Posts Tagged ‘Fethullah Gulen’
Diriliş Mimarlarının Vazifesi
Günümüzde Müslümanlık adına yaşanan çoğu problemin arkasında, Müslümanlığı içine tam sindirememiş, ihlas ve ihsan şuuruna erememiş şekil Müslümanları vardır. Onların, İslâm’ın ortaya koyduğu kriterlere aykırı davranışları, helâl-haram sınırlarını tanımamaları, İslâm’ın ve Müslümanların adına leke çalıyor, duruşunu bozuyor. Diriliş süvarilerinin yerine getirmesi gereken öncelikli vazife, ruh ve kalb hayatımız adına yitirdiğimiz değerleri yeniden ihya etmek ve bunların bütün canlılığıyla tabiatlara mâl olmalarını sağlamaktır. İnsanlığın şeklî ve surî Müslümanlıktan kurtulması da buna bağlıdır. Bu değerlerin başında ise ihlas gelir.
İhlas ve Rıza
İslâm’ın muhtevasını bir şiire benzetecek olursak, onun kafiyesi ihlastır ve bu, bütün amellerin derin bir kulluk şuuruyla yerine getirilmesi ve Allah’la irtibatlandırılmasıdır. Bilindiği üzere ihlas, yapılan her amelin sırf Allah emrettiği için, sadece O’nun rızası hedeflenerek yapılmasıdır. Hz. Pir’in Birinci Söz’ün başında dediği gibi insanın Allah için işlemesi, Allah için başlaması, Allah için görüşmesi, Allah’ın rızası dairesinde hareket etmesi, yani kısaca bütün işlerini O’nun rıza ve hoşnutluğunu gözeterek yapmasıdır. Elimizi dua için her kaldırışımızda Cenab-ı Mevla’dan rıza ve ihlas istemeliyiz. Bu konu o kadar önemlidir ki bir kişi akşama kadar hiç durmadan “Allahumme el-ihlas ve’r-rıda (Allahım, Senden ihlas ve rızanı istiyorum)” dese yine de azdır. Çünkü bir mü’minin bütün dünyevî mülâhazaları elinin tersiyle bir kenara iterek saf ve dupduru bir kulluk şuuru kazanması yaratılış gayesine matuf en büyük hedeftir. Bu açıdan değil sadece dünyevî beklentiler, kulluktaki zirve, ibadetlerin uhrevî beklentilere bile bağlanmaması, sadece ve sadece Rabbimizin hoşnutluğunu kazanmak için yapılmasıdır.
Ne var ki böyle bir ufku yakalamanın kolay olmadığı da bilinmelidir. İhlasa musallat olan, onu delik deşik eden ve güve gibi kemiren o kadar çok şey var ki! Beşerî garizeler, rahat ve rehavet duygusu, şöhret arzusu, pes bayağı hisler, dünyevî çıkarlar vs. bizi ihlâs ve samimiyetten uzaklaştırıyor, uhrevilik ve melekûtiliğe açılmamıza mâni oluyor ve bize en büyük mazhariyetleri kaybettiriyor. Dosdoğru bir yola girmiş insanların bile dikkatli yaşamadıkları takdirde süfli duygular ve cüzi menfaatlerden ötürü zamanla ihlas kırılmaları yaşayabilirler; Allah yolunda yürüdüklerini zannetseler de sukuta maruz kalabilir, kazanma yolunda kaybedebilirler.
Çok iş yapmak, büyük işler çevirmek, büyük çemberler döndürmek marifet değil; asıl marifet, yapılan her şeyi O’nun rızasına bağlayabilmektir. Zira marziyat-ı ilahiyeye bağlılıktan daha ulvi bir şey yoktur. Amel ve hizmetlerinizde ihlası yakalayamadığınız takdirde dünyanın rengini değiştirseniz dahi kendinizi kaybedersiniz. Zahiren çok kazanmış gibi görünseniz de Allah katında kaybetmiş tali’sizler kategorisine dahil olursunuz. Başardım zannettiğiniz işler de uzun ömürlü olmaz. Saman alevi gibi gelir geçer. Bu yüzden yapılan her işte ihlası yakalamaya çalışmalı, bunun için de iç mücadelenizi sürekli devam ettirmelisiniz.
İhlas Nasıl Kazanılır
İnsan, marifet-i Sani konusundaki derinliği ölçüsünde ihlasa muvaffak olur. Hakiki ihlâsa ulaşabilmek, marifetullahın, insanın bütün benliğine hükmetmesine bağlıdır. Böyle biri, ağzını açarken, konuşurken, gözlerini kırparken, elini-ayağını hareket ettirirken Rabbinin huzurunda olduğu şuuruyla yapar, bunu bir lahza olsun hatırından çıkarmaz. Bakışları derindir, tavırları ciddidir, duruşu vakurdur, sözleri edeplidir… Bütün tavır ve davranışları iman-ı billâh, marifetullah ve mehafetullahın (Allah’a inanıp O’nu tanıma ve O’na karşı saygıyla dopdolu olma) güdümündedir. Ondan münasebetsizce tavır ve davranışlar sadır olmaz. Marifetullah bu ölçüde insan benliğini sarar, ona hükmederse o kişinin imanında derinlik, amellerinde de ihlas olur.
Yeni bir ihya hareketinin, insanlığın ve Müslümanlığın yeniden layık olduğu veçhile temsil edilmesinin peşinde koşanların yapmaları gereken temel vazife, bu kulluk şuurunu canlandırabilmektir. Mesele sadece insanları namaza alıştırma değildir; tabir-i caizse onları “namaz delisi” yapabilmektir. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, mescitten çıktıktan sonra kalbini mescitte bırakan, bir sonraki namazı iple çeken namaz delileri. Öyle ki onlar mesela öğle namazından çıktıktan sonra, “Yahu niye bu müezzinler bir an evvel ikindi ezanını okumuyorlar! Okusalar da koşa koşa gidip bir kere daha Cenab-ı Hakk’ın dergâh-ı huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde el pençe divan dursak, başımızı yere koyup yüzümüzü Hakk’ın kapısının eşiğine sürsek, O’nun büyüklüğünü kendi küçüklüğümüzü ifade etsek!” diyecek ölçüde ibadete kilitli yaşamalılar. Sadece namaz değil, orucun da, infakın da, diğer ibadetlerin de delisi olmalılar. Bütün ibadetleri ihlasla ve şuurlu bir şekilde yerine getirme noktasında çok kararlı durmalılar.
İhlas dolu böyle bir kulluk şuurunun zıddı ise, ibadetleri aradan çıkarma mülâhazasıyla yerine getirmedir. Yani, kalbi ürpermeden, yaptığı ibadeti beyninin bütün nöronlarında duymadan, hatta kimin karşısında durduğunun dahi farkına varmadan gafletle ibadet yapmaktır. İnsanda en azından ibadetlerini şuurlu yapabilme noktasında bir niyet ve ceht olmalıdır. O, işin başında her şeyi derinlemesine duyamayabilir. Bu, ciddi ve sürekli ceht ve gayrete bağlıdır. Cüneyd-i Bağdadî ancak altmış seneden sonra arzu ettiği ibadet ve marifet ufkuna ulaştığını ifade eder. Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de ömrünün sonlarına doğru imrendiği zatlar gibi tesbih çektiğini, kendisiyle birlikte âdeta bütün varlığın “sübhanallah” dediğini duyduğunu söyler. Dolayısıyla asıl önemli olan, insanın böyle bir ufka talip olması ve onu yakalama adına sürekli gayret göstermesidir.
Şayet ibadetlerinizde enginlik ve derinliklere açılmaya, ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya namzetseniz, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün maksadınıza ulaşabilirsiniz. Bundan sonra yapılması gereken şey ise duyduğunuz şeyleri başkalarına da duyurmaktır. İhya hareketi müntesiplerine düşen sorumluluk da budur. Başta da söylediğimiz gibi bu, insanları şekil Müslümanı olmaktan kurtararak hakiki Müslümanlığa ulaştırma, kalb ve ruh hayatına yönlendirme sorumluluğudur. Günümüzde pek çok insanın günlük siyasetin cenderesinden sıyrılmaları da esasen, bu manevi akımla Allah’la münasebetlerini güçlendirmelerine bağlıdır.
İnsanoğlu, tabiatı itibarıyla hataya açıktır, herkes hata yapabilir. Fakat böyle bir kıvama ulaşmış insanların inhirafları az olur. İnhiraf ettiklerinde de hemen Cenab-ı Hakk’a yönelir, iç döker, tevbe ve istiğfarla hata ve günahların isini, pasını siler süpürür, arınıp temizlenirler. Şayet bir yerde böyle bir keyfiyete ulaşmış bir heyet oluşursa, onlar orada maya olurlar ve bu hâl dalga dalga çevreye yayılır.
Günümüzde insanlığın böyle bir dirilişe ihtiyacı var. Dini, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm ecmain) gibi duyacak, yaşayacak insanlara ihtiyaç var. Bize düşen de hep bu ulvî düşüncelerle oturup kalkma, onları gerçekleştirmeye çalışma ve bu konuda dua dua Allah’a yalvarma olmalıdır. Bunun dışında kalan şeylerin tamamı bizim için tali meselelerdir.
Divine Will Is Essential
Those who “rely on God, embrace the struggle, and yield to wisdom” will eventually be victorious. Victory will come to them sooner or later, in this world or the next. Yet, humankind is, by nature, impatient, and people wish that all good things they yearn for should be fulfilled at once and all the bounties promised should be delivered without delay. When this does not happen, they mostly end up in hopelessness and pessimism. If they do not have strong faith, they tend to prioritize their own will over divine will and let themselves into thoughts and feelings that would hardly please God.
It is our heartfelt prayer that God Almighty’s glorified blessings and divine favors be constantly poured down on believers. May God support them with divine assistance at all times and may He never leave them unattended or alone. Such thoughts result from a believer relying on God and expecting assistance and beneficence from Him; this is perfectly understandable. But we should take divine will as basis in everything we do and keep it before and above our wishes and desires all the time. Relying on divine will in all our thoughts and actions is a sign of respect for the truth expressed in, “We are pleased with God as our Lord, Islam as our religion, and Prophet Muhammad, peace and blessings be upon him, as our Messenger.”
It is our deep-felt yearning to see believers rejoice after centuries of mourning and enjoy divine mercy just as Islam’s first and foremost representatives did. How much we wish their misery ends, that they pull themselves together! That the serene period of the Rightly Guided Caliphs is lived once again—perhaps not in its entirety, but at least in its partial shadow. How much we wish that the ultimate truth, justice, and freedom would rule over the world once more.
These are what we dream to realize; we keep ourselves busy to attain them on the one hand, while praying to God for them on the other.
Still, there may be cases where our carnal souls might slip selfish things into these wishes; wishes that are by all means innocent, justified, and proper. Even when we ask God to pour down His favors on Muslims, we may be attributing a share of it to our egos. Carnal or satanic drives may be found even in the deeds we believe we have performed in the name of God. We can hardly be sure about their evil schemes or ruses. How can we be sure, considering even a noble prophet like Joseph, peace be upon him, said, “I do not claim myself free of error, for assuredly the human soul always commands evil” (Qur’an 12:53). He is saying that we should not trust our carnal souls. Whoever feels secure with his evil-commanding soul will be deprived of his security.
This does not mean that we should refrain from pursuing our own will in the name of all Muslims and humanity. Of course, every believer wishes that Muslims should be able to eliminate the problems that have been rending their hearts for the last two or three centuries. It is every believer’s desire to see the sun dawn on the world of the oppressed, the downtrodden, and the deported. They ardently beg God to this end. Believers ask only from Him, relying on the sheer expanse of God’s mercy and the vastness of His grace. They sincerely believe that their prayers will be answered, and springtime will follow winter. Still, they never forget that divine will is essential and never fail to pay due respect to His manifestations and disposals.
In particular, those who have devoted themselves to the cause of promoting faith and the Qur’an should take divine will as basis and stay on this course for the entirety of their life. The primary source where we can learn about divine will is the divine revelation, i.e., the Holy Qur’an, followed by the Prophetic tradition (Sunnah). No task is more crucial for them than to understand, make sense of, implement, and communicate to others this divine message. As mentioned in a noble saying of the Prophet, the transient qualities of the world are not even worth a wing of a mosquito. What value can be attributed to the world when weighed against God’s good pleasure and gratification, seeing Him and attaining the eternal happiness He promised? They continually pray, “My God, please fill our hearts with the love and ardor of meeting You, Your Beloved Prophet, and the people you love, and help us reach contentment.” In my opinion, the people who are determined to rebuild monuments of their spirits in this world should nurture no other goal.
Nevertheless, those who adore this world may be unaware of your true intentions, and wrongly assume that you are after worldly desires just as they would do. “Do they have eyes on ruling the country? Are they after fame? Are they after a luxurious life in palaces?” they may ask. Bear with, and excuse, them for such misguided assessments and ignorance. Even, pray to God for their guidance to the truth, and leave to God those who are not capable of guidance. Do not occupy yourselves with them. What matters is that those who shoulder the efforts to glorify the Word of God should continue to walk on their own path without the slightest deviation and take divine will as basis in all their errands. Those whose abilities and capabilities have not been dulled completely may wobble around, try to walk on narrow pathways, or crawl along hilly lands in fits and starts for some time, before eventually returning to the straight path delineated by the Prophet, the Master of All of the Blessed.
Sabırlar Buyur, Gufrana Bağışla Bizi
Cuma Hutbesi: Münacât Yerine
Yıllar var hasret kaderimiz oldu. Bulunduğumuz yerde kalmaya hâlimiz müsait değil. Çırpınıp duruyoruz çaresizlik içinde. Dört bir yandan kuşatılmış gibiyiz ve düşürülmek istenen bir kaledekilerin heyecanını yaşıyoruz. İçte-dışta ihanet düşünceleri diz boyu; vefa beklediğimiz sinelerde kin, nefret ve hıyanet. Düşmanlık duygularıyla esirip duranların adedini Allah bilir; vefasız dostların sayısı ise ondan daha az değil. Hakk’ın gazabına çarpılıp rahmetinden mahrum kalma endişesi bazıları için ürperten bir his. Duygu, düşünce istikametini koruyamama, sürekli hâlden hâle girip durma ve bir kısım olumsuzluklar fasit dairesi içinde telâş yaşama her günkü hâlimiz. Ne mehâbet hissi, ne mehâfet duygusu, öldüren bir korku ile tir tir titriyor ve iç içe panikler yaşıyoruz. İnançlarımız zayıf; mârifetten hiç haberimiz yok; sağlam itikadın, mârifetle inkişaf eden imanın gücünden ne anladığımız belirsiz.
Ey Rab, gizli açık hâlimiz bu.. ve hâl-i pürmelâlimiz sana ayân; gaye, düşünce ve iç hesaplarımıza da Sen nigehbansın; bilirsin ne yapıp ne düşündüğümüzü. Ne yaptıklarımız ele alınacak gibi ne de düşündüklerimiz. Her yanımızda bir sürü yara-bere, muzmerâtımız ise mesâvi defterlerimiz gibi kapkara. İktidar ve iradelerimiz Sana emanet. Çaresizliğimiz her hâlimizden belli. Her zaman iç içe hayretler yaşıyor ve bir türlü isabetli karar veremiyoruz. Yaptıklarımız sadece bizim ve bugünün değil, bütün bir tarihin yüzünü karartacak kadar çirkin ve olabildiğine geniş alanlı. Hâlimiz, mazimizle mukayese edilince simsiyah ve gelecek adına ümitlerimizi alıp götürecek kadar da belirsiz, bulaşık ve iç bulandıracak mahiyette. Yürüdüğümüz yollar yürünür gibi değil. Yol dediklerimiz patikadan farksız. Önümüzde bir sürü kapı; kapılar kapalı ve arkalarında da sürgü var. Varılacak nokta bilmem kaç konak ötede. Dertlerimiz en güçlü bedenleri bile yere serecek kadar amansız ve müzmin; sıkıntılarımız en uzun solukları kesecek ölçüde ciddî ve kronik. Öyle gurbetler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş. Öyle hasretlerle kıvrım kıvrımız ki, benzeri sebkat etmemiş. Bir sürü garipleriz, bakmıyor kimse yüzümüze; âcizleriz yok elden tutanımız. Canımız çıkacak şekilde dört bir yandan sıkıştırılmış gibi bir hâlimiz var. Yakın kabul ettiklerimiz katmerli bir vefasızlık içindeler ki düşmanların kinini, nefretini aşkın; düşmanın iftirası, isnadı, tazyiki lütfedilecek sabra kalmış. Birbirimize karşı duyduğumuz kin, nefret, haset ve hazımsızlık vahşilerin vahşeti seviyesinde. Her olumsuzluk bizi bulunduğumuz noktadan aşağıya doğru çekiyor; kendimize takılıyor ve sürekli irtifa kaybediyoruz.
Ey Rab! Tam yolda değiliz; “dâllîn”den sayılmayacağımızı ümit ederim. Zihnî, fikrî, ruhî boşluklar içinde bulunduğumuz muhakkak. Anlayış ve düşünce fakirleri olduğumuzda ise hiç şüphe yok. Kendi iç dünyamızla ayakta durduğumuz söylenemez. Fakr ve cehaletlerimizin yanında hele bir de tefrika zaafımız var ki hiç sorma.. Senin ölçü ve kıstasların muvacehesinde günahlarımız, tarihin en günahkârlarını arattıracak seviyede. Maruz kaldığımız musibetler, helâk olmuş kavimlerin başlarına gelenlere denk. Bütün bunlardan bir şey anlamayanlar serâzad ve çakırkeyf; anlayanların hüznü, kederi ise yürekleri çatlatacak ölçüde. Gelip gelip kendi ürettiğimiz problemlere takılıyor; yapalım derken yıkıyor ve kendi enkazımız altında kalıyoruz. Kötülük düşüncesine bağlı meyillerimiz tabiatımız hâline gelmiş ve olabildiğine azgın; iradelerimiz çelimsiz, yüreklerimiz de bomboş. Dertmend olanların his dünyaları perişan, sineleri çatlayacak gibi, duyguları feveranda, ama hepsi de çaresizlik içinde ve suskunluk murâkabesi yaşıyor: Hiddetlerini yutkunarak geçiştiriyor, öfkelerini “lâ havle”lerle atmaya çalışıyor ve ufku görünmez, upuzun karanlık bir vetirenin düşe kalka yolcuları olarak düşerken “of” ediyor, kalkınca da sabır taşlarını bile çatlatacak yeni bir beklentiye giriyorlar.
Yıllar var, hep başkalarına bağlanıp kaldık ve affedilmeyen bir sürü günahlar işledik; Seni tanımama, kendimizi bilememe, dine vefasızlık, millet ruhuna da saygısızlıkta bulunma günahı. Oysaki Seni söylemeyen her şeyi unutmaya, Sana saygısızlık edenlerin üstüne bir çizgi çekmeye vicdanî ahd ü peymanımız vardı. Öyle davranamayıp ruhumuzun bütün kaidelerini yıktık; maddî-mânevî dünyamızın şeklini değiştirdik; millî ve dinî hayatımızın âhengini bozduk; derken bütün değerlerimiz bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa-sola saçılıp gitti. Kendi özümüzü inkâr ettik. Birer materyalist, natüralist mukallidi hâline geldik. Hevâ-yı nefsimize uyduk, akla hayale gelmeyecek hatalar işledik. Hatalarımızı sezemedik, günahlarımızı göremedik ve durumumuzun vahametini değerlendirerek bir türlü Sana yönelemedik.
