir.
Hakiki manada sevgi, izafî manada sevgi… Hakiki manada sevgi; aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşanlar arasında… Hazreti Mevlana’nın dediği gibi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar, ancak anlaşabilir!” Derece derece alaka ve sevgi: Şunlara, şu türde şu çizgide olanlara, saff-ı evvelde olanlara karşı şu ölçüde sevgi.. ikinci safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. üçüncü safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. gelmiş tâ arkalarda durmuş, revaklarda durmuş, onlara da o ölçüde sevgi… Herkese karşı sevgi ama birilerine karşı hakiki manada sevgi, diğerlerine karşı mecazî manada sevgi.. fakat herkesle mutlaka bir alaka, bir irtibat.
İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir. İman ile şefkat mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır) denebilir. Kin ve nefret insanının, ehl-i imandan nefret eden insanın, imandan nasibi o kadardır. Böylelerine ehl-i iman nazarıyla bakıyorsak şayet, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettendir!” fehvasınca bakıyoruzdur. Dolayısıyla bu mevzuda çok defa yanılabiliriz.
Belki Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde hareket edilirse, o yanılmayı da aza indirmiş olabiliriz: “Hüsnüzan, adem-i itimâd!” “Tedbir” mülahaza dairesini açık bırakmak, hançerleyecek insana, “Hançerlesin!” diye sırtını dönmemek; tedbirli, temkinli olmak. Tasavvufun -bir yönüyle- ilk basamağı sayılan da “teyakkuz” dairesi içinde hareket etmektir. “Tefe’ul” kipiyle ifade edildiğinden dolayı, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık olmak.. mürgülemeye meydan vermeden, esnemeye meydan vermeden, kendini çimdikleyerek hep uyanık kalmak… “Ne ile?” Marifet ile, bir yönüyle “irfan” ile, delâili tetkik ile, müzakere ile, mütalaa ile kendini çimdiklemek suretiyle sürekli uyanıklığı zirvede götürmek.. hep, gözleri açık olmak.. hadis ifadesiyle, “uyûn-u sâhire”den olmak.. cephelerde uyûn-u sâhire; sınır boylarında, sızmalara karşı titiz bir şekilde ve uyanık bir vaziyette pürdikkat nöbet bekleyen er oğlu erler. Bunlar, sürekli ibadet ü tâatte bulunuyor gibi sevap kazanırlar.
Evet, “iman” çok önemli bir mevzudur. Mesele, o esas üzerine, o sağlam zemin üzerine bina edilince, Allah’ın izni ve inayetiyle “iman-ı billah”tan sonra “marifetullah”, sonra “muhabbetullah”, sonra kendi kendine terettüp eden “zevk-i ruhânî” gelir. İnsan öyle bir zevk duyar ki, artık yeme-içme, yemeden içmeden ve cismanî zevklerden lezzet alma, onun yanında “deryada damla” kalır. Ha bunun ötesinde ayrı bir şey var, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”; o, büyüklerin şe’ni… Fakat falanın-filanın şe’ni diye -estağfirullah, onlara falan-filan denmez- o büyük zevatın şe’ni diye, “Biz onu bırakalım; o, onların olsun!” da denmemeli. Hayır, bence, himmet, âlî olmalı; insan, himmetini âlî tutmalı. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki öbür âlem için, “Cenâb-ı Hak’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin zirvesi.” Kim bilir, belki çok farklı şekilde her zaman Cemâl-i bâ Kemâlini (celle celâluhu) temâşa, “Cuma yamaçları” dediğimiz Firdevs’teki o yamaçlardan yapılıyor! Bilemeyiz onu. Belki “Râzıyım!” sesinin yankılandığı “Rıdvan tepesi” de yine oradadır; bilemeyiz onu. Onun için de “İsterken, Firdevs’i isteyin, dûn himmet olmayın!” buyurulmaktadır. Himmet, çok âlî tutulmalıdır.
İman-ı billah.. marifetullah.. muhabbetullah.. kendi kendine gelen, zevk-i ruhânî. Zevk-i ruhanî, kendi kendine terettüp eder. Böyle, yaptığımız şeyleri yapıyoruz; ille de bunu “Zevk-i ruhânîyi peyleyelim!” diye yaparsanız, bence çok küçük şeylere talip olmuş olursunuz. İlle de bir şey talep edecekseniz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyeceksiniz. Bütün himmetinizi onları elde etme istikametinde kullanacaksınız.
Geriye dönelim: “İman” ile “muhabbet”, tev’em (ikiz) gibidir; bazen birbirini iltizam eder onlar; bazen de kozalite mülahazasıyla, sebep-sonuç mülahazası içinde ele alınabilir.
Not: Bu video, 3 Nisan 2017 tarihinde yayımlanan “İman, Muhabbet ve Vazife Aşkı” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.