Meçhul bir rıhtımdan yanlışa açılmamız üzerinden yıllar ve yıllar geçti. Bulunduğumuz yerden uzaklaştık, ama mevhum hedefe de asla ulaşamadık; sürüm sürüm yollardayız; ne dizimizde derman kaldı ne iradelerimizde fer. Azimlerimiz iki büklüm; kanatlarımız kırık; yol-iz bilmezlerin gurbet, hayret ve dehşeti içinde “Bir kapı” deyip inliyor ve vicdanlarımızda “Siz mi geldiniz?” şeklinde değerlendireceğimiz bir emare ve bir işaretin yankılanacağı “eşref saati” bekliyoruz. Beklerken de yer yer ettiklerimiz karşımıza dikiliyor ve tam ümitlendiğimiz bir sırada kendi kendimize: “Nerede o mazhariyet nerede siz?” diye mırıldanıyor; bir kere daha sendeliyoruz.
Ey Yüce Dost, seneler var ışığına hasret gidiyoruz ve kopkoyu bir gölgedeyiz; ne simalarımızda renk kaldı, ne düşüncelerimizde hayat. Kendi vehimlerimizin cinnetini yaşıyor ve sürekli kendi kendimizi mıncıklıyoruz. İki büklümüz, harekete geçip doğrulamıyor ve bir türlü beklenen yenilenmeyi gerçekleştiremiyoruz. Ektiklerimizi küfür fırtınaları tehdit ediyor. Yeşeren düşüncelerimiz nifak rüzgârlarının baskısı altında. Bir türlü ayaklarımız üzerinde duramıyor, bir türlü tevhid-i kıbleye muvaffak olamıyor ve bir türlü zihnî, fikrî teşevvüşten, ikilemden kurtulamıyoruz. Bir sürü başıboşlar hâline geldik; bu hâlimizle İslâm’ın çehresini karartıyor; çevremizdeki mütereddit ve mütehayyirleri de şüphelere sevk ediyoruz. Konuştuğumuz sözler, kalb ve kafa izdivacından doğmuş nesebi sahih beyanlar değil; yazıp-çizdiklerimize gönüllerimizin sesi diyemeyeceğim. Her hâlimizde ayrı bir ukalâlık ve iddia nümâyan. Çoğu hareketlerimiz mele-i a’lânın sakinlerini utandırmaya karşılık şeytanları sevindirecek mahiyette. Affına sığındık, bize nezdinden bir ışık gönder ve zulmetlerin oyununu boz ve bir Süleyman lütfeyle ki çevremizi saran bütün şeytanları zincire vursun.
İfritten bir devirdeyiz; dinde tahripler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş. Milliyet düşüncesi en talihsiz yorumlar ağında olabildiğine derbeder; mânâ köklerimiz, insafsız hasımların darbeleri yanında vefasız dostların ihanetiyle de paramparça. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyenler “Yâ mahşer” deyip uykuya çekilmiş; mânâya bağlı görünenlerse rüyalarla teselli olma peşinde; uyurgezerlerin haddi hesabı yok. Her yerde bir sürü günah işleyen arsız, bir sürü de bu arsızlığı seyreden hissiz var. Günahkâr tevbe bilmiyor, seyredenlerden de samimî bir ses yükselmiyor.
Senin yolundan ayrı düştüğümüz günden itibaren, bizi biz yapan bütün değerleri de bir bir yitirdik; yitirdik iman yolunu, İslâm’ın getirdiklerini, Cennet’e yürüme üslûbunu.. sonra da dağılıp döküldük ve ayaklar altında pâyimal olduk. Düşüncelerimizde boşluk, sözlerimizde tutarsızlık, tedbirlerimizde kararsızlık her hâlimizle âdeta bir sevimsizler topluluğu hâline geldik. Şimdilerde, her şey o denli alt-üst oldu ki, inayetin olmazsa Mehdi bile gelse bu işler düzelecek gibi görünmüyor…
Senden uzaklaşalı asırlar oldu; çok kapı tokmağı tıklattık, çok kimseye müracaat ettik. Perişaniyetimizi görecek, dertlerimize derman olacak kimse çıkmadı. Kaçkın olmanın hicabıyla beraber kimsesizliğin sefaletiyle de hep kıvranıp durduk; ama dahasına takatimiz kalmadı. Biraz da ıztırarların evirip-çevirmesiyle şu anda boynumuzda kulluk tasması huzurunda el-pençeyiz. Ben şimdilerde dahi Seni tam anladığımızı ve dergâhına gönülden yöneldiğimizi söyleyemeyeceğim –dergâhın uludur, kıtmir kulundur–. Anlayıp yönelebilseydik her şeyi hâle bağlar ve “hâlimiz ayan” der sükûtla içimizi dökerdik. Ama, mücrim de olsak, rahmetinin enginliğine çağıran Sen, günahkârların affına ferman çıkaran da Sensin. Dua adına konuşmamıza müsaaden olmasaydı, böyle bir teveccühe yeltenemez ve huzurunda içimizi dökme saygısızlığında bulunmazdık…
Ey Yüce Yaratıcı, bunca zaman yâd ellerde dolaşıp yabancılık yaşadıktan sonra sırtımızda yılların vebali, perişan bir dil, kırık bir kol ve kanatla nihayet kapına yöneldik –ben öyle sanabilirim– bir yandan mahcubiyet yaşarken bir yandan da Sana dönmüş olmanın sevinci içindeyiz. Huzuruna nasıl gelirsek gelelim gönüllerimiz Seni bulmanın heyecanıyla çarpıyor ve nabızlarımız da ümitlerimizin ritmiyle atıyor. İşte böyle bir ruh hâletiyle bütün duygularımızı Senin hakkındaki reca ve beklentilerimize bağlayarak “Meded ey keremler kânı, kaçkınları affet, ihtiyaçları zaruret kertesinde rahmete muhtaç olanları affet.” deyip inliyoruz.
Yeis ümitlerimize çelme takma peşinde, düşüncelerimiz plânsızlığın cenderesinde ve hemen hepimiz müterakim ihmallerin doğurduğu bir çaresizlik içindeyiz. “Kimsemiz yok” diyemem; çünkü Sen varsın; tamamen nâçar kaldığımızı söyleyemem; zira Sen çaresizlerin çaresisin. Ey sevgisi bütün sevgilerin önünde Sultanlar Sultanı, bizi bir kere daha yakınlığına kabul buyur ve Senden hususî iltifat bekleyenleri kendi uzaklıklarıyla baş başa bırakma; bırakıp hicranla yakma. Bizden önce de binler-yüz binler kaçak yaşadı; sonra döndü bunlardan bazıları Senin merhametine el açtı; el açtı ve başını eşiğine koyup gözyaşlarıyla içini sadece Sana döktü. Sen de onların hepsini şefkat kurnalarında arındırdın, sonra da alıp hususî sıyanetinde barındırdın. Bunca yıl sonra bizler de, durmuş kapında Senin kulların olduğumuzu mırıldanıyor, iltifatta bulunup kabul ettiklerine teveccüh buyurduğun gibi bize de bir kapı aralayıp “Geçin içeriye” diyeceğin anı intizar ediyoruz.
Senin kapına yönelmek, gözden günahları, gönülden pasları silmenin biricik yoludur. Kapına yönelen mücrimleri sevgi ve merhametine konuk etmek Senin usûlündür. Sana yönelirken yol zâd u zahiresini ve kapına dayanıp durma iradesini de yine Senden bekliyoruz. İradelerimize fer, sinelerimize genişlik lütfederek bu uzun maratonu yüzümüzün akıyla bitirmeye bizi muvaffak eyle. Böyle bir lütuf yıllardan beri süregelen bir upuzun geceyi gündüzlere çevirecek ve bize hayatın görülüp duyulması gereken öbür yüzünü de gösterecektir. İsyanlarımız dağlar azametinde, kulluğumuz ölçülere gelmeyecek kadar küçük; ama Sen istersen damlayı derya, zerreyi güneş ve hiçleri de cihan değer seviyelere yükseltebilirsin. Senin rahmet kazanındaki bir damla Sultan Süleymanların bütün hazinelerinden daha değerlidir. Bütün varlık Senin cömertliğin sayesinde her istediğini rahatlıkla bulabilmektedir. Küçük bir teveccühün bütün dilencileri sultanlar seviyesine yükseltmeye yeter. Şimdi aç hazinelerinin kapısını ki dünya hükümdarlarının gözleri servet görsün; saç kendi bağının güllerini ki her taraf ıtriyat çarşısına dönsün. Gönüllerimiz, rahmetinin gazabına sebkat ettiği mülâhazasıyla çarpıyor, gözlerimiz bir ışık beklentisiyle açılıp kapanıyor. Devrildiğimiz ve bize ait her şeyi de devirdiğimiz günden beri bizi kaldırıp eski konumumuza yükseltecek inayetinin tecellî edeceği ümidi olmasaydı, asla ayakta kalamazdık.
Senden uzaklık her şeyimizi alıp götürdü; düşüncelerimiz ufuksuzluğa takılıp kaldı. Akıllarımız her gün ayrı bir fantezinin peşinde ve hezeyandan hezeyana koşup durdu. Kalblerimiz kendi özlerine rağmen karardı ve simsiyah kesildi; canlarımız gırtlakta, başımızı kapının eşiğine koyuyor Senden yeni bir diriliş dileniyoruz. Sergerdanlığımız riayetine bir çağrı, tutarsızlığımız irade ve kudretine bir davetiye, yalnızlık ve gurbetimiz himayene bir sığınma dileğidir; bizi maiyyetine yükselt ve yakınlığınla şereflendir.
Ey Merhametliler Merhametlisi, hâlimizi sadece Sana açıyor, içimizi yalnız Sana döküyor ve son bir kere daha en içten iniltilerle engin rahmetinin kapısını tıklatıyoruz; tıklatıyor ve “Meded ey Kafile-sâlâr-ı rusül huz biyedî.!” diyoruz. Meded ey gizli açık her hâlimizi bilen.! Meded ey hayat ve kaderimize hükmeden.! Meded ey ilk kapı ve ilk-son mercî; Senden ayrı düştüğümüz şu meş’um dönemde hiç kimse imdadımıza koşmadı; feryadımızı duyup şefkatle el uzatan da olmadı; hep hicranla inledik ve hasretle yutkunup durduk. Eyyub’a hayatın ırmağının çağı göründüğü, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden kokular gelip ulaştığı şu günlerde, tıpkı o hasretkeş Nebi gibi tasamızı, dağınıklığımızı Sana arz ediyor ve rahmetinin ihtizazını bekliyoruz.
Aslında, herkesin kapılarını yüzümüze kapadığı ve çığlıklarımıza kulaklarını tıkadığı dönemlerde dahi, Senin kapıların müracaat eden herkese açık, lütuf ve ihsanların sağanak sağanak, teveccühlerin de başımızın üzerindeydi.. yoldan çıkan biz, yolsuzluk yaşayan biz, ufkumuzu karartan da bizdik.. ey bizi hiçbir zaman terk etmeyen Rabbimiz, şu renk atmış simalarımıza, şu tekleyen nabızlarımıza, şu ritmi bozulmuş kalblerimize ve şu yürekler acısı hâlimize merhamet buyur da, içinde bulunduğumuz kahredici şu sıkıntılardan bir çıkış yolu göster ve dirilmemize izin ver.. çaresizlikle kıvranırken dahi ümitle çarpan sinelerimize, yaşlarla dolan gözlerimize, hacâletle kızaran yüzlerimize şefkatle teveccüh buyur, bir kez daha kapı kullarını bağışla…
Problemlerimizin bütün bütün çözülmez bir hâl aldığı, işlerimizin her gün biraz daha çetrefilleştiği, yapma teşebbüslerimizin bile yıkımlara sebebiyet verdiği ve iç içe yanlışlıklar ağına takılıp kaldığımız bir kapkara zamanda ey her hâlimize nigehban olan Efendimiz, ruhlarımıza, Zâtına sığınma ihtiyacını tam duyur, gönüllerimizi yakarış hissiyle coştur; solgun ve tadı-tuzu kalmamış dualarımızı hususî teveccühlerinle renklendirerek onları kabul ufkuna ulaştır. Âcizlere, fakirlere, muhtaçlara ve ihtiyaçları zaruret çizgisinde bulunanlara iltifatın türünden bizleri de teveccühlerinle sevindir. Ve bu bîçarelere çare ol. Kurtuluşumuz Senin hususî iltifatına kalmış; ümidimiz Sensin, beklentilerimiz de Sendendir.
Hatalarımız bütün denizleri kirletecek kadar cesim ve ürpertici; Sana karşı tavırlarımız mahvolmuş kavimlerin hâllerinden birkaç kadem daha ileri; kalbî, ruhî hastalıklarımız cüzzamdan, kanserden daha amansız; dertlerimizi dergâhına açıyor, dermanı da Senden ümit ediyoruz. Sen kimsesizler kimsesi ve bizlerin melceisin. Senden başka ilâh yok ki ona el açıp yalvaralım. Kapından gayri kapı yok ki varıp ona dayanalım. Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve kuvvet de tanımıyoruz. Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize kendimiz olma idrakini lütfeyle. Amellerimizi ihlâsla derinleştir ve ümitlerimizi de ye’sin insafsızlığına bırakma…
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Haziran 2001 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Hatıralar İkliminden Hulusi Ağabey
Vefadan hareketle Muhterem Hocamız Hulusi ağabey ile ilgili hatıralarını zikrettiler. Akabinde atmosferin muktezası bir tablo olarak merhum Ali Kervancı ağabey ve merhume refikası Necla Kervancı ablamız için şahidelerine dörtlük yazdılar.
Regaib Gecesi
Soru: Bediüzzaman Hazretleri Regaib gecesinin Zat-ı Ahmediye’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) manevi terakkisinin başlangıcının, Miraç gecesinin de O’nun zirveye ulaşmasının ünvanı olduğunu söylüyor. Onun bu sözlerinden hareketle Regaib gecesinin önemiyle ilgili neler söylenebilir?
Cevap: Muhtemelen Hz. Pîr manevi müşahede ve mükâşefesine dayanarak bu tespitleri yapmıştır. Mevcut kaynaklardan hareketle bu sözün temel esprisini kavramakta zorlanabiliriz. Bazı kaynaklarda Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gecede anne karnına düştüğü ifade edilir. Ne var ki Efendimiz’in dünyaya teşrif ettiği gün nazar-ı itibara alındığında böyle bir tespitin doğru olmadığı anlaşılır. Bu tarihî yanlışın farkına varan ulemadan bazıları, Hazreti Âmine’nin Efendimiz’i hâmil olduğuna bu gecede muttali olmuş olabileceğini söylemişlerdir. Fakat elimizde bunu tasdik edecek sahih bir rivayet yoktur.
Bununla birlikte Hazreti Bediüzzaman’ın yaklaşımından hareketle konu ile ilgili olarak şöyle denebilir: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gecede Cenab-ı Hakk’ı dileyerek O’na doğru seyahatine başlamış, peygamberliğe hazırlanmış ve Mirac’a uygun bir donanım kazanma yolunu tutmuş olabilir. Efendimiz’in manevî ve ruhî hayatı itibarıyla terakkisi de bir manada O’nun ikinci doğumu ve mebde-i hayatı olarak görülebilir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonra Allah’ın işaret ve tenbihleriyle sahip olduğu potansiyel donanımı çok iyi değerlendirmiş ve kullukta öyle mertebelere ulaşmıştır ki, ubudiyetinin semeresi olarak Miraç’la mükâfatlandırılmıştır. Gerçi nübüvvetten önce veya İslâm’ın başlangıcında ne Regaib ne Beraat ne de Kadir gecesi vardı. Bunlar dinî hükümlerin teessüsünden sonra belirlenmiştir. Fakat bazı önemli olaylar bu gecelere denk gelmiş olabilir.
Genel olarak bakılacak olursa, üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarının faziletine dair kaynaklarda farklı rivayetler olduğu görülür. Bu ayların her birinde de eşref gün ve geceler vardır. Receb-i Şerif’in ilk cuması Regaib kandili, 27. gecesi ise Miraç kandilidir. Şaban-ı Şerif’in ortasında Beraat kandili vardır. Ramazan-ı Şerif’in sonunda da Kadir gecesi bulunur. Bunların yanı sıra bizim için de oldukça önemli bir gece daha vardır ki o da Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandilidir. Vilâdet-i nebeviyenin vuku bulup İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi vesellem) dünyayı şereflendirdiği bu geceyi Müslümanlar uzun asırlardır mevlitlerle, salat u selamlarla, daha farklı program ve etkinliklerle kutlaya gelmişlerdir. Gerçi Mevlit kandili, insanların Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip çokça istiğfar ve dua ettikleri, ibadet ü taatle geçirdikleri bir gece olarak bilinmez. Fakat o Sonsuz Nur’un dünyamızı şereflendirdiği bu gece Müslümanların bayramı kabul edilebilir.
Tekrar Bediüzzaman’ın sözüne dönecek olursak, o, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gecelerde elde ettiği mazhariyetleri ifade etmek suretiyle aynı zamanda bu gecelerin kıymetine de vurguda bulunmuştur. Demek ki Regâib gecesinin de diğer gecelere nispeten zaman itibarıyla ayrı bir önemi vardır. Cenab-ı Hakk’ın bazı hususi zamanlarda ayrı bir teveccühü olur. Başka zamanlarda verdiği mükâfatın on, yüz, belki bin katını bu zamanlarda verir. Bir yönüyle bu kutlu zaman dilimleri, yapılan ibadetleri nemalandırır, bereketlendirir. Fakat herkes kendi istidadına göre bu kutlu zaman dilimlerinden istifade eder.
Evet, üç aylar, hususiyle Ramazan ayı ve bunların yanı sıra Regâib, Miraç, Beraat ve Kadir geceleri, yapılan ibadet ü taatlere ayrı bir derinlik kazandırır; zarfın yümnü ve bereketi mazrufa da yansır. Bunların faziletini şöyle bir misalle izah edebiliriz: Toprak çok vefalıdır, çok bereketlidir. Bağrına atılan tohumlar yedi, belki yetmiş başak verir. Allah için yapılan ibadetler de böyledir. Kur’ân, her bir iyiliğe on sevap verileceğini vaad buyurur. Fakat bir de öyle bir toprak düşünün ki âdeta Cennet toprağı gibidir. Bağrına ne atarsanız atın hemen başağa yürür, meyve verir. Her bir tohumdan da belki binlerce başak çıkar. İşte mübarek gün ve gecelerde yapılan amelleri buna benzetebiliriz.
Mademki bu mübarek gün ve gecelerde Cenab-ı Hakk’ın kullarına fevkaladeden bir teveccühü oluyor ve yapılan ibadetlerin sevabı birden bine çıkıyor, Müslümanlara düşen vazife de bu kutlu zaman dilimlerini en verimli şekilde değerlendirerek o fırsatlar kuşağında heybelerini doldurmaktır. Özellikle uykudan fedakârlık yaparak gecenin ihya edilmesi çok önemlidir.
Mübarek gün ve gecelerin faziletleriyle ilgili eser yazan bazı zatlar Regâib gecesiyle ilgili hususi bazı namazlardan bahsetseler de sahih hadislerde bu geceye mahsus özel bir ibadet söz konusu değildir. Fakat insan amellerin hora geçtiği ve ahirette katlanarak geriye döneceği bu gecede kılabildiği kadar namaz kılmalı, dua dua Allah’a yalvarmalıdır. Bu geceler duaların umumiyet kesbetmesi adına büyük bir fırsattır. Şayet mü’minler bu geceleri önemli birer fırsat bilerek hep birlikte ellerini Rabbü’l-Âlemin’e kaldırır, başlarını secdeye koyar, gözyaşlarıyla yana yakıla Allah’a dua ederlerse Allah da yapılan dualara icabet buyurur.
Özellikle ümmet-i Muhammed’in bir süreden beri maruz kaldığı felâketlerin bertaraf edilmesi adına Allah’a yalvarıp yakarmak çok önemlidir. Bazı kimseler kendileri için hususi taleplerde bulunabilirler. Mesela Allah’tan sıcak bir yuva, hayırlı bir evlat veya dünya mameleki isteyebilirler. Kimileri, “Allah’ım bana bir tane keçi nasip eyle, her gün onun sütünü sağayım, iki tane de tavuk ver, onların da yumurtasını alayım.” diyebilir. Bunlar aleyhine konuşulmaz. En fazla, herkes kendi himmetine göre istekte bulunur, der geçilir. Bazıları da Cehennem’e düşmemek, Cennet nimetlerine kavuşmak, Efendimiz’in şefaatine nail olmak isterler. Bunlar da kulak ardı edilecek talepler değildir. Ama bazıları da vardır ki kendileri dünya malı adına hiçbir şeye sahip olmasalar, belki yamalı urbalar içinde yaşasalar da dualarında sürekli “Allah’ım ne olur ümmet-i Muhammed’e hayırlar ihsan eyle! Allah’ım ne olur ümmet-i Muhammed’i içine düştüğü bu sefalet ve zelillikten halas eyle! Nam-ı Celil-i İlâhiyî her yerde dalgalandır!” der inlerler. Kimileri, kendileri için dua etmeyi bile israf-ı kelam sayar. Onların bütün istekleri hep ümmet-i Muhammed, Din-i Mübin-i İslâm hakkındadır. Bu bir ufuk meselesidir.
Bu konuda kimseyi ta’n u teşni etmeye hakkımız yoktur. Hayatı kendine bağlı götüren, cismaniyetten sıyrılamayan, bir darlığın mahkûmu olan insanların bağlandıkları şeyler de buna göre olur. Allah onların dualarını da kabul edebilir, onları da Cennet’ine koyabilir. Bütün insanlığı kucaklayacak engin bir vicdana, ve âlî bir himmete sahip olan kimselerin talep ve istekleri de kendilerine göre olacaktır. Bence duada bile enginliklere açılma söz konusuyken bir darlığa mahkûm olmamak lazım.
Kâbe ve Arafat gibi bazı mekânlarda yapılan dualar gibi hususi bazı zaman dilimlerinde yapılan dualar da zarfın kıymetinden kabul referansı alır. Buna, mekan ve zamana ait kıymetin onların içinde yapılan amellere aksedişi de denebilir. Allah’ın özel bir kıymet atfettiği mekân ve zamanlarda yapılan duaların kabule karin olması daha fazla ümit edilir. Tabir caizse, padişahın farklı münasebetlerle halkına ulufeler dağıtması gibi, Cenab-ı Hak da belirli zaman aralıklarında ellerini kaldıran insanlara, liyakatlerine bakmaksızın ihsanlarda bulunur. Yeter ki biz Allah’ın ihsan u ikramlarına gönülden inanarak, güvenerek isteyelim. Kalben O’na bağlanalım ve beklediğimizi O’ndan bekleyelim. Zat-ı Ulûhiyet’e karşı tereddüt ve şüphe ifade eden düşünce, mülahaza ve sözlerle O’na teveccüh etmek anlamsızdır. “Verirse verir, vermezse vermez” gibi laubali ve saygısızca tavırlarla dua edilmez. Bu tür dualar -Allah muhafaza- ötede insanın suratına çarpılır. Tabii ki verip vermemesi O’nun bileceği iştir. Ancak kula düşen, Rabbinden istediklerini ısrarlı bir tavırla ve o hususta tek merciin O olduğuna inanarak istemektir.
Mübarek gecelerde, gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak özel programlar da yapılabilir. Birlikte ibadet ü taat yapılabilir. Eller hep birden Allah’a kaldırılabilir. Allah için bir araya gelen insanlar farklı bir atmosfer oluştururlar. O atmosfere giren insanların kalbleri yumuşar. İnsanlar da evlerine çekildiklerinde yumuşamış kalbleriyle Allah’a yönelir, yüreklerinin sesini dillendirirler. Toplu yapılan programların kendine has bir tadı ve rengi olsa da bunlar insanın tek başına Rabbiyle baş başa kalmasının verdiği huzuru veremez. Bazen genel atmosfer ve başkalarının varlığı insanın içini rahatça Allah’a dökmesine mani olur. Bu yüzden hiç kimsenin olmadığı bir yerde insanın vefalı bir yürekle bir iki saat Allah’a içini dökmesi çok önemlidir.
Sevk-i İlâhi
Soru: Büyük oluşumlar ve başarılar değerlendirilirken genellikle onların arkasında yer alan aktörlerin kabiliyet ve firasetleri itibara alınıyor, ilâhî inayet ise göz ardı ediliyor. İnsan iradesiyle Allah’ın inayet ve yardımı arasındaki denge nasıl kurulmalı, bu konuda mü’mince yaklaşım şekli ne olmalıdır?
Cevap: Kur’an ve Sünnet’te en fazla üzerinde durulan konulardan biri de denge ve itidaldir. Yani ifrat ve tefritten uzak bir şekilde sırat-ı müstakim üzere olmak, böyle bir düşünce sistemi kurup buna göre bir hayat yaşayabilmektir. Rahman Sûre-i Celilesi’nin başında üç defa “mizan” zikredilir ve onun bozulmaması emredilir. Mizan ise ölçü, denge demektir; her şeyde ölçülü ve dengeli olunması gerektiğine işaret eder. Cenab-ı Hak bütün varlığı müthiş bir denge içinde yaratmış, her şeye hassas ölçüler takdir etmiştir. İnsanın da düşünce dünyasında, kalb ve ruh hayatında, Rabbiyle münasebetlerinde, insanî ilişkilerinde, tavır ve davranışlarında itidali koruması ve varlık nizamına uygun hareket etmesi çok önemlidir. Mizanın aşıldığı her şeyde dengesizlikler, bozukluklar, çatlaklar ve kırıklar ortaya çıkar. Mizanın kıstası ise en başta Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın düstur ve kaideleridir.
Cüz’i ve Külli İrade
Soruda bahsedilen husus da hassas denge gerektiren bir meseledir. İradî fiillerimizi ve kâinatta cereyan eden hadiseleri değerlendirirken kullanmamız gereken ince kıstaslar vardır. Başta kelam uleması olmak üzere İslâm âlimleri bu konuda Kur’ân ve Sünnet’e uygun dengeli yaklaşımı bulabilme adına ciddi gayret sarf etmişlerdir. İnsanı mutlak olarak kendi fiillerinin kaynağı gören Mutezile mezhebi ile cüz’i iradeyi yok sayan ve insanı rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprağa benzeten Cebriye mezhebi bu konuda ifrat ve tefriti temsil ederken, Ehl-i Sünnet uleması, ikisi arasında dengeli bir yol takip etmiştir.
Gerçi Eş’arîlik, ilk çıkış noktası itibarıyla bir yönüyle Mutezile’ye karşı bir reaksiyonu temsil ettiğinden, tam dengeyi koruyamamış olabilir. Bu sebeple İmam Eş’arî’nin irade konusundaki yaklaşımı bazılarınca “cebr-i mutavassıt” olarak isimlendirilmiş ve ciddi eleştirilere konu olmuştur. Fakat farklı zamanlarda da arz ettiğim gibi, onun bu konudaki yaklaşımının tam anlaşılabildiği kanaatinde değilim. Acaba o, insan iradesini izah ederken kullandığı “ıstıtaât maa’l-fiil” tabiriyle neyi kastediyordu? Onun bu yaklaşımının bir çeşit cebir olarak değerlendirilmesini de ifratkâr bir yaklaşım olarak görüyorum. Gerek İmam Eş’ari’nin gerekse onun fikirlerini ele alıp değerlendiren İmam Cüveynî, İmam Gazzâlî ve İzz b. Abdüsselâm gibi âlimlerin titizlikle seçip kullandıkları kelime ve kavramlarla neyi kastettiklerini bazen nüanslarıyla kavrayamadığımızdan onlar hakkında olumsuz hükümler verebiliyoruz. Ne yazık ki Eş’arî düşüncesinin eksik veya hatalı bir yorum olarak şöyle böyle cebirle ilişkilendirilmesi ve bu şekliyle medreselerimize ve ilim yuvalarımıza hâkim olması bize çok şey kaybettirmiştir.
Maveraünnehir’de neşet eden İmam Maturidî Hazretleri ise fikrî tartışma ve sürtüşmelerin nispeten dışında kaldığı için muhtemelen daha salim düşünme imkânı bulmuş ve bu gibi konulara daha dengeli yaklaşmıştır. Bu yüzden Maturidi akidesinin İslâm âleminde yeniden ihya edilmesini çok önemli görüyorum.
Bu iki Sünnî itikadi mezhep arasındaki detaya ait ihtilafları bir kenara bırakacak olursak işin özünde şunu diyebiliriz: Cenab-ı Hak şart-ı âdi planında insan iradesine değer veriyor. Bu yönüyle ona Zat-ı Ulûhiyet’in teveccüh ve meşietinin bir gölgesi nazarıyla bakılabilir. İradenin mahiyeti her ne olursa olsun, neticede insanın “dilemesi”, bir manada Cenab-ı Hakk’ın iradesinin tecellisine vesile oluyorsa o asla hafife alınamaz. Sanki siz iradenizle bir nokta koyuyorsunuz, Allah da o noktayı bir kitaba çeviriyor. Bizdeki irade, mahiyeti itibarıyla ne kadar küçük ve basit olursa olsun, hem davranışlarımızın ona bağlanması hem de ilahi iradenin teveccühüne vesile olması itibarıyla o çok önemlidir.
Allah’ın insana bahşetmiş olduğu bu kabiliyet, aynı zamanda ona verdiği değerin bir ifadesidir. O (celle celâluh), her şeye kadirdir, her şeyin dizginleri O’nun yed-i kudretindedir. Bu yönüyle O, insan iradesini hiç hesaba katmayabilirdi. Ama âdet-i Sübhaniyesi bu şekilde cereyan etmiyor. Her ne kadar O’nun fiilleri, icraatları, lütufları insan iradesiyle kayıtlı değilse de O, âdet-i ilâhiyesi gereği, bize vereceği lütufların pek çoğunu bizim irademiz paralelinde gönderiyor. Biz bir şeyi niyet ediyoruz, sonra onu yapmaya azmediyoruz, O da hikmeti iktiza ederse onu yaratıyor. Bu sebeple iradenin yerini çok iyi belirlemeli; önce onun hakkını vermeli, arkasından da Allah’ın lütuflarını beklemeliyiz. Allah’ın değer verdiği bir şeyi görmezlikten gelemeyiz.
İnsanın dilediği şeylerin meydana gelmesi, Cenab-ı Hakk’ın dilemesine bağlı olduğu için, geleceğe dair yapacağımız işleri ya da bir şeyin gerçekleşmesini beklediğimizi ifade ederken “inşaallah (Allah dilerse)” demek, yani O dilemeden hiçbir şeyin olmayacağını ikrar etmek çok önemlidir. Nitekim Kehf Sûresi’nde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun şahsında bütün mü’minlere hitaben şöyle buyrulur: وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا “Hiçbir konuda: Allah’ın dilemesine bağlamaksızın, “Ben yarın mutlaka şöyle yapacağım” deme! Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve ‘Umarım ki Rabbim, beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar.’ de.” (Kehf Sûresi, 18/23-24)
Bu âyet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere insan her işini mutlaka meşiet-i ilâhiyeye bağlamalıdır. Yapacağı her işin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu unutmamalıdır. Şayet kendi plan, proje ve stratejilerinin verâsında meşiet-i ilâhiyeyi mülahazaya almıyor, projelerinin tahakkuk etmesi için onun esas olduğunu hesaba katmıyorsa, olan her şeyin arkasında ilâhi iradeyi görmüyorsa o, hiç farkına varmadığı bir gizli şirke müptela demektir.
İnsan, işin başında yapılması gerekenleri yapma konusunda kusur etmemelidir. Plan ve projelerini sağlam yapmalı, Allah’ın ona verdiği irade gücünü sonuna kadar kullanmalı, hedeflediği şeye ulaşma adına ne gerekiyorsa titizlikle yerine getirmelidir. Kendisine düşeni yaptıktan sonra ise Allah’a tevekkül etmeli, O’nun iradesinin tecelli etmesini, O’nun inayetini beklemelidir. O’nun izni ve inayeti olmaksızın hiçbir şey meydana gelemez. Esbap bizim nazarımıza ne kadar güçlü görünürse görünsün, neticeyi yaratanın Allah olduğunu bir lahza hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Tenasüb-ü İlliyet (Sebep-Sonuç İlişkisi)
Elde edilen başarılara tenasüb-ü illiyet açısından bakılacak olursa, insanın ceht ve gayretleriyle, ortaya çıkan neticeler arasındaki münasebetin ne kadar zayıf olduğu görülecektir. Allah Teâlâ çok zaman, bizim damla mahiyetindeki gayretlerimizi denizlere çeviriyor.. bizim küçük çırpınışlarımızdan fırtınalar hâsıl ediyor.. bizim suya attığımız küçük bir taşın ortaya çıkardığı halkaları büyük dalgalara döndürüyor. Bizim cüz’i iradelerimizle ortaya koyduğumuz meyilleri, kudret ve iradesiyle şekillendiriyor.
Kendi açımızdan, hedeflerimizi, ceht ve gayretlerimizle tahakkuk ettirmek bir yana, çoğu zaman bunun nasıl olduğuna aklımız bile ermiyor. İşin sonunda geriye dönüp baktığımızda, bütün azametiyle Cenab-ı Hakk’ın icraat-ı sübhaniyesini müşahede ediyoruz.
Ciddi bir marifetullaha sahip olmadan bu konularda müstakim ve dengeli düşünceyi yakalayabilmek bir hayli zordur. Çokları sebeplere tesir-i hakiki verdikleri için farkına varmadan şirke giriyor. Bu açıdan ileriki yıllarda Hizmet hareketini değerlendiren sosyal tarihçilerin veya tarih felsefecilerinin de yapılan işleri şahıslara bağlamak suretiyle şirke girmesinden endişe ediyorum. Bu, ortaya konulan başarıları görmeme, sahnedeki aktörleri takdir etmeme demek değildir. Şahısları, güzelliklerin kaynağı olarak görmek veya göstermek yerine, Allah’ın lütuflarının kendilerine aksettiği birer ayna olarak görebilmek ve onlara buna göre değer vermektir.
Allah yolunda hizmet için müesseseler açılmış, büyük organizasyonlara imza atılmış, insanlığa hayırlı olacak projeler ortaya konmuş olabilir. Yapılan herhangi bir işte, ortaya konan herhangi bir başarıda, biz meseleye sevk-i ilahi açısından bakar, Allah’ın belli şahısları belli istikamette istihdam etmesi olarak değerlendiririz. Ortaya çıkan güzellikleri falanın filanın karihasına vermez, birilerinin ceht ve gayretlerine bağlamayız. İnsanlara güç ve kabiliyetlerinin üstünde işler, kamet ü kıymetlerini aşkın sıfatlar izafe etmeyiz. Cenab-ı Hak, nezd-i ulûhiyetteki kadr u kıymetine rağmen Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi, إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء “Gerçek şu ki sen, istediğini hidayete erdiremezsin. Dilediğini hidayete erdirecek olan, Allah’tır.” (Kasas Sûresi, 28/56) buyuruyorsa, bize bu konularda konuşurken çok çok dikkatli olmak düşer.
Söz buraya gelmişken yaşadığım bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Üç üniversite hocası ziyarete gelmişlerdi. İçlerinden biri, Hizmet gönüllülerinin dünyanın farklı ülkelerinde yapmış oldukları güzel işlerden bahsederek bunların nasıl olduğunu sordu. Asıl demek istediği şey şuydu: Nasıl oluyor da sınırlı imkânlara sahip sıradan insanlar, pek çok devletin başaramayacağı bu kadar büyük işler başarıyorlar? O, yapılan hizmetlerin arkasında görünen şahıslarla ortaya çıkan neticeler arasında doğrudan bir bağ kurmakta zorlanıyor ve yaşadığı şaşkınlığı ifade ediyordu. Kim bilir belki de işin arkasında görünmeyen “farklı beyinler”, “gizli eller”, “süper güçler” olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Ben tek kelimeyle “sevk-i ilâhî” cevabını verdim. Fakat tatmin olmuşa, merakı dinmişe benzemiyordu. Hatta belki de şaşkınlığı biraz daha artmıştı. Çünkü farklı düşünce dünyasına sahipti, belki sevk-i ilahi terkibinin ne anlam ifade ettiğini, bununla neyi kastettiğimizi de tam olarak bilmiyordu.
Biz, sevk-i ilâhî ifadesinden Allah’ın bizleri bir yola yönlendirmesini, O’nun tevcihiyle girdiğimiz yolda ilerlerken başımızdan aşağıya sağanak sağanak lütuflar yağdırması hakikatini anlıyoruz. Meseleye bu zaviyeden ve derince bakamazsanız, itikadî açıdan bir kısım inhiraflara düşmeniz kaçınılmazdır. Şahıslara kendi güçlerinin üzerinde güç isnat eder, semaya doğru dal budak salmış kocaman bir çınar ağacının mevcudiyetini küçücük bir tohuma bağlar, Allah’ın meşiet, inayet ve lütuflarını görmezden gelirsiniz.
Sözün özü, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sabah-akşam okunmasını tavsiye ettiği şu dualarında gizlidir: سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ، مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ، أَعْلَمُ أَنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah’ı her türlü eksikten kusurdan tenzih eder, O’na hamd ederim. Her türlü güç O’nundur, O’nunla gelir. O’nun olmasını dilediği olur, olmamasını dilediği de olmaz. Bilirim ki Allah her şeye kadirdir ve ilmi her şeyi ihata etmiştir.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, hadis no: 8551)
Muhasebe ve İstiğfar
İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz.” (Buhârî, cuma 11; Müslim, imâre 20) Bu hadise göre herkesin sorumlu olduğu bir alan vardır ve herkes mesuliyetinin hesabını verecektir. Mesela bir köyün, bir kasabanın, bir vilayetin veya bir ülkenin başında bulunan kimse bulunduğu yerde hakkı ve adaleti tesis etmekle, nizam ve ahengi sağlamakla, raiyyetini görüp gözetmekle sorumludur. Dolayısıyla bu tür kimselerin mesul oldukları yerde meydana gelen her türlü olumsuzluk karşısında kendilerini sorgulamaları gerekir. Böyle bir tavır, basiretin, hakkaniyetin ve Allah korkusunun bir ifadesidir. Onların kendi muhasebelerini yapmadan dışarıda suçlu aramaları ise nankörlük ve körlüklerinin göstergesidir.
Hususiyle insanlığa diriltici bir ruh üflemeyi hayatlarının gayesi bilen adanmışların, kuraklığı dahi kendi günahlarına bağlayacak ölçüde derin bir muhasebe insanı olan Hz. Ömer hassasiyetiyle hareket etmeleri çok önemlidir. Cenab-ı Hak’tan dilerim, önemli hizmetler yapmaya muvaffak olmuş dava adamları içinde bu ufka, seviyeye ulaşmış insanlar yetişmiş olsun. İnsanlığa âb-ı hayata giden yolu böyleleri gösterecek ve yeni bir dirilişe onlar vesile olacaktır. Meydana gelen bütün olumsuzlukları kendinizden bilecek ölçüde bir muhasebe insanıysanız ve Allah’la çok sıkı bir irtibatınız varsa şunu çok iyi bilmelisiniz ki, Cenab-ı Hak zaman zaman sizi bir kısım şefkat tokatlarına maruz bıraksa bile, bunlar gelip geçici olacak, karanlık gecelerin arkasından mutlaka güneş ufkunuzu aydınlatacaktır. Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar bilemeyiz.
Evet, bizim için asıl üzerinde durulması gereken mesele, kendi muhasebemizi yapmaktır. “Biz düzgün insanlardık, istikamet içinde yürüyorduk, insanlığa faydalı hizmetler yapıyorduk, niye başımıza bu sıkıntılar geldi?” şeklindeki düşünceler bizi yanlış bir yola sevk edebilir. Bu konuda mü’mince mülahaza şu olmalıdır: “İhtimal ki bir kısım eğriliklerimiz vardı. Belki Allah’a tam teveccüh edemiyorduk. Belki inanılması gerektiği gibi inanamıyorduk. Belki amel-i salihte kusur ediyorduk. Belki bize emanet edilen konumun hakkını tam veremiyorduk. Belki Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği imkânları gerektiği ölçüde değerlendiremiyorduk…” Bunları düşünerek her fırsatta kendimizle yüzleşmeli, tevbe ve istiğfarla Cenab-ı Hakk’a yönelmeliyiz. Böyle bir tavır, Allah katında pak ve temiz kalmanın çok önemli vesilelerindendir. Bugüne kadar pak kalanlar böyle kalmışlardır. Daimî bir muhasebe ve murakabe duygusuyla kendinizi sürekli kontrole tabi tutmaz, hesaba çekmezseniz önünüzdeki terakki yolları tıkanır, Allah’la münasebete geçemez, maiyyetin kokusunu alamaz, aşk u iştiyak nedir bilemezsiniz.
Günah, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) fersah fersah uzaktır. Allah geçmişte O’na günahın hayalini bile yaşatmamış, geleceğe ait de günaha giden bütün kapıları kapamıştı. Buna rağmen O, Allah’a günde yetmiş defa istiğfar ediyordu. Kurban olayım Sana, neye istiğfar ediyordun? Kıtmir; günahın, Senin hayaline dahi gelip çarpacağına ihtimal vermiyorum. Allah Resûlü’nün böyle davrandığı bir noktada siz de kendinize böyle bakarsanız, Allah Teâlâ’nın size bakışı o zaviyeden olur. Her zaman bir arınma, temizlenme, pir ü pak olma mülahazası içinde yaşarsanız, sizi muhafaza buyurur, üzerinize günahın tozunu dahi kondurmaz.
“Kim Allah içinse, Allah da onun içindir.” Yani kim kendini Allah’a adamışsa, Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor, hep Allah’ı düşünüp O’nunla ilgili mülahazaları heceliyor ve daima bunlarla geceliyorsa, Allah da katiyen onu yalnız bırakmaz, inayet ve riayetini onun üzerinden eksik etmez. Bu sebepledir ki dualarımızda, “Allahumme kün lena velâ tekün aleynâ” diyoruz. Yani Allah’ım bizim lehimize tecellilerini gönder ve bize teveccühte bulun, aleyhimize olma!
Bir mü’mine düşen vazife, hayatının her karesinde Allah’la münasebet açısından nerede durduğunu bilmek ve hayatını bir muhasebe insanı olarak geçirmetir. Nitekim hesabınızı burada görürseniz, âhirete hesabı görülmüş olarak gidersiniz. Elinize özel bir pasaport verilir, hesap sorulmadan “geç” denilir ve siz de berzahı aşar, mahşeri geçer, sırattan uçar, Cennet’e girer ve rü’yet ü rıdvana kavuşursunuz. Bunun içindir ki Hz. Faruk-u Azam, “Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz!” der.
Hayatınızı hesaplı yaşar, sürekli nefsinizle yaka paça olur, vaktinizi hep tefekkür, tezekkür ve tedebbürle geçirirseniz, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün Cenab-ı Hakk’ın rızasına nail olursunuz. Kendi muhasebenizi yapmazsanız, başkalarının hesabıyla meşgul olursunuz. Daha doğrusu şeytan sizi başkalarıyla meşgul eder. Dolayısıyla bir türlü ulaşmanız gerekli olan yere varamazsınız. Kendiniz manevî dünyanız adına darmadağınık bir hayat yaşamasanız da başkalarının eğri büğrü oluşlarıyla uğraştığınızdan dolayı bir türlü derlenip toparlanamazsınız.
İnsan sürekli kalbinin ritmini kontrol etmeli, hayatının ince hesabını tutmalıdır. Aksi takdirde o, kısa sürede sığlaşır; sığlaştıkça da başkalarının kusuruna takılır kalır, sürekli onların kusurlarını sayıp dökmekle meşgul olur da bu arada kendini unutur. Kendini unutan ise farkına varmadan dünya kadar kusurun içine girer.. dünyayla meşgul olurken ukbayı unutur.. bugünle meşgul olurken yarınsız hâle gelir.
Kur’ân-ı Kerim’de onlarca âyet-i kerimede mü’minlere muhasebe ve istiğfar ufku gösterilir. Mesela Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından her akşam yatmadan önce okunması tavsiye edilen Bakara Sûresi’nin son âyetinde şöyle buyrulur: “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi sırtımıza ağır yükler yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!” (Bakara Sûresi, 2/286)
Âl-i İmrân Sûresi’nde de adanmışların önemli bir özelliği olarak muhasebe ve istiğfarları gösterilir. Onların düşmanları karşısında nasıl mukavemet gösterdikleri anlatılır: “Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber, kendisini Allah’a adamış birçok rabbanîler savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever.” (3/146) Ardından da şöyle buyrulur: “Onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: “Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle!” (3/147)
Âyetin sonunda Allah’tan nusret ve yardım talebi dile getirilir. Ama bunun öncesinde “ribbîler” kendileriyle yüzleşiyor, hata ve günahlarına istiğfar ediyor ve arınıyorlar. Allah Teâlâ Kendisine sığınanların taleplerini hiç karşılıksız bırakır mı? Bırakmıyor. Bir sonraki âyet-i kerimede onların bu taleplerine Cenab-ı Hakk’ın nasıl cevap verdiği şöyle ifade buyruluyor: “Allah da onlara hem dünya mükafatını, hem ahiret mükafatlarının en güzelini verdi. Çünkü Allah, ihsan ehlini sever.” (3/148) Allah (celle celâluhû) böylelerini lütfundan, kereminden, fazlından, ihsanından mahrum bırakmıyor; onları hem dünyada ulaşmak istedikleri maksutlarına ulaştırıyor hem de onlara en güzel âhiret nimetlerini ihsan ediyor.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, Allah’ın lütuflarına nail olmanın öncelikli şartlarından biri arınma, tevbe ve istiğfardır. Bu açıdan inanmış bir insanda arınma konusunda ciddi bir azim ve kararlılık, ceht ve gayret olmalıdır. Bu hedefe ulaşmak için insanın kendisiyle meşgul olması, kendini ciddi bir muhasebe ve murakabeye tâbi tutması gerekir. İnsan bilmelidir ki şikâyet edeceği bir durum varsa şikâyetin ilk muhatabı kendi nefsi olmalıdır. İnsan ne kadar temiz bir hayat yaşarsa yaşasın, böyle bir muhasebe duygusuyla Allah’a yönelmesinde fayda vardır. Zira bu, onun Allah’a bağlılığını, kulluktaki samimiyetini gösterir. Ayrıca böyle bir tavır onu başkalarına atf-ı cürümde bulunmaktan, başkalarının suçlarına takılıp kalmaktan, sürekli dışarıda suçlu aramaktan da korur.
Bu şuurdaki insan kendi kırık ve çatlaklarını hızlı bir şekilde tamir ve tedavi etme imkânı bulur. Âyet-i kerimede de ifade edildiği gibi dünya ve âhiret saadetine ancak bu kimseler kavuşacaklardır.
Herkes Karakterinin Gereğini Sergiler
İnsanın karakterinin rengi, zor zamanlarda daha net ortaya çıkar. Rahat zamanlarda yaşayan insanların eline diline sahip olması, istikametini koruması kolaydır. Asıl, belâ ve musibetler gelmeye başladığında denge ve istikameti korumak zorlaşır. Maruz kalınan sıkıntının şiddetine göre farklı inhiraflar yaşanabilir. Mesela inanılan değerler sorgulanabilir, Zât-ı Ulûhiyet hakkında yakışıksız düşüncelere girilebilir. Böyle bir durumda hem musibetlere sabretmek suretiyle elde edilecek sevaplardan mahrum kalınır hem de yaşanan inhirafın derecesine göre farklı günahlara girilebilir. Bu, kazanma kuşağında yaşanan zarardır. Zira belâlara karşı gösterilen sabır, ibadet gibidir; kişiye normal zamanlarda elde edemeyeceği büyük sevaplar, yüksek dereceler kazandırır.
Ne var ki insanın maruz kaldığı olumsuzluklar karşısında dişini sıkıp sabretmesi hiç de kolay değildir. Bu, ciddi bir ceht ve mücadele gerektirir. Beşeriz; başkalarının tavır ve davranışlarına takılabiliriz. Başımıza gelen bela ve musibetlerde nefsimizi ve kaderi unutup her şeyi insanların hatalarından bilebiliriz. Yaşananlar karşısında huzurumuz kaçar, fikrî dağınıklık yaşar, ızdırapla iki büklüm olabiliriz. Hatta yer yer hayalimize, kalbimize, zihnimize inancımızla bağdaşmayacak olumsuz bir kısım duygu ve düşünceler hücum edebilir. Böyle durumlarda ciddi bir metanet ve inançla hemen irademizi ortaya koymalı ve bu olumsuzluklardan en kısa zamanda sıyrılmaya çalışmalıyız. Nöronlarımıza hâkim olmalı, sürekli düşüncelerimizi kontrol altında tutmalı ve Allah’ın hoşnut olmayacağı hiçbir şeyi orada misafir etmemeliyiz. İnanç sistemimizle telif edilemeyecek fikirlerin, değil duygu ve düşüncelerimiz, rüyalarımıza dahi girmesine meydan vermemeliyiz.
Başkalarının insanlık dışı tavır ve davranışları bizi de benzer düşünce ve hareketlere sevk ediyorsa, irademiz de imanımız da zayıf demektir. El âlemin yaşadığı inhiraflar bizim de benzeri savrulmalar yaşamamıza sebep oluyorsa, yaşadığımız tazyik ve tezyifler bizim de kalbimizi ve ağzımızı bozuyorsa, ayağımızı sağlam bir zemine basamamış, yürüdüğümüz yolda sabit kadem olamamışız demektir. رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma!” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/8) hakikati her zaman vird-i zebânımız olmalı.
Şunu unutmamak gerekir ki herkes kendi karakterinin gereğini yapar. Varsın başkaları kendilerine göre yazsın, çizsin, konuşsun, hareket etsin! İsterlerse yalanın en katmerlisini söylesin, iftira ve karalamanın her türüne başvursun, ağza alınmayacak hakaretler etsin, zulümlerine zulüm eklesinler; onların bu ahlâksız ve günahkâr tutumları, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmışları benzer davranışlara asla sevk etmemelidir. Birilerinin yüz, bin defa yalan söylemesi sizin tek bir defa yalan söylemenizi meşru kılmaz. Başkalarının kâfir sıfatı taşıması, çeşitli cürümleri irtikap etmesi size bunları mubah kılmaz. Haram her zaman haramdır. Bütün dünyanın balıklamasına bir haramın içine dalması, sizin için zerre haramı helâl yapmaz. İsterse başkaları deveyi hamuduyla götürsün, siz haramın damlasına bulaştığınız zaman çok şey kaybetmiş olursunuz.
Evet, Kur’ân, كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ buyuruyor. (İsra sûresi, 17/84) Yani herkes kendi mizacına göre hareket eder, karakterinin gereğini ortaya koyar. Âyetin devamında da şöyle buyruluyor: فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً “Kimin doğru yol tuttuğunu, hidayet üzere olduğunu en iyi bilen, Rabbinizdir.” (İsra sûresi, 17/84) Madem her şeyi bilen ve işlediğimiz fiillerin mükafat veya cezasını verecek olan Allah’tır, o hâlde tavır ve davranışlarımızı buna göre ayarlamak zorundayız. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Birileri zulüm yolunu tutmuş gidiyorsa, ahirette karşılaşacakları cezanın bir mukaddimesi olarak dünyada iken de müstahaklarını bulacaklardır. Bugün masum insanlara “hain, terörist” diyenler, belki de bir gün aynı iftiralara kendileri maruz kalacaktır. Çünkü Allah adildir. Allah’ın adaletine O’nun varlığına inandığım kadar inanıyorum.
Zalimlerin İbretlik Sonu
Bugün şahit olduğumuz zulüm tablolarını hazırlayanların, insanları birbirine musallat edenlerin, kendi istikballerini başkalarının kan ve gözyaşıyla inşa etmeye çalışanların derbeder olduklarını, kaderin şiddetli tokatlarına maruz kaldıklarını, zir u zeber olduklarını pek yakında göreceksiniz. Hatta onların bu perişan vaziyetleri karşısında ızdırap duyacak ve “Keşke zamanında bunca kötülüğü yapmasalardı, şeytanın oyuncağı hâline gelmeselerdi de kaybedenlerden olmasalardı!” diyeceksiniz. Size bunca kötülüğü yapanların, çeşit çeşit zulümleri reva görenlerin fırtınaya maruz kalmış ağaçlar gibi peşi peşine devrildiklerini, hazana maruz yapraklar gibi savrulup gittiklerini, saltanatlarının başlarına yıkıldığını gördüğünüz zaman nasıl “Yazık oldu!” demeyeceksiniz ki! Onların yüzünden kandırılan, sokaklara dökülen ve heder olup giden gençliğe nasıl acımayacaksınız ki!
Yaşanan bu karanlık dönemde o kadar çok zulmettiler, akla hayale gelmedik öyle kötülükler yaptılar ki hayırla yâd edilecek hiçbir şey bırakmadılar. Sonrasında dönüp yardım dileyecekleri bütün kapıları kendilerine kapattılar. Keşke içimizde en azından kendilerine bir Fatiha okuma duygusu bıraksalardı! Keşke bu kadar olsun bir irtibat bıraksalar, köprüleri bütün bütün yıkmasalardı! Yaşadıkları sürece işleri güçleri birilerine zift püskürtmek olan insanlar devrilip gittikten sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)in, “Ölülerinizi kötü yanlarıyla yâd etmeyin.” hadisiyle amel etmekte zorlanacaksınız. Onların isimlerini duyduğunuzda insanlığın gereği olarak bir kere daha çektiğiniz acıları hatırlayacak ve duygularınız kabaracak. Belki o zaman iradenizin hakkını verecek ve dinin temel disiplinlerine aykırı hareket etmeme adına içinizdeki olumsuz duyguları kontrol edeceksiniz. Bir kere daha “Ya Sabır” diyecek, iç reaksiyonlarınızı dengeleyecek, arkalarından lânet okumayacak, kötü söz sarf etmeyeceksiniz. Çünkü bizim genel karakterimiz böyle olmayı gerektirir.
Herkes karakterinin gereğini ortaya koyacaksa, zalimler devrilip gidecekleri âna kadar zulümlerine devam edecek, fasıklar fısk u fücurlarını bırakmayacak, münafıklar nifaktan vazgeçmeyecek demektir. İsimler, şahıslar değişse de bu durum devam edecektir. Buna göre imana ve Kur’ân’a gönül vermiş mü’minlere de mü’mince davranmak, imana yakışır hâl ve vaziyetlerini devam ettirmek düşer. Bizler her türlü zorluğa rağmen kendi karakterimizin gereğini yerine getirmeli, ahlâkî duruşumuzdan taviz vermemeliyiz. Allah’a tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sikamız sayesinde yaşadığımız badire ve gaileleri aşmaya çalışmalıyız. Yapılan denaet ve şenaatler bizi de benzer olumsuzluklar yapmaya sevk etmemeli. “Fırsat ele geçerse intikamımızı alırız” düşüncesi rüyalarımıza dahi girmemeli, aklımızın köşesinden dahi geçmemeli. İçimizde hiçbir şekilde kin ve nefretin vücut bulmasına meydan vermemeliyiz. Çünkü biz her şeye rağmen nezahet-i ruhiye, fikriye ve hissiyemizi korumak mecburiyetindeyiz.
Şunu iyi bilmeliyiz ki dinî mefkûrelerini bayraklaştırmaktan, yüksek gaye-i hayallerini realize etmekten başka hedefi olmayan insanlara çelme takan, el ense çeken, onları kündeye getirmek isteyen birileri hep olmuştur, sizin karşınıza da böyleleri mutlaka çıkacaktır. Buna maruz kalan hizmet insanları, bir taraftan profesyonel güreşçiler gibi kendilerine karşı yapılacak oyunları savma adına stratejiler geliştirecek, diğer yandan da yılmadan hizmetlerini devam ettirmeye çalışacaklardır. Şayet sağdan soldan, önden arkadan gelen toslamalara takılır kalırlarsa kaybederler.
Onlar, asırlardır rahnedar olan (harap olmuş) bir kaleyi tamir ve ıslah adına gayret ederken, birilerinin engellemeleriyle, saldırılarıyla karşılaşabilirler. Yapılan saldırıların büyüklüğüne göre yer yer bünyede yıkıntı ve çöküntüler oluşabilir. Samimi mü’minlerin genç nesillere sahip çıkma adına himmetleriyle, alın teriyle, göz yaşıyla, bin-bir emekle kurdukları müesseseler gasp edilebilir. Bütün bunlar karşısında bizler öyle bir imana, ümide, azim ve kararlılığa sahip olmalıyız ki bir kayba karşılık on tane kazanç elde etmeye bakmalıyız. Yeni yeni alternatif yollar bularak yolumuza devam etmeliyiz. Bir kişiyi bizden koparıp aldıklarında on kişinin etrafımızda halkalanmasını sağlamalıyız. Zalimler hınçla, öfkeyle üzerimize geldikçe bizde temkin ve heyecan daha da artmalı, hizmetlerimize daha fazla zaman ayırmalı, hızımızı daha da artırmalıyız.
Bir gün gelecek, Cenab-ı Hak böyle bir azme, kararlılığa, adanmışlık ruhuna eltâf-ı sübhaniyesiyle teveccüh buyuracaktır. Tenasüb-ü illiyet prensibiyle izah edilemeyecek şekilde, bizim iradelerimizi ortaya koyarak yaptığımız işlerin çok çok ötesinde ilâhî lütuf ve nimetlerle karşılaşacağız.
Hak, Adalet ve İstikamet
İşin özü; hak, adalet ve istikamettir. Kendi aleyhimize bile olsa hak karşısında dize gelecek kadar hakka-hakikate saygılı olmak zorundayız. Adaletten bir an dahi ayrılmamalıyız. Kılı kırk yararcasına istikamet içinde yaşamakla mükellefiz. Fertlerin, milletin hukukuna tecavüz etmeme noktasında ölesiye bir hassasiyet göstermeliyiz. Bir an olsun adanmışlık mülâhazasından ayrılmamalı, iman ve Kur’ân hizmetine hiçbir zaman ara vermemeliyiz. Dünya bütün debdebe ve şatafatıyla karşımıza gelse, hâlihazırda yaptığımız hizmetleri ona tercih edecek kadar kararlı olmalı, gönüllere girmeyi dünya sultanlığına tercih etmeliyiz.
İşte o zaman Cenab-ı Hak attığınız adımları size kat kat fazlasıyla geri döndürecek, emeklerinizin karşılığını katlayarak verecektir. Size hiç ummadığınız açılımlar lütfedecektir. İnsanlığın beklediği evrensel insanî değerleri sizin elinizle ikame edecektir. Bütün bunları nereden biliyoruz? Çünkü bu; peygamber yoludur, sahabe yoludur. Allah onların yolunda yürüyenleri yollarda bırakmaz, onlara akamet yaşatmaz.
Hak, adalet ve istikametten ayrılan; makamına, kiyasetine, siyasetine, güç ve kuvvetine aldananlara gelince, bunlar geçici bir kısım başarılar elde etse, zaferler yaşasalar da eninde sonunda kaybedeceklerdir. Daha dünyada iken rezil ü rüsva olacak, korkudan tir tir titreyecek, kaçacak delik arayacak ve yaptıklarına bin pişman olacaklardır. Manevî hayatlarını kirleten ve levsiyat içinde yaşayan insanların, yaptıkları şeyler bir gün suratlarına çarpılacaktır. Öbür tarafa gittiklerinde de hâlleri yaman olacak, kendilerine eman verilmeyecektir.
Evet, âyetin ifadesiyle akıbet müttakilerindir. Fakat onu beklemek ciddi bir sabır ister ve bu da oldukça ağırdır. Neticede elde edilecek mükafatlar bundan daha ağır, daha büyük olacak ve insanın sevap kefesindeki ağırlığına ağırlık katacaktır. Yeter ki en acı şeyleri bile gönül inşirahı içinde karşılayabilelim, canımız yandığı anlarda bile “Küfür ve dalalet dışındaki her şeye elhamdülillah” diyebilelim. Bizi korkunç şeytanî sukutlara maruz bırakmayan, kalbî ve ruhî hayatımızı makam hırsına feda ettirmeyen, hırsızlık ve haramiliklerden bizi muhafaza buyuran, zulmü alkışlayıp zalime yahşi çektirmeyen Rabbimize binlerce hamd ü sena olsun.
Üns Billah
Soru: Üns billah ne demektir ve ona nasıl ulaşılır?
‘Üns’ kelimesi Arapça’dır. Şimdilerde çok bilinmese de biz Türkçemizde daha çok aynı kökten gelen ünsiyet kelimesini o manada kullanırız. Birine ünsiyet etme; ona alışma, onu kendine yakın hissetme ve onunla arkadaşlık kurma gibi anlamlara gelir. Üns kökünden elde edilen enis kelimesi ise yakın dost manasındadır. ‘Celis’ kelimesi de aynı ortamda bulunmayı, dostluğu, yoldaş olmayı ifade eden Arapça bir kelimedir. Bundan olsa gerek aralarında samimiyet oluşan, birbirlerinin yâr-ı vefadârı olan insanların hâlini ifade etmek için enis ü celis (samimi dost) tabiri kullanılır.
Üns kelimesi, tasavvuf literatüründe daha özel bir anlam ifade eder. İnsanın maddeten olmasa da kalben, ruhen, hissen ve belki de aklen masivadan (Allah’tan başka her şeyden) uzaklaşarak, dünyevî bağlardan sıyrılarak bütün kalbiyle, varlığıyla Allah’a teveccüh etmesi, O’na yaklaşması, O’nun sevgisiyle dopdolu olması, sadece O’na güvenip dayanması, O’nunla huzur ve sükûnete ermesi gibi anlamlara gelir. Cenab-ı Hakk’ın mahlukata benzerlikten mukaddesiyet, münezzehiyet ve mübecceliyeti mahfuz, böyle bir kişi bir mânâda Zât-ı Ulûhiyet’in enisi olurken Zât-ı Ulûhiyet de onun enisi olur. Bu yüzden sözcük daha ziyade üns billah şeklinde kullanılır.
Üç Buutlu Mekânın Ötesi
Üns billaha erenlerin Cenab-ı Hak’la farklı ve derin bir münasebeti olur. Böyle bir münasebet, insanın duygu ve düşüncelerine, beyanına, tavırlarına, hâl ve hareketlerine tesir eder. Onun gözünde dünyanın, dünyanın fani yüzüne bakan cihetiyle bir önemi kalmaz. Ne yuva ne evlad ü ıyal ne de dünya serveti onu Allah’tan koparabilir. Bu mazhariyete eren biri, çok farklı bir ufkun insanı olmuş demektir; derecesine göre üç buutlu mekânın ötesine geçerek buutlar üstü âlemlerde seyran edebilir.
Ne var ki böyle bir makamı kazanmak kolay değildir. Bu, ciddi bir ceht ü gayrete bağlıdır. Öncelikle bir müminin üns billah ufkunda seyahat etme gibi bir hedefinin olması gerekir. Bu konumu elde edebilme adına o, iradesinin hakkını vermeli, sürekli kendini zorlamalı, duygu ve düşüncelerini sürekli gözden geçirmelidir. Her ne olursa olsun laubaliliğe prim vermemeli ve olabildiğince bu işe kilitlenmelidir. Duygularıyla, düşünceleriyle, latife-i rabbaniyesiyle, sırrıyla, hafisiyle, ahfâsıyla Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmeli, her daim O’na yakınlaşma yolları aramalıdır. Bunları yapana kapalı kapılar açılır da o kendisini “bî kem u keyf” Cenab-ı Hak’la beraber bulunuyor gibi hissedebilir. Allah’a inanan bütün müminler üns billaha namzet olsalar da böyle bir konumu ihraz etme sağlam bir imana, engin bir marifete, derin bir kulluğa bağlıdır.
“Müstevda” ve “Müstekar”
Üns billaha mazhar olmak, öncelikli olarak dünyanın gerçek mahiyetini kavramaya ve dünya sevgisini kalbden çıkarıp atmaya bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim, dünyanın gerçek yüzünü farklı yönleriyle anlatır. Onun bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu; zevklerinin, menfaatlerinin kısa ve gelip geçici olduğunu bildirir. İki yerde “müstevda” ve “müstekar” kelimeleri kullanılarak başka manaların yanında dünya ve âhirete de işaret edilir. (En’am Sûresi, 6/98; Hûd Sûresi, 11/6) Dünya insan için bir “müstevda”dır, yani emaneten durduğu geçici bir yerdir. Onun gideceği ve asıl karar kılacağı yer yani “müstekarrı” ise âhirettir. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisinin dünya ile alâkasını anlatırken, uzun bir yolculuğa çıkan, kısa bir süre bir ağacın altında gölgelenen, sonra yoluna devam eden kimsenin misalini verir.
Kur’ân ve Sünnet’te dünyanın geçici bir yer olduğu, onu daimî bir mekan görüp ona takılıp kalmak suretiyle aldanmamamız gerektiği ısrarla beyan edilse de çokları, dünyayı daimî gibi görüyor, sımsıkı ona bağlanıyor ve bu yüzden asıl bağlanılması gereken şeyleri terk ediyor. Âhirete giden bu yolda yürüyen insanlar, buranın yalnızca bir yol ya da yolda uğranan bir uğrak yeri olduğunu unutup dünyanın bağlarına, bahçelerine, yeşilliklerine, güzelliklerine takılıp kaldıklarından, gidecekleri asıl yeri unutuyorlar. Kalbler dünya sevgisiyle dolunca hakiki sevgiye yer kalmıyor. Nihayet geçici dünya metaıyla ünsiyet edenler, üns billaha mazhar olamıyor.
Dünyevileşmenin sâri (bulaşıcı) bir hastalık gibi her tarafa yayıldığı günümüz dünyasında her ortamı bir sohbet-i Canan meclisi hâline getirmek, insanların ilgi ve dikkatlerini bir kere daha Ulûhiyet ve Rubûbiyet hakikatlerine çekmek ayrı bir önem arz ediyor. Bu işe öyle hasr-ı himmet etmeliyiz ki, ne kadar önemli olursa olsun O’nun dışındaki şeyleri unutmalıyız. Hatta i’lâ-yı kelimetullah adına bir kısım meseleleri görüşmek için bir araya geldiğimiz ortamlarda bile öyle bir sohbet-i Canan’a dalmalıyız ki tam kapıdan çıkacağımız esnada birileri bize niçin toplandığımızı hatırlatmalı. Bizim asıl derdimiz, asıl meselemiz, asıl hedefimiz bu olmalıdır. Ne kadar büyük işlerle meşgul olursak olalım, yaptığımız her şeyi Allah’a bağlamalı, dantelamızı O’na göre örgülemeli, nakşın merkezine O’nu yerleştirmeliyiz. Ülkeler fethetme, cihana hükmetme, insanları sevk ü idare etme gibi şeyler bizim asıl meselelerimiz olan bu işlerin yanında çok küçük kalır.
Evet, madem dünya bizim için bir müstevda’dır, geçici bir yerdir, biz de tavrımızı ona göre ayarlamalıyız. Dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında başımız dönmemeli, bakışımız bulanmamalı. Ebedî burada kalacakmış gibi dünyaya gönül vermemeliyiz. Zira dünya ve mafihadan geçmeyen, üns billah hakikatine ulaşamaz. Burada Fuzuli’nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz:
Hikmet-i dünya ve mafihayı bilen ârif değil;
Ârif odur, bilmeye dünya ve mafiha nedir.
Asıl Meselemiz ve İ’lâ-yı Kelimetullah
Evet, asıl mesele, insanın Allah’a bağlanması, gözünü hep O’na dikmesi, O’nun kapıyı aralayacağı ânı gözetlemesidir. Böyle birinin zaten dünyaya kanaat etmesi, dünyayla tatmin olması mümkün değildir.
Allah’a kulluğumuzun ifadesi olan ibadetler, üns billaha ulaşabilmenin önemli bir vesilesidir. Mesela insan namazla bu ufku yakalayabilir, Allah’a yaklaşabilir, O’na -tabiri caizse- enis ü celis olabilir. Namaz, mü’minin miracıdır. Fakat huşû ve hudûdan yoksun olarak gaflet içinde eda edilen, şekle ve alışmışlığa kurban giden, rükünleri derince duyulmayan bir namazın bunu kazandırması zordur. Allah, rahmetinin enginliğiyle bu namaza da değer atfeder, onu da zayi etmez fakat böyle bir namazla üns billah ufkuna seyahat edilemeyeceği açıktır.
Orucun da Rabbimizle münasebete geçme mevzuunda ayrı bir yeri vardır. İnsan, evrad u ezkârla da ayrı bir yere otağını kurabilir. Yeter ki zikir namına ağzından dilinden çıkanları duyarak, hissederek, ne söylediğini bilerek söylesin. Söylediği her kelime kalbinin sesi, duygularının tercümanı olsun. Kimin huzurunda durduğunun, kime yalvarıp yakardığının, ağzından çıkan kelimelerin kime yükseldiğinin şuurunda olsun. Bunların hiçbirini mülahazaya almayan, sadece ezberlerini tekrar eden bir kimsenin ünsle alâkası olamaz. Yaptığı ibadetle, evrad ile ezkâr ile kulluk vazifesini yerine getirmiş, Cennet’e ehil hâle gelmiş olabilir. Bunlar Allah’ın bileceği şeylerdir. Fakat biz farklı bir şeyden bahsediyoruz.
İnsan, i’lâ-yı kelimetullah vazife-i mübeccelesini hakkıyla ifa etmesi sayesinde kalbinden dünyaya ait her şeyi söküp atabilir. Bu açıdan tamamıyla Zât-ı Ulûhiyet’in nam-ı celilini duyurmaya kilitlenen bir insana üns billaha giden kapılar ardına kadar açılır. Burada antrparantez şunu ifade etmek gerekir: Üns billah meselesi izafiyet içinde ele alınmalı, onun da kendi içinde kademeleri, dereceleri olduğu unutulmamalıdır. Özellikle dini temsil ve tebliğ etmenin olabildiğine zorlaştığı dönemlerde bu işe omuz veren insanlar, sofilerin uzun yıllar seyr ü sülûk-i ruhanî sayesinde elde edebildikleri mertebe ve makamları kısa bir zamanda elde edebilirler. Hadisin ifadesiyle nasıl ki sınır boyunda bir saat nöbet tutan kimse bir sene ibadet yapmış gibi sevap elde ediyor; şehit, niyetinin hulûsuna göre belki de bir dakikalık sürede evliya ve asfiyânın önüne geçiyorsa, şartların olabildiğine ağırlaştığı dönemlerde Allah davasına sahip çıkan insanlar da amûdî (dikey) olarak birdenbire yükselebilir, terakki basamaklarını çok hızlı bir şekilde çıkabilirler.
Üns billah gibi büyük bir mazhariyete ermek isteyen, şekilciliğe savaş açmalı, ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalıdır. Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetinde bizlere bu ufku hedef olarak gösterir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ “Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan, Sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız, siz o işe dalıp gittiğinizde, mutlaka Biz her yaptığınızı görürüz.” (Yunus Sûresi, 10/61)
Allah her halimize nigâhban, her sözümüzü işitiyor, bu sözlerin ne kadar tavır ve davranışlarımıza aksettiğini, bizde nasıl bir tesir meydana getirdiğini görüyor. Dilimizden dökülen zikirlerin kalbimizle ne kadar alakası olduğunu biliyor. Bu sebepledir ki bir mümin, riyaya, süm’aya, sûri ve şeklî davranışlara baş kaldırmalı, ilan-ı harp etmelidir. Bilmelidir ki; insana nispeten cansız bir heykelin durumu neyse, hakikî ibadete nispeten ruhsuz ibadetlerin durumu da odur. Bu açıdan bir müminin Allah’a yönelttiği her söz, onun kalbinin derinliklerinden kopup gelmelidir. Öyle ki, ibadet ü taat esnasında âdeta kalbi çatlayacak hâle gelmelidir. Bununla birlikte, hâl bilmez, yol bilmez insanlara sır vermeme adına da kalbini baskı altına almalıdır.
İşte üns billaha giden yol…
Sarp Yokuşlar ve Rıza Ufku
Dünya dârü’l-imtihandır, yani imtihan diyarıdır. Bu yüzden insan, yaşadığı sürece her an imtihanda olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır. Hayat baştan sona imtihanlarla doludur ve herkesin imtihanı da farklı farklıdır. Diğer yandan dünya dârü’l-hizmettir, yani çalışma, çabalama yeridir; dârü’l-ücret yani mükâfat ve ücret yeri değildir. Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Bu dünya dârü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın (güzel işlerin) ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir.” (Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası, s. 105)
Esasında, bizler varlık sahnesine çıkmakla, insan olarak yaratılmakla, imanla şereflendirilmekle, Hz. Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’a ümmet olmakla, Kur’ân’la tanışmakla, Kur’ân adesesiyle kâinata bakabilmekle şükründen aciz olduğumuz ücret ve mükâfatımızı önceden almışız. Cenab-ı Hak, verdiği bunca paha biçilmez nimetlerin üstüne, vazife ve sorumluluklarını yerine getirmek suretiyle dünya imtihanını kazanan kullarını akla hayale gelmedik güzelliklerle donatılmış sonsuz Cennet nimetleriyle müjdelemiştir.
İmtihan, Hizmet ve Beklentisizlik
Bu noktada şu hususlar Kur’ân hizmetinde olanlar için çok önem arz etmektedir: İmtihan gerçeğinin farkında olma ve imtihanı başarıyla geçmeye çalışma, Allah’ın emirlerini yerine getirmek için hizmet ve gayret etme, bunlar mukabilinde dünyevi bir ücret ve mükâfat beklentisine girmeme, beklenmediği hâlde ikram-ı ilâhî olarak gelen nimetlerden ise meşru dairede, Rabbimizin belirlediği çerçevede istifade etme. İşte kulluk! İmtihan, hizmet ve beklentisizlik… Kulluğu özetleyen üç kelime.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuda kendisine tâbi olanlar için en güzel örnektir. O, dünyayı dârü’l-hizmet olarak görmüş, dinin emirlerini yaşama ve tebliğ etme noktasında canını dişine takmış, fakat ortaya koyduğu derin kulluk ve risalet vazifesini yerine getirme karşılığında Allah’ın rıza ve rıdvanı dışında hiçbir beklentiye girmemiştir. Geçirdiği sıkıntılı hallerde de imtihanını en güzel şekilde vermiş ve âdeta her hâl ve davranışı ile ehl-i imana, “Siz de imtihanlara hazır olun ve benim imtihanlar karşısındaki duruşumdan kendinize dersler çıkarın!” mesajını vermiştir.
Meseleye şu açıdan da bakabiliriz: Kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan, Habibullah unvanıyla serfiraz kılınan ve hakiki insan-ı kâmil olan İnsanlığın İftihar Tablosu hayat-ı seniyyelerinde sürekli preslenmiş, baskı, şiddet ve iftiralara maruz kalmışsa, O’nun sadık takipçileri olma yolundaki insanların da benzer bela ve fitnelere maruz kalacaklarını hesaba katmaları gerekir. Yürekten Allah’a inanıyorsanız imtihanlarınız eksik olmayacaktır. İmanınızın derecesine, Allah’la münasebetinizin derinliğine, Efendimiz’e inkıyadınıza ve din davasına gönül vermenize göre farklı farklı imtihanlara tâbi tutulacaksınız.
Bununla birlikte şu da unutulmamalıdır: Şayet dünya dârü’l-hizmet olarak görülüp bunun gerekleri yerine getirilir ve uğranan imtihanlar karşısında dimdik durulabilirse bugün olmasa da yarın elbette hak bâtıla galebe çalacaktır. Zira bu konuda Allah’ın vaadi vardır: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın. Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/139) Yürekten Allah’a inanan insanlar üstünlük potansiyeline sahiptirler. Bu potansiyelleri bugün olmasa da yarın mutlaka ortaya çıkacaktır.
Bir hadiste ifade edildiği gibi, insanların en çok sıkıntıya düçar olanları, başta peygamberler olmak üzere Allah’ın sevdiği kullarıdır. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) Peki neden? Neden insanlığın yüzünün akı olan insanlar sıkıntıların en büyüklerine maruz kalıyorlar?
Kur’ân’da bir iki yerde ifade edildiği üzere, böylelikle iyi, kötüden ayrılır, has ile ham ayrışır. (Bkz. Al-i İmran sûresi, 3/179; Enfâl sûresi, 8/37) Demir, pasından ateşte ayrıldığı gibi, başa gelen sıkıntıların da insanın haslaşmasında, dünyayla bağlarının zayıflayıp nazarının ukbaya dönmesinde, Rabbine yaklaşmasında büyük rolü vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi, ya o dünyaya küsecek ya da dünya ona ki gözünü ukbaya çevirsin, tam ihlasa ersin. (Lemalar, 10. Lema, 3. Şefkat Tokadı)
Evet, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği sıkıntılar dağların tepesine binseydi, dağlar toz duman olurdu. Zira O, belanın her çeşidine maruz kalmış; en ağır hakaretlere muhatap olmuş, alaya alınmış, boykota uğramış, tehdit edilmiş, türlü türlü zulümler görmüş, göçe zorlanmış, hakkında suikastlar planlanmış, malına mülküne el konulmuş, Bedirler, Uhudlar, Hendekler yaşamıştı. İlâhî hakikatlere sırt çevirmiş, dünya hırsından gözü dönmüş zalimler, O’nu ve inananları yok etme adına her yola başvurmuşlardı. Fakat O, bunlar karşısında hiç sarsılmadı, pes etmedi, ümitsizlik yaşamadı, yol-yön değiştirmedi. Duruşuyla, sabrıyla, metanetiyle bela ve musibetler karşısında nasıl durulması gerektiğini bizlere de öğretti.
Belalar Karşısında Mü’mince Duruş
Peygamber yolunun yolcularına düşen vazife de maruz kaldıkları sıkıntılar karşısında kıble değiştirmemek, duruşlarını bozmamaktır. İmtihanlar ne kadar ağır olursa olsun, kaderi tenkit etmemeli, Allah’ı insanlara şikâyet ediyor gibi tavırlara girmemeli. Allah’ın hakkımızda takdir buyurduğu kaza ve kadere karşı razı olmama şeklinde mukabelede bulunmamalı. Bunları konuşma bir yana, böyle şeyler rüyamıza bile misafir olmamalı. İnsanız, yaşadığımız zorluklar karşısında sarsılabiliriz. Muhatap olduğumuz hakaretleri, yalan ve iftiraları hazmetmekte zorlanabiliriz. Fakat bunları da imtihanın bir parçası olarak görür ve bunlar oluyor diye asla Allah’a isyan sayılabilecek hâl ve hareketlere girmeyiz. Oğlunun vefatı karşısında gözyaşı döken İnsanlığın İftihar Tablosu ne demişti: “Kalb hüzünlenir, göz yaşarır ama dilimizden, Rabbimizin razı olmayacağı hiçbir şey dökülmez.” (Buharî, cenâiz 42; Müslim, fedâil 62)
Kur’ân, وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ “İzzet ve Celalime kasem ederim ki onların söyledikleri sözlerden ötürü sinenin daraldığını çok iyi biliyoruz.” (Hicr Sûresi, 15/97) ifadeleriyle Allah Resûlü’nün yaşadığı zorluklardan ötürü üzüntü ve tasasına işaret ettikten sonra O’na şöyle emreder: فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Ama sen Rabbini hamd ile tenzih et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et.” (Hicr Sûresi, 15/98-99) Allah Teâlâ, kâfir ve müşriklerin deyip ettikleri şeyler karşısında Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu derin ızdırabı dile getirdikten sonra, O’na Kendisini tesbih ü takdis etmesini ve son nefese kadar kullukta sebat etmesini emrediyor.
Yaşadığımız dünya dâr-ı imtihan olduğuna göre herkes belli ölçüde sıkıntı ve çile çekecektir. Bu sıkıntıların en ağırını da en büyükler çekecektir. Efendimiz’in az önce hatırlattığımız ifadeleriyle belanın en çetinine, en zorlusuna da enbiya-i izam maruz kalmıştır. Öldürülen, testereyle biçilen, çarmıha gerilen, işkence edilen, taşlanan nice peygamber olmuştur ve yeryüzünde Allah’ın bahşettiği hayat hakkı onlara çok görülmüştür. Hadiste dile getirilen “sümme’l-emsel fe’l-emsel” ifadesinden anlaşıldığına göre Peygamberlerden sonra onlara yakınlık derecesine göre Allah’ın salih kulları imtihana tâbi tutulmuştur. Bu sebepten olsa gerek Hz. Ebu Bekir şeytanın avaneleri tarafından hedef gösterilmiş; Hz. Ömer, hınçlı bir köle tarafından namaz kılarken şehit edilmiş, Hz. Osman, şeytanın dürtüsüyle hareket eden bir kısım gafiller tarafından hunharca şehit edilmiş, Hz. Ali bir münafığın hedefi olmuştur. Sonra, Hz. Hasan Efendimiz zehirlenmiş, Hz. Hüseyin Efendimiz yakınlarıyla birlikte Kerbela’da Yezid’in ordusu tarafından kılıçtan geçirilmiştir. Yine bu büyüklüktendir ki rüyalarına bile haram girmemiş iffet âbideleri Hz. Meryem ve Hz. Âişe Validelerimiz imtihanların en ağırına maruz kalmışlardır.
Onların yolundan yürüyorsanız siz de ince eleklerden geçirileceksiniz. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle, dine bağlılığınızdaki kuvvet ve sağlamlık ölçüsünde imtihanlara maruz kalacaksınız. Elmas ve kömür birbirinden ayrılacak. Bir insan, Bir insan dininden, diyanetinden, imanından, hak ve hakikati savunmasından ötürü dünyada bir tokat bile yememişse, buna şükretmenin yanı sıra durumundan endişe etmeli, “Benden önce bu yoldan gidenler türlü musibetlere maruz kalmışken niye şeytanlar ve onların avaneleri benimle meşgul olmuyor? Acaba ben seleflerim gibi değil miyim?” diye kendini sorgulamalıdır. Dünyada hep emniyet içinde yaşayanlar, âhiret emniyetlerini burada kullanıyor olmaktan korkmalıdır. Kudsi bir hadiste Cenab-ı Hak, iki güveni ve iki korkuyu birden vermeyeceğini beyan buyuruyor. (Abdullah b. Mübarek, Zühd, s. 50; İbn Hibban, Sahih, 2/406) Demek ki bir insanın hem dünyada hem de âhirette tam güven içinde, rahat, bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşaması mümkün değildir. Kur’ân’ın “Sizler güzellik namına yaptığınız ne varsa dünya hayatında yiyip tükettiniz.” (Ahkâf sûresi, 46/20) âyeti de aynı hususa dikkat çeker.
Başta da ifade edildiği gibi dünya, imtihan ve hizmet yeridir, ücret ve mükâfat ise âhirettedir. İnsan Allah’ın emirlerine, yasaklarına kayıtsız kalarak, lüks ve şatafat içinde keyif çatarak mazhar olduğu nimetleri dünyada bitirmemelidir. Dünyayı âhirete göre programlamalı, âhirete, birikmiş hesaplarla gitmemelidir. Maruz kaldığı ağır imtihanları kulluk yolunun ve haslaşmanın gereği olarak görmeli, bunları sabır ve rıza ile karşılamak suretiyle âhiret sermayesine çevirmelidir. Hem hiçbir inanmış gönül, iftiraya maruz kaldığı, zulme uğradığı için kimseye darılmamalı, gönül koyduğu davaya sırt çevirmemeli, kazanma kuşağında kayıplar yaşamamalıdır. Ne zaman bu tür şeylere maruz kalsa, “Rab olarak Allah’tan, nebi olarak Hz. Muhammed’den, din olarak da İslâm’dan razıyım.” (Müslim, salat 13) deyip yoluna devam etmelidir.
Tohumdan Başağa
Yamanlar Koleji mezunları Yamanlar’ın kuruluşunun 40. yılı münasebetiyle Muhterem Hocaefendi’yi ziyaret ettiler.
Kendini İfade Etme Zaafı
Soru: Sohbetlerde sık sık üzerinde durulan “kendini ifade etme” konusunu biraz açabilir misiniz?
Cevap: Öncelikle, kendini ifade etmeyle neyi kastettiğimizi belirleyelim. Kendini ifade etme derken, insanın kendini göstermesini, kendini öne çıkarmasını, sözü döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil, hal ve tavırlarıyla da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu bir ahlâkî zaaf olarak görüyoruz. Bizim insanları uyarmaya çalıştığımız problem budur. Yoksa kendini ifade tabirinin kullanıldığı her durum ya da her kendini ifade etme mahzurlu değildir.
Mesela insanın Allah Teâlâ karşısında kendini ibadet ve ubudiyetiyle ifade etmesi makbul bir tavırdır. Şöyle ki, iç ve dış donanımı itibarıyla her insan, üzerinde sanatkârına ait çizgi ve desenler taşıyan harikulâde bir sanat eseridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insana varlığın fihristi, özü nazarıyla bakılabilir. Dikkat edilirse insanın, aklıyla, mantığıyla, ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle, vicdanıyla, şuuruyla mükemmel bir yaratılışa sahip olduğu görülür. Cenab-ı Allah onu âdeta canlı ve şuurlu bir abide şeklinde ikame etmiştir. İnsan, duyan, hisseden ve duyup hissettiğinin de farkında olan bir varlıktır. İşte bu muhteşem donanıma mazhar olan insanın, sahip olduğu bütün bu güzellik ve derinliklerin Allah’tan geldiğini bilmesi, mahiyetine dercedilen bütün bu ayrıcalıkları düşündükçe “elhamdülillah” deyip şükretmesi, Allah’ın azamet ve mehabeti karşısında “Sübhanallah”, “Allahuekber” deyip gürlemesi ve O’na karşı ubudiyet tavrı içinde kendini ifade etmesi, onun kulluğunun gereğidir. Aslında böyle bir tavır, insanın konumunun farkında olmasının, sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine verebilmesinin bir ifadesidir ve Zat-ı Rububiyet ile arasındaki münasebeti dile getirmesi anlamına gelir.
Nefsî Hastalık
Bizim mahzurlu telakki ettiğimiz ve her fırsatta kendimizi uzak tutmaya, başkalarını da uyarmaya çalıştığımız kendini ifade etmeye gelince o, insanın eda ve endamıyla, hâl ve hareketleriyle, fikir ve düşünceleriyle, hatta ibadet ü taatiyle önde görünmeye, başkalarının takdir ve beğenisini kazanmaya çalışması manasınadır. Sahip olduğu fazilet ve meziyetleri başkalarına göstermeye çalışan ve bunlarla övünen biri, aslında o mazhariyetlerin asıl kaynağını unutarak bunları kendine mâl ediyor demektir. Böyle birinin, bilerek ya da bilmeyerek Cenab-ı Hakk’a ait olanı gasp ettiği söylenebilir.
Kendilerinde büyüklük vehmeden, takdir ve alkış peşinde koşan kimseler, farklı yollarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Böyleleri, kendilerini göstermek ve duyurmak için her yola başvurur, her fırsatta kendilerinden bahisler açarlar. Konuştuklarında da, kalemi ellerine aldıklarında da bir şekilde kendilerini anlatmak için girizgâh arar ve bulurlar. Doğrudan olmasa bile ima ve işaretler ile kendi meziyetlerine dikkat çekerler. Bir resim yapacak olsalar mülahazaları şu olur: “Bir resim yapayım da millet nasıl resim yapılırmış görsün.” Bir yazı yazsalar aynı şekilde, “Bu çok güzel oldu, mutlaka görülmeli, okunmalı, takdir edilmeli” düşüncesine kapılırlar. Hatta yazı hakkında olumsuz kritikte bulunanlara hoş bakmazlar. Zat-ı Uluhiyet’in mübarek ve müteal ismini yazarken bile kendilerine bir hisse çıkarmaya çalışırlar. Kürsüye çıkıp Allah’ı anlatacak olsalar, asıl dertleri, O’nu ne kadar güzel anlattıklarını cemaate göstermek olur. Hatta bağırmaları, ellerini kürsüye vurmaları bile kendilerini ifadeye matuf olur. Sözle, yazıyla kendilerini ifade etmenin yanı sıra hayat tarzlarıyla, bindikleri arabalarla, yaşadıkları evlerle, kullandıkları eşyalarla da kendilerini ifade edebilirler. Bunları yaparken kibirlerine ve riyakârlıklarına kılıf bulmayı da ihmal etmezler. Bazen sun’î tevazu gösterir, bazen de bu iç hastalıklarını estağfirullahlarla gizlemeye çalışırlar.
Bu ruh illetine maruz hastalar, söz, tavır ve davranışlarıyla, yaşam tarzlarıyla sürekli kendilerini anlattıkları gibi, başkalarının da hep kendilerinden bahsetmesini isterler. Kendi kendilerini ifade etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar, sürekli kendilerinin borazanlığını yapacak, sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında isterler, konumları el veriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler. Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz edilmiyorsa, bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.
Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir. Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalâde rahatsız olurlar. Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakârlık yapıp onları övseler de arkadan onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olurlar. Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün. Bütün bunlar, insana kaybettiren, onu helaket ve felaketlere götüren tavırlardır. Bu tür kimselerde mesâvî-i ahlak (ahlakî kötülük) adına ne arasanız bulabilirsiniz.
Kendini Sıfırlama ve Temrinatla Ruh-İrade Terbiyesi
Oysaki insanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi Allah’tandır. İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı maharetlere de sahip olsa, bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah’ın insanın önünü açması neticesinde elde edilen şeylerdir. Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, ne ölçüde değerlendirilebildiği sorgudan muaf değildir. Evet, üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah’tan gelen mevhibeleri, O’nu unutarak kendine mâl etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle hak gaspıdır.
Bu durumda insana düşen vazife, Rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve kabiliyetleri -kendini değil- Allah’ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır. Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep Zat-ı Ulûhiyet’e ait mânâlar dökülmelidir. Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır. Onu dinleyenlerin Allah’la münasebetleri güçlenmeli, aşk u iştiyakları artmalı, heyecanları tetiklenmelidir. Her konuşması âdeta bir münacat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.
İnsanın kendini ifade etme zaafından kurtulması, genel anlamda ahlâk-ı âliye-yi İslamiyeyi, daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl etmesine, sık sık tekrar ettiğimiz ifadeyle ‘kendini sıfırlamasına’ bağlıdır. Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir. Tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl edemese bile insan bu konuda kendini zorlamalıdır. Kendini ifade etme iradî bir tavır olduğu gibi, bunu engelleme de yine iradeye bağlıdır. İradî olan şeyler yine iradeyle önlenebilir. Temrinat (alıştırmalar) yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir parçası hâline gelir. Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.
Allah’a inanan bir mü’min, ‘kendini ifade’ sayılabilecek her tavrı bir daha hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır. Esasında tasavvuf geleneğinin gayesinin bu olduğu söylenebilir. Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu. Çilelerle, riyazetlerle, seyr u sülûk-i ruhanîler ile hedeflenen şey, insanların benlik ve enaniyet kokan tavırlardan sıyrılarak güzel ahlâk ile bezenmeleriydi. Marifetullahın delillerini takip etmek suretiyle Allah’ı çok iyi tanımaları, bunun neticesinde de muhabbetullaha açılmalarıydı. Bu sayede her şeyin O’ndan olduğunun farkına varmaları, O’nun büyüklüğünü, O’nun karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.
Hastalığın Megaloman Hali
Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler ciddi bir tezkiyeye tâbi tutulamadığı, kalbler tasfiye edilemediği için enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor. Çokları kendini ifade etme, kendinden bahisler açma adına fırsat kolluyor. Hatta bazılarında bu, tabiat hâline gelmiş durumda. Nefislerini, ağzına gem, sırtına eyer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu itaatkâr bir binek haline getiremeyen kimseler, sürekli onun sözcülüğünü yapıyor. Nefisler serazat (serbest) bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket edebiliyor. Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.
Hele bir de insanın neş’et ettiği ortam buna açıksa; yani o ortamda insanlar kendilerini “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadı” olarak görüyor, sürekli mensup oldukları millete hamasi destanlar kesiyor ve başkalarına da tepeden bakıyorlarsa, böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet edebiliyor demektir. İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar. Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe, bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün görmelerine yol açabiliyor, onların egolarını şişirebiliyor. Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar. Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki, topyekûn bir devletin, bir heyetin, bir camianın fertleri megaloman hâle gelebiliyor. Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da varamıyor.
İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması aslında nefiste bir illete işaret eder. Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir. Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsî hastalıklara müpteladır. Bedenî hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur, daha uzun zaman ve büyük gayret ister. Bunları tedavi etme adına psikologlara başvurulması gerektiği gibi, insan fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kâmillere de başvurulmalıdır. Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah’ın nuru ile bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki sun’îlikleri, tekellüfleri, riya ve süm’aları fark edebilirler.
Aslında her insan; içinde riya, süm’a, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır. Bu bir yönden onun için imtihan unsurudur. Diğer yönden, bu duygulara kaynaklık eden hisler, aslında hayra da şerre de açıktır. İnsandan istenen, içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak, oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her şeyi hayra kanalize etmektir. İradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tâbi tutarak kendini sıfırlayabilen kişi, Nesimî ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raks edebilir.
Tarih Şuuru
Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?
Cevap: Geçmişsiz bir gelecek inşa edilemez. Zira bir millet için geçmiş bir kök, bir temel gibidir. Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir, onun üzerinde dal budak salabilir. Bu yüzden Ziya Gökalp’in, “Harabîsin, harabatî değilsin, Gözün mazidedir, âti değilsin!” şeklindeki sözlerine Yahya Kemal, “Ne harâbî ne harâbatîyim, Kökü mazide olan âtiyim.” veciz ifadeleriyle cevap verir. Yahya Kemal’in cevabı manidardır, çünkü sağlıklı bir gelecek inşa etmek isteyen nesillerin mutlaka kökleriyle irtibatlarını korumaları gerekir.
Bizi biz yapan, sahip olduğumuz değerlerimizdir, ruh ve mânâ köklerimizdir. Bunları bir blokaj olarak kullandığımız, sırtımızı bunlara dayadığımız dönemlerde gökdelenler gibi yükselmiş, devletler muvazenesinde denge unsuru olmuş, âleme sözümüzü dinletmişiz. İrlanda adalarından Fransa’ya, oradan Hint Okyanusu’na kadar yeryüzünde bir huzur döneminin yaşanmasına vesile olmuşuz. Üzerinde bir âbide gibi yükseldiğimiz çok sağlam köklerimiz, kendisiyle iftihar edeceğimiz bir mazimiz var. Bunu görmezden gelemeyiz.
Evet, geçmişi inkâr ederek, geçmişe sırt çevirerek bir gelecek inşa edemeyiz. Çünkü bizim değerler mecmuamızın nüveleri geçmiştedir: O nüveleri bizim gönüllerimize saçan da enbiya-i izam (aleyhimüsselam) ve enbiya-i izamın sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onlardan sonra ise Raşit halifeler, sahabe-i kiram, tâbiîn-i fiham, müçtehidîn-i izam, müceddidîn-i kiram… Bütün bu büyük zatlar bir yönüyle bizim köklerimiz sayılır. Onları görmezden gelme bizi bir çeşit köksüzlükle karşı karşıya getirir. Onlardan koptuğumuz zaman, köksüz ağaçlara veya rüzgârın önünde savrulup duran, dalından kopmuş yapraklara döneriz. Şiddetli bir rüzgâra maruz kaldığımızda ne zaman, nerede devrileceğimiz veya nereye savrulup gideceğimiz belli olmaz. En şiddetli fırtınalar karşısında bile yerimizde sabitkadem olmak, sonra da etrafa diriliş esintileri sunmak istiyorsak o sağlam köklere sıkıca tutunmalıyız.
Köklerinden uzaklaşmış ve mazisini kaybetmiş toplumlar istikrarlı ve kararlı bir şekilde yollarına devam edemezler. Ayaklarını sabit bir zemine basamadıkları için zıp orada zıp burada dolaşır dururlar. Bugün birinin ardından yarın öbürünün ardından giderler. Bu tür toplumlar tıpkı yerini yönünü belirleyememiş fertler gibi kararsızdırlar. Günün şartlarına ve konjonktüre göre hâlden hâle girer, bugün doğru dediklerine yarın yanlış derler. Bir gün bir felsefenin veya ideolojinin savunuculuğunu yaparlar, öbür gün bir başkasının. Bugün şu dünya görüşünü benimserler, yarın öbürünü. Çünkü zamanı bir dantela gibi üzerinde örebilecekleri sabit atkılardan, temel disiplinlerden yoksundurlar. Bir milli ruh dantelası örülecekse, bu ancak sabit bir kısım disiplinler üzerinde olabilir. Yeniden ruhumuzun heykelini ikame etmek istiyorsak bunu ancak ruh ve mânâ köklerimiz üzerinde, bizi biz yapan değerlerimiz etrafında yapabiliriz. Bizim kültür mirasımızın temel kaynakları; en başta edille-i şer’iyye-i asliyyeye (Kitap, Sünnet, icma, kıyas), ardından da yine selef-i salihînin safiyane ve samimane içtihatlarının kaynaklarından olan istihsan, ıstıshab, masalih-i mürsele, sedd-i zerâi gibi edille-i şeriyye-i fer’iyyeye, kelâm, tasavvuf gibi disiplinlere dayanır.
Elbette bizim geçmişimizi, kültürümüzü, değerlerimizi oluşturan başka zenginliklerimiz de vardır. Aklın ürünü olan, vicdanın enginliğiyle keşfedilen, tecrübelerle ortaya çıkarılan, bilimin imkânlarıyla elde edilen kazanımlar; geçmiş ümmetlerden, atalarımızdan bize miras kalan geleneklerimiz, örflerimiz, âdetlerimiz bulunmaktadır. Bütün bunlar bir yandan zamana göre yorumlanmış diğer yandan da temel prensipler diyebileceğimiz “ümmühât” ve “muhkemât”ın filtresinden geçirilmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olan, zamanın ruhuna uymayanlar elenmiştir.
Ruh ve mânâ köklerimiz derken, mazi şuurundan bahsederken, geçmişle irtibatın korunmasını tavsiye ederken işte bütün bunları ve bunlar üzerinde şekillenen bir kültür ve medeniyetin temel değerlerinin korunmasını, günümüzü ve geleceğimizi kurarken bunları bir temel ve zemin olarak kullanmayı kastediyoruz. İşte bu anlamda tarih şuuruna sahip, aynı zamanda yaşadıkları çağı da idrak eden fertler ve toplumlar gelecek vadederler. Onlar, yerin derinliklerine kök salan ve semalara doğru dal budak veren ihtişamlı ağaçlar gibidirler. Kökleri sağlam olduğu için ne fırtınalardan etkilenirler ne de tsunamilerden. En şiddetli kasırgalar bile onları yerlerinden söküp atamaz. Aradan geçen asırlar, kökü sağlam böyle bir ağaca zarar veremez. Zamanın değişmesi, asırların başkalaşması onu kurutamaz. O, Kur’ân’da zikredilen “şecere-i tayyibe (güzel ağaç)” (İbrahim sûresi, 14/24-25) misali dönemin şartlarına, konjonktürün gereklerine, zamanın yorumuna ve insanlığın ihtiyaçlarına göre her mevsim farklı farklı meyve verir.
Mazilerinden kopan kişi ve toplumlara gelince onlar köksüz ağaçlar gibidirler. Yerlerinde sabitkadem duramazlar. Bugünlerini zayi ettikleri gibi geleceklerini de karartırlar. Her şeyi bugüne göre yaşarlar. Onlara bir yönüyle âtisiz insanlar gözüyle bakılabilir. Çünkü sağlam bir geçmişe bina edilmeyen hamlelerin geleceği de olmaz.
Geçmişteki Düşmanlıkları Eşelememe
Soruda, nesillere tarih şuuru verelim derken geçmişte yaşanan kavgaların tekrar hortlatılmamasına dikkat çekiliyor ki bu son derece önemlidir. Kendimizi ister haklı ister haksız görelim, geçmişte yaşanan olumsuzluklar günümüze taşınmamalı, taşınıp yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır. Farklı sebep ve saiklerle geçmişte büyük savaşlar patlak vermiş, büyük içtimai hadiseler yaşanmış ve bunlar ağır trajedilere yol açmıştır. Yer yer kitle psikolojisi harekete geçirilmiş, yer yer kin ve nefretler hortlatılmış, yer yer farklılıklar kavga sebebi yapılmış ve neticede nice çatışmalar ve bu çatışmaların sonucunda da nice mağduriyetler, mazlumiyetler, mahkûmiyetler yaşanmıştır.
Bugün bize düşen, bunları eşelemek suretiyle yeni düşmanlıklar oluşturmamaktır. Mümkün mertebe geçmişte yaşanan olumsuz hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemeliyiz. Bir dönemde birileri sizin canınızı, ırzını, malınızı tehdit etmiş, yerinizi yurdunuzu işgal etmiş, sizi arkadan vurmuş olabilir. Bunları dillendirmek suretiyle atalarının yapmış olduğu bir kısım hatalardan ötürü bugünün insanlarını suçlamanın kimseye bir faydası yoktur. Aksine bu tür ithamlar, atf-ı cürümler insanlardaki kin ve nefret duygularını tetikleyecek, onları husumete sevk edecektir. Kinlerin, gayzların, düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak ne kadar husus varsa bunların tamamını tarihin bağrına gömmeli ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymalıyız.
Tarihte yaşanmış bazı olayları unutup hazmetmek elbette kolay değildir. Bir kısım tali’siz hâdiseleri düşündüğümüzde tabiî olarak içimiz sızlar, yüreğimiz burkulur. Bazı kötülükleri, ihanetleri, işgalleri sorgulamaktan kendimizi alamayız. İster istemez bunların faillerine karşı öfke duyar, neden şunları yaptılar, neden bunları yaptılar, deriz. Fakat bunların dedikodusuyla meşgul olup âlemi tahrik etmek ve yeni düşman cepheler oluşturmak yerine, yaşananlardan ders alıp aynı şeylerin tekrar etmemesi adına bugünün dünyasında bize düşen şeyleri yapmalıyız.
Evet, tarih şuuruna sahip olmakla, tarihte yaşanan hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemek birbirine karıştırılmamalıdır. Derlenip toparlanabilmemiz, yeniden ruh ve mânâ köklerimizin üzerinde doğrulabilmemiz adına tarih şuuruna sahip olmamız çok önemli olsa da, geçmişten günümüze getireceğimiz şeylerin bize ve başkalarına faydalı olmasına riayet etmek de bu yolun erkânındandır.
Öte yandan, hâl ve tavırlarımızla, söz ve düşüncelerimizle güzergâh emniyetini de tehlikeye atamayız. Yürüdüğümüz yollarda karşılaşacağımız insanları birer canavar hâline getirmek ve üzerimize saldırtmak hiç akıllıca olmayacaktır. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insanlığa bir şey kazandırdığı görülmemiştir.
Bizler geleceğin dünyasında kavga değil huzur istiyor ve bu istikamette hareket ediyoruz. Bunun için herkesle iyi geçinmek zorundayız. Yeni hasımlar oluşturma bir yana, bir şekilde bize husumeti olan insanları bile dost hâline getirmenin yollarını aramalıyız. Bağrımız herkese açık olmalı. Öyle bir engin vicdana sahip olmalıyız ki oraya giren kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. İnsanlarda bu hissi uyarma adına ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız. Korkunç silahlarla insanlığın farklı canavarlıklar sergilediği bir dönemde bir barış dünyası kurulamaz; sevgi, hoşgörü, kardeşlik, sulh gibi değerler tesis edilemezse insanlık, içinde yaşadığı şu güzelim küre-i arzı kendi başına yıkabilir, kendi kıyametini kendi eliyle koparabilir.
Cenab-ı Hak, bütün bunları realize etmeyi bize nasip eder mi etmez mi, bilemiyoruz. Esasen bu bizim vazifemiz de değil. Biz yaşadığımız sürece konumumuzun hakkını vermekle, sırtlandığımız emanetin sadık bir emanetçisi olmakla mükellefiz. Bu emaneti götürebildiğimiz yere kadar götürür, sonra da arkadan gelecek nesillere teslim ederiz. Bugüne kadar herkes nasıl kendi ufkunun enginliği ölçüsünde hayır adına ortaya bir şeyler koymuşsa biz de aynısını yaparız. İnsanlığın huzur içinde yaşamasına giden yoldaki engelleri bertaraf etmeye, bela ve musibetleri minimize etmeye çalışırız. Elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra da Rabbimize tevekkül eder, O’nun inayetine sığınır, “Görelim Mevlâ neyler.. neylerse güzel eyler!” diyerek Mevlâ-yı Müteâl’in icraat-ı sübhaniyesini seyre dururuz…
***
Not: Bu yazı, 7 Haziran 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.
Bir Yudum Huzur (12) – İstikamet Ya Hû!
Bu sohbet 24 Ekim 2022 tarihinde kaydedilmiştir.
Cebrî Hicret ve Cihad
Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede hicret üzerinde durur; hicreti emreder, hicret eden mü’minleri metheder. Zira İslâm davasının etraf-ı âlemde neşv ü nema bulması adına hicretin çok önemli bir fonksiyonu vardır. Hicret eden insanlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla münasebete geçebilir, önemli açılımlara vesile olabilirler. Nitekim Kur’ân’ın konuyla ilgili emirlerini çok iyi anlayan sahabe-i kiram, atın, katırın, devenin sırtında uzak diyarlara göç etmiş ve gittikleri yerlerde mübarek dinlerini, değerli kültürlerini, dinî düşüncelerini bayraklaştırmak için âdeta yarış yapmışlardır. Onlardan sonra nice hak dostları, nice mürşitler çadırlarını bineklerinin üzerine yüklemiş, farklı diyarları gezmiş ve gittikleri yerlerde irşat vazifelerini eda etmişlerdir. Aylarca sürecek meşakkatli yolculuklar, yolculukta karşılaşacakları tehlikeler onları ruhlarının ilhamlarını, yüce değerlerini başkalarına ulaştırmaktan alıkoymamıştır. Onların bu ceht ve gayretleri sayesindedir ki Müslümanlık kısa bir zaman dilimi içinde geniş coğrafyalara yayılmıştır.
Ne sahabe-i kiram ne de onların yolundan giden hak dostları hiç durmamış, hep hareket halinde olmuşlar. Çünkü bilmiş ve inanmışlar ki, -tıpkı merkezkaç kuvvetiyle düşmekten kurtulan nesneler gibi- düşmeyip ayakta kalmaları, hareket etmelerine bağlıdır; durdukları zaman düşerler, dökülürler; dökülürlerse ayaklar altında kalır, ezilirler. Tıpkı günümüzde İslâm dünyasının hal-i pür-melâli gibi. Dökülmemek için hareket etmek gerekir.
Günümüzün karasevdalıları da aynı duygu ve düşüncelerle dünyanın farklı ülkelerine açıldılar. Gittikleri yerlere kendi değerlerini, kendi kültürlerini götürdükleri gibi, oralarda da karşılaştıklarından alacaklarını aldı, kültürlerini daha bir zenginleştirdiler. Çok önemli oluşumlara, açılımlara vesile oldular. Gittikleri ülkelerde hüsnükabullerle karşılandılar. Farklı farklı anlayıştan insanlarla görüşüp kaynaştılar. Dostluk köprüleri kurdular. Bütün bunlara “ihtiyarî hicret” diyebiliriz.
Hasetçi Zalimler
Maalesef hizmet erlerinin dünyanın dört bir yanına açılmasını, yaptıkları faaliyet ve projelerin alkış ve takdirle karşılanmasını çekemeyen “hasût”lar oldu. Arapçada mübalağa manası ifade eden bu kelimeyi özellikle kullanıyorum. Çünkü onlara hâsit (hasetçi) demek hafif kalır. İşte bu hasûtlar ki böyle bir açılımı kösteklemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, hâlâ da yapıyorlar. Hizmet gönüllülerinin kendi kültür değerlerini, kendi dillerini öğretmeleri, içinde yaşadıkları toplumlarla kaynaşmaları, başarılı bir entegrasyon sergilemeleri onları rahatsız etti. Dünya kadar paralar dökerek, yalan ve iftiralar atarak, sahip oldukları bütün kozları kullanarak, yapılan güzel işleri engellemeye çalıştılar. Olmadık itham ve iftiralarla hizmet gönüllülerini karaladı, onlara akla hayale gelmedik zulüm ve işkenceler ettiler. Dinî değerlerin bayraklaştırılması, millî mefkûrenin intişarı şeytandan ve onun çağdaş takipçilerinden başka kimi niye rahatsız eder ki!
Bu hasût zalimlerin yapıp ettiklerine bakınca, lisan-ı halleriyle hizmet erlerine sanki şöyle diyorlar: Siz niye burslarınızla talebeye sahip çıktınız? Dünya çapında kurban organizasyonları yaparak niçin çok farklı açılımlara vesile oldunuz? Dünyanın dört bir bucağında açtığınız eğitim müesseseleriyle neden cehalete karşı savaş açtınız? Neden Türkçe olimpiyatları yaparak bütün ülkenin ilgisini üzerinize çektiniz? Neden, neden… Kısaca neden bizim yapmadığımız şeyleri yaparak bizdeki haset duygusunu tetiklediniz ve bizleri hainliğe sevk ettiniz? Ne güzel gül gibi geçinip gidiyorduk. Oysa ki sizin yaptığınız şeyler, bizim yaptıklarımızı gölgede bıraktı ve ezildik. Bu yüzden bunu bir onur meselesi yaptık. Bize yaptığınız bu “kötülüğün” karşılığı olarak da size aman vermeyecek, cadı avıyla hepinizi tek tek ezeceğiz…
Evet, duyguları düşünceleri bu oldu ve neticede burs vermeyi, kurban toplamayı, muhtaçlara yardım eli uzatmayı “suç” sayarak büyük bir cadı avı başlattılar. Yüzlerce, binlerce hizmet müessesesi kapattılar. Hizmetle şöyle böyle alakası olan insanları mercek altına aldılar, fişlediler, sonrasında da yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ülke insanına en büyük hizmetleri yapmış olan hizmet müesseselerinin kapısına kilit vurdular. Binlerce masum insanı hapislere doldurdular, temel vatandaşlık haklarından mahrum bıraktılar. Onların itibarlarıyla oynadılar. Allah da hizmet insanlarına cebrî hicret yolunu açtı ve onları bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına dağıttı.
Cebrî Hicret
Allah yolunda yapılan hayırlı faaliyetleri engellemeye çalışanların yaptıkları şeylerin büyük bir zulüm ve fesat olduğunda şüphe yok. Fakat meselenin bir de kadere bakan yönü var. Burada kendimizi muhasebeye çekerek şöyle diyebiliriz: İhtimal ki bizler ihtiyarî hicreti iyi değerlendiremedik veya açılımın tam hakkını veremedik ki Allah bir kere de zalimlerin eliyle bizleri hicret etmeye mecbur bıraktı ve âdeta şöyle dedi: “Ben sizi, kendi ülkenizde bir kısım zalimleri başınıza musallat etmek suretiyle cebrî olarak hicrete zorlayacağım.” Evet, öncekine ihtiyarî hicret dememize mukabil buna da cebrî hicret diyebiliriz.
Allah (celle celâluhu) cebrî hicretle size öyle bir yol açtı, sizi bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına öyle bir saçtı ki, inşallah bu tohumlar yakın bir gelecekte meyve verecektir. Yurt dışına açılan öğretmenler, esnaflar, farklı meslek gruplarına mensup adanmış gönüller Allah’ın izni ve inayetiyle kısa zamanda gittikleri yerlere entegre olacak.. bir kısmı oralarda yatırımlar yapacak, yapılan hizmetlerin finansörlüğünü üstlenecek.. diğer bir kısmı ise yeni yeni hizmet alanları açacak, hizmetlerini dünyanın her yanına taşıyacaklardır. Bundan hiç şüpheniz olmasın, bu konuda vaad-i ilâhî vardır. Cenab-ı Hak, farklı âyet-i kerimelerde hicrete terettüp edecek dünyevî-uhrevî mükafatlar üzerinde durmuş, mü’minleri hicrete sevk ve teşvik etmiştir.
Meselâ bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.” (Nisâ sûresi, 4/100) Ayet âdeta bizlere şöyle diyor: Hicret ederseniz, gittiğiniz yerlerde ne imkânlar ne imkânlar bulursunuz. Ne genişliklere, nice bol imkânlara kavuşursunuz. Demek ki semavî tohumları bütün bir yeryüzü sathına saçmak ve böylece onların başağa yürümesini, ağaç haline gelmesini, meyve vermesini sağlamak için dünyaya saçılıp göç eden insanları Cenab-ı Hak gittikleri yerlerde başıboş bırakmayacak, onları hiç ummadıkları yerlerden rızıklandıracak, ilâhî ikramlarıyla sevindirecektir.
Rabbimiz bizleri cebrî olarak âfâk-ı âleme dağıtmışsa bundan bir muradı vardır. Bize düşen, bunun hikmetlerini anlamaya çalışmak ve hicretimizin hakkını vermektir. Açacağımız farklı müesseselerle, yapacağımız faaliyet ve aktivitelerle yeni insanlara ulaşmak, onların sinesine ruhumuzun ilhamlarını boşaltmaktır. Gittiğimiz yerlerde ruh ve mana bayrağımızı dalgalandırmaktır. Ruh-u revan-ı Muhammedî’nin oralarda şehbal açmasını sağlamaktır. Bir dünya toplumu hâline gelerek almamız gerekli olan yeri almaktır. Bir yönüyle dünyevîleşmektir; dünyaya inhimak etme anlamında bir dünyevîleşme değil, dünyayı tanıma, dünyada insanlığın kaderiyle ilgili söz söyleyebilme manasında bir dünyevîleşme…
Âyet-i kerimenin devamında şöyle buyruluyor: وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا “Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı haketmiştir ve mükâfatını verme Allah’a aittir. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” Günümüzde de örneklerini gördüğümüz üzere, yurdundan yuvasından hicret niyetiyle çıkıp da hedefledikleri yere varamadan yolda vefat edenlerin de Cenab-ı Hak niyet ve hedeflerine göre mükâfatını vereceğini vaad ediyor.
Muhacirleri bekleyen mükâfatların beyan edildiği diğer bir âyet-i kerime de şöyle der: وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِى ٱللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ ٱلْاخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ “Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştirir, onlara, karşılaşacakları güzellikler hazırlarız. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Ah bir bilseler!” (Nahl sûresi, 16/41) Âyet-i kerime, maruz kaldıkları baskı, zulüm ve işkencelerden ötürü kendi ülkelerinde yaşama imkânları kalmayan, bu sebeple çözümü hicrette bulan mü’minlerin durumunu anlatıyor ve onları bekleyen dünyevî uhrevî nimetleri müjdeliyor. Cenab-ı Hak gittikleri ülkelerde onlara hiç ummayacakları nimet ve ihsanlar lütfedecektir. Onların ahirette elde edecekleri mükafat ise dünyevî mükafatlarının çok çok üstünde, tahayyüllere sığmayacak ölçüde olacaktır.
Hicret ve Cihad
Bir diğer âyet-i kerimede ise hicretten sonra cihad etme ve sabretme üzerinde durulur: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَٰهَدُواْ وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıklarından dolayı hicret eden, sonra da mücahede edip sabredenlere mağfiret ve merhametiyle muamelede bulunacaktır, O Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Nahl sûresi, 16/110) Hem bu ayette hem de yukarıda geçen ayette fitneye, belâya, zulme uğradıktan sonra yurtlarını terk eden babayiğitler üzerinde duruluyor. Başkaları onların gidişine ne isim takarsa taksın, ister kaçtı desinler, ister başka bir şey; Kur’ân buna hicret diyor ve hicret edenleri bekleyen mükâfatlar üzerinde duruyor.
Bu âyet-i kerimede dikkat çeken diğer bir nokta, hicretten hemen sonra cihadın gelmesidir. Hicret ettiler, sonra cihad ettiler, buyruluyor. Hicret ve cihad kelimeleri arasında, “sonra” manasına gelen “sümme” edatı geliyor. Yani onlar hicret ettikten sonra gittikleri yerde öncelikle kendilerine sağlam bir zemin oluşturdular, böyle bir zemin oluşturma adına gerekenleri yaptılar arkasından da i’la-i kelimetullah adına bir mücahedeye başladılar. Yani kendilerini, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmeye başladılar. Cihada getirdiğimiz tanımla ifade edecek olursak, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin O’nunla buluşmasını sağlama adına stratejiler oluşturdular. Cihaddan sonra da sabır üzerinde duruluyor. Zira yapılan bu iş, azim ve kararlılık isteyen zor bir iştir. İnsan bu yolda pek çok zorluklarla, mihnet ve meşakkatlerle karşılaşabilir. Bütün bunların üstesinden ancak sabırla gelinebilir.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem), hicrete asıl değer kazandıracak şeyin niyet olduğunu ifade eder: “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Resûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” (Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; Müslim, imâret 155) Demek hicreti kıymetler üstü kıymetlere ulaştıracak olan şey, insanın niyetidir, hedefidir, mülahaza derinliğidir. Âyetin beyanına göre hicret âdeta cihadla birlikte tamama eriyor. İşte Sahabenin hicreti böyledir.
Evet, tazyik gördüğü, fitneye maruz kaldığı, kırk haramiler tarafından malına mülküne el konulduğu için ülkesini terk eden, daüssıla baskısına göğüs gererek başka diyarlarda yaşamak zorunda kalan bir insan, çektiği bütün bu sıkıntıların sevabını alacağı gibi; gittiği yerde ulvi değerlerini güzel temsil ederek, karşılaştığı insanları ruhunun ilhamlarıyla tanıştırarak, Allah’ın ahsen-i takvime mazhar insan olarak yarattığı kullarını gerçek insanlığa yükseltmeye çalışarak ayrı bir kazanım daha elde edebilir. Büyük kazanımları olan böyle bir yola giren kimse ne baskılardan şikâyet etmeli ne uğradığı zulümlerden ne de kendisine duyulan haset ve çekememezlikten. Bizim her zaman vird-i zebanımız şu olmalı: Allah’ım, bizi sırat-ı müstakimden ayırma, orada sabit kadem eyle! Dinimize diyanetimize, yüce mefkûremize hizmet etmeye bizi muvaffak eyle! İster ihtiyarî isterse cebrî olsun, şayet bizlere hicret nasip etmişsen, oralarda en verimli şekilde hizmet edebilmeyi lütfeyle!
Hicrette Süreklilik
İnsanların uzun süre bir yerde kalması, birbirleriyle yüzgöz olmaları, bir süre sonra bir kısım rahatsızlıkları beraberinde getirebilir. Manevi beslenmelerini devam ettirseler ve sürekli şarj olsalar da uhuvveti zedeleyen bir kısım arızalar ortaya çıkabilir. Birbirimizin bazı yönlerine takılabiliriz. Birbirimizle uğraşmaya başlayabiliriz. İçten içe bir kısım fitneler kaynayabilir. Bunlar olmasa bile ülfet ve ünsiyetin kurbanı olabiliriz. Renk atabiliriz. Canlılık ve dinamizmimizi kaybedebiliriz. Yaptığımız hizmetler artık bizi tatmin etmez hale gelebilir. Veya sizi dinleyen insanlarda sesinize, sözünüze karşı bir bıkkınlık hâsıl olabilir. Bu sebeple hicretin, hareketin, açılımın hiç durmaması gereklidir. Hizmet erleri sürekli dünyanın farklı yerlerine açılmalı, yeni insanlarla tanışmalı, yeni hizmet alanları keşfetmelidirler.
Şayet hicrette bir hız kesme olursa veya arzu edildiği seviyede bir inkişaf yaşanmazsa, açılmalarda duraklama olursa insanlar bir süre sonra birbirleriyle uğraşmaya, birbirlerine düşmeye başlayabilirler. En müstesna insanlar arasında bile çok küçük meselelerin güftugûyu yapılabilir. Tarihte bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Şayet bu tür olumsuzluklardan kurtulmak, kavga ve çatışmalardan azade kalmak istiyorsanız, bunun yegane çaresi, harekete ara vermemek, Allah için hicret etmektir. Hicretten sonra da gidilen yerlerde Cenab-ı Hakk’ın rızasını tahsil istikametinde soluk soluğa koşmaktır.
Bizler, mesleğimiz itibarıyla kendimizi hiçbir yerde yerinden sökülmez bir kaya gibi görmemeli, bir yerde daimi kalacak şekilde kendimize yer hazırlamamalıyız. Hep seyyar olmalı, hep hareket halinde bulunmalı, Allah yolunun yolcuları olarak yolculuktan dûr olmamalı ve her zaman yolun hakkını verme hususunda azim ve kararlılık içinde olmalıyız.
***
Not: Bu yazı, 6 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.
Kulun Allah’a En Yakın Olduğu An
Soru: Fetih sûresinde yer alan, سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ “Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (48/29) âyet-i kerimesinin müminlere verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Hadislerde de buna benzer bazı ifadelere rastlarız. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada bazı amellerin âhirette nasıl karşımıza çıkacağını haber verir. Bir hadislerinde bütün ümmetlerin bir araya toplandığı mahşer günü kendi ümmetini, nurlanmış, parlamış olan abdest uzuvlarından tanıyacağını beyan buyurur. Bu dünyada alınan abdest, âhirette çok farklı bir keyfiyette tezahür edecektir. Günde birkaç defa aldıkları abdest sebebiyle Ümmet-i Muhammed’in uzuvları güzelleşecek, göz alıcı bir keyfiyete ulaşacaktır. Demek ki abdest, ümmet-i Muhammed için bir alamet-i fârika (ayırıcı vasıf) olacak, onları diğer ümmetlerden ayıracak, nuraniyet kesbetmelerine vesile olacaktır. Fakat bizler yine de tam olarak işin hakikat ve keyfiyetini bilemiyoruz. Onu ahirette göreceğiz.
Konu ile ilgili olarak Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı da çok güzeldir. Ona göre bu dünyada şükür hisleri ile ve meşru dairede yenilen meyvelerin neticesi yine Cennet’e layık tarzda lezzetli yiyecekler ve meyveler olacaktır. Burada bir meyve yedikten sonra söylenen “elhamdülillah” kelimesi, orada Cennet meyvesi olarak takdim edilecektir. Yani burada bir meyve yenir ama orada mahiyeti bizce meçhul elhamdülillah yenir. Bu durumda önemli olan, o nimet içinde ilahî nimetleri ve Rahmanî iltifatı görüp manevi bir şükür duygusu yaşamaktır. (Bediüzzaman, Sözler, 32. Söz).
Evet, dünyada yaptığımız her amel, her fiil, âhirette kendine mahsus özellikleriyle temessül edip karşımıza çıkacaktır. Burada çektiğimiz sıkıntılar, ötede ferah-feza bir hayat yaşamamıza vesile olacaktır. Yaptığımız salih amellerin bazıları Cennet köşkü olarak, bazıları Cennet ırmağı olarak verilecektir. Üstelik Cennetteki köşkler, villalar, ırmaklar, meyveler dünyadakiler ile kıyaslanamayacak kadar farklı ve güzel olacaktır. Bu açıdan cennet meyvelerinden yendiğinde, cennet ırmaklarından içildiğinde alınacak lezzetin tarifi mümkün değildir.
Şunu da ifade etmek gerekir ki Cennetteki ‘biz’le dünyadaki ‘biz’ aynı olmayacaktır. Orada karşılaşacağımız nimetler de dünyadakilerden farklı bir mahiyette olacaktır. Yani icmalî olarak dünyadaki amellerin kendilerine mahsus uhrevî temessülleri olacağını söylesek de âhiret âlemine ait detayları bilemiyoruz. Dolayısıyla bu konuda kesin hükümlere varmamız doğru olmaz. İhtiyatlı olan yol, bunları Allah’ın ilmine havale etmektir.
Buradan hareketle soruda geçen âyet-i kerimeye bakacak olursak en başta şunu söyleyebiliriz: Allah Teâlâ’nın huzurunda secde eden alınlar, secdeye giden yüzler âhiret âleminde farklı bir keyfiyet kazanacak, belki parıl parıl parlayacaktır. Bu gökçek yüzlüleri gören kimseler onların hâllerine imrenecektir. Nitekim âyet-i kerimelerde; “O gün bazı yüzler ağaracak…” (Âl-i İmrân, 3/106); “O gün bir kısım yüzler ışıl ışıldır.” (Kıyâme sûresi, 75/22) buyurulmuş ve o cennetlikler tebşir edilmiştir.
Bazı müfessirler, “Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih sûresi, 48/29) âyetinin anlamını bu dünya açısından ele almış, secde eden yüzlerin bu dünyada da tanınıp bilineceğini ifade etmişlerdir. Gerçekten namaz kılan mü’minlerin simalarında imrendiren bir aydınlık, bir parlaklık olabilir. Yaptıkları secdeler, bilemeyeceğimiz şekilde yüzlerine aksedebilir. Rabbü’l-âlemîn’in karşısında el pençe divan durup namaz kılan kimseler başkaları üzerinde farklı bir tesir uyarabilir. Dolayısıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlayabilir.
Esasen bir insanın yüzü, onun gerçek karakteriyle tanınması adına çok önemli ipuçları verir. Siretin surete yansıması da bu açıdan ele alınabilir. Hakikaten bir insanın ahlaklı, dürüst ya da güvenilmez olup olmadığını yüzünden okumak mümkündür. Nitekim bu sebeple ‘ilmü’l-kıyafe’ adında bir ilim dalı oluşmuştur. Bu ilimle meşgul olan kimseler, insanın fizyolojik ve anatomik yapısından hareketle onun karakterine dair bir kısım manalar çıkarmaya çalışmış ve özellikle yüzle alâkalı önemli tespitlerde bulunmuşlardır. Gerçi sübjektif olmalarından dolayı bu tespitler mutlak doğruymuş gibi ele alınıp insanlara tatbik edilmemelidir. Fakat ehl-i kalb zatlar tarafından yapılan bu tespitler tamamen de görmezlikten gelinemez. Mesela onların yüz hakkındaki mülahazaları gerçekten üzerinde durmaya değer. Zira yüz, insanın ayinesi ve bir bakıma vitrini gibidir. Aynı zamanda o, insanın en önemli ve en kıymetli uzvudur. Orada rahmaniyet, rahmaniyet içinde rahimiyet tecelli eder. İnsanda tecelli eden “ahsen-i takvim”i en güzel aksettiren de yine insanın simasıdır. Yüz âdeta insanın mahiyetini aksettirir. Fakat bizler henüz onun manasını hakkıyla keşfetmiş sayılmayız.
Bazıları, âyet-i kerimeyi zahirî ve lafzî anlamıyla ele alarak, burada, çok secde etmekten ötürü alnında iz oluşan kimselerin methedildiğini zannetmişlerdir. Âyetin müjdesine nail olabilmek için de alınlarında secde izi oluşması gerektiğini düşünmüş ve bunu sağlama adına uzun süre sert zeminlerde secde etmeyi tercih etmişlerdir. Çok namaz kılan, çok secde edenlerin alnında gayriiradi olarak iz oluşabilir. Fakat alında iz oluşturmak için sunî ve tekellüflü yollara girmek doğru değildir. İnsan bu konuda kendini zorlamamalı, bir iz arayışı içinde olmamalıdır. Alında oluşacak böyle bir iz, insanı gurur ve kibre de düşürebilir. Nefis çok ayyardır, çok aldatıcıdır, baştan çıkarıcıdır. Secde izini de caka ve gösteriş mevzuu yapabilir. Bununla başkalarına çok namaz kılıyor olduğunu hissettirmeye çalışabilir. Daha sonra aleyhimize olabilecek bir duruma karşı daha baştan tedbir almak en güzelidir. Bu konuda nefse malzeme ve koz vermemek gerekir. Yoksa -Allah muhafaza- bir an boşluğumuzdan yararlanıp bizi bununla vurabilir. Gurur, ucb, fahr, kendini ifade etme, üstün görünme gibi iç problemleri ve türlü türlü zaafları olan ve bu sebeple her an devrilmeye meyyal bulunan insanoğlunun bu gibi konularda çok dikkatli, çok ihtiyatlı hareket etmesi gerekir. Bu açıdan bir taraftan çok namaz kılmalı, çok secde etmeliyiz; diğer yandan gerekirse biraz yumuşak yerlerde secde ederek alında secde izinin çıkmasına engel olmalıyız.
Asıl marifet, insanın çok ibadet etmesi, ama bunu belli etmemesidir. Bu durum bütün ibadetler için geçerlidir: Mümin çok oruç tutmalı ama çok oruç tuttuğunu göstermeye çalışmamalı, çok tasaddukta bulunmalı ama bunu kimseye hissettirmemeli, çok namaz kılmalı ama bu, Rabbiyle arasında kalmalıdır. Hatta mümkünse bunları gizlemelidir. İnsanın yaptığı ibadetleri göstermeye çalışması, bunu da büyük bir şey olarak takdim etmesi Allah’a karşı saygısızlıktır. Zira biz O’na ne kadar çok ibadet edersek edelim, kulluğun hakkını verdiğimizi iddia edemeyiz. O zaman neyi gözümüzde çok görüyor, başkalarına çok gösteriyoruz ki! Ayrıca yaptığımız ibadetleri Allah’ın görmesini ve bilmesini yeterli bulmuyor muyuz ki başkalarına da gösteriyor, duyuruyoruz.
Âyette zikredilen secde izi meselesine de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Burada asıl vurgulanan husus, secde ede ede alında siyahımsı veya kahverengi bir rengin belirmesi veya bir nasırın oluşması değildir. Allah kıldığımız namazları, yaptığımız secdeleri gördükten ve bildikten sonra alnımızda iz oluşsa ne olur, oluşmasa ne olur. Madem O bizim her hâlimize nigâhban, niye O’nun bilmesiyle, görmesiyle iktifa etmiyoruz. Başkalarının bilmesine, görmesine ihtiyaç duyma, Allah’ın görüp bilmesini yeterli bulmama demektir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i kerimede, “Hesap görücü olarak Allah yeter.”, “Şahit olarak Allah yeter.”, “Bilen olarak Allah yeter.”, “Vekil olarak Allah yeter.” buyuruyor. Bir taraftan Allah’ın her şeye yettiğine inanacağız, beri tarafta bir kısım emarelerle, izlerle, çizgilerle, tavır ve davranışlarla, öksürmelerle vs. kendimizi ifade edecek, kendimizi anlatacağız. Bu büyük bir çelişki değil midir?
Esasında âyet-i kerimeden anlaşılması gereken öncelikli mana, secdenin Allah katında ifade ettiği değerdir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de kulun Cenab-ı Hakk’a en yakın olduğu ânın secde ânı olduğunu beyan eder ve orada Allah’a çokça dua edilmesini tavsiye buyurur. Zira secde sayesinde insan, mahiyetinde mevcut bulunan kibir ve büyüklenmeye karşı çıkmaktadır. Böylece asıl büyüğün Allah olduğunu kavramış, O’nun karşısında kendi küçüklüğünü kabul ve ilan etmiş olur. İnsan, Allah karşısında yere kapandığı, ayaklarını bastığı yere başını koyduğu, tevazu ve mahviyetini gösterdiği ölçüde değerler üstü değer kazanır. Secdeyle insan, Ulular Ulusu Sonsuz karşısında ‘sıfır’ olduğunu ifade eder ve nefsini terbiye eder. Secde, ona acziyetini ve Allah karşısındaki konumunu hatırlatır.
***
Not: Bu yazı, 8 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.
Yitik Cennetimiz: Kulluk Şuuru
Bugünün mü’minlerinin en büyük problemlerinden biri; tekrar edip durdukları güzel düşünceleri, güzel sözleri bir türlü tabiatlarına mâl edememeleri, amellerinde ihlas ve ihsan ufkunu yakalayamamalarıdır. Bir türlü taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana erişemiyoruz. Dolayısıyla da Allah’la derin bir münasebete geçemiyor, bir peygamber âşığı olamıyor, dinin emirlerine gönülden teslim olamıyoruz. Allah’ı andığımızda tüylerimiz ürpermiyor, gözlerimiz yaşarmıyor. Çoğu zaman, bir annenin, yolunu gözlediği ciğerparesine duyduğu özlem ölçüsünde bir duygu yoğunluğu yaşamıyoruz.
İnsan, işin başında Allah’la böyle derin bir münasebet kuramayabilir, bu denli şuur sahibi olamayabilir. Ama en azından böyle bir duyuşa, böyle bir sezişe talip olmalıdır. Hedeflerini çok iyi belirlemeli, talepte dağınıklığa düşmemelidir. Talepte dağınıklığa düşen ve tevhid-i kıble yapamayanlar katiyen O’na ulaşamazlar.
Keşke şekerin çayın içinde eriyip gitmesi gibi, biz de enaniyetlerimizi büyük bir havuzun içinde eritip yok edebilseydik. Tasavvuftaki ifadesiyle; ‘ene’den (ben’den) sıyrılarak ‘nahnü’ (biz) limanında ârâm eyleyebilseydik; arkasından ‘nahnü’yü de aşarak ‘hüve’ (O) ufkuna yükselebilseydik ve böylece benlik ve enaniyet itibarıyla bütün bütün yok olabilseydik! İşte o zaman çok farklı bir ufka ulaşırdık, tüm varlığı bir yâr-ı vefadar (vefalı bir dost) olarak görür ve Niyazi Mısrî gibi şöyle derdik:
Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyâr kalmadı.
Çok iyi bilinmelidir ki, nefis ve ene’miz hakikate perde olduğu, yani “ben, ben…” demeye devam ettiğimiz sürece Allah’a kavuşamayız. Bir Hak eri bu durumu ne güzel anlatır:
Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana. (Gavsî)
Bu açıdan dualarımızda Rabbimize hep şöyle yalvarmalıyız: “Senin Sen olarak tecelli etmen, benim ben olarak yokluğuma bağlıdır. Beni bana mahkûm etmek suretiyle beni Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!”
Her şeye kâmet-i kıymeti kadar değer vermeliyiz. Beşer olmanın gereği olarak yaptığımız birtakım şeyler vardır. Allah’ın bize lütfettiği nimetlerden meşru dairede istifade ederiz. Bunu yaparken, nefsimizin, ailemizin ve sosyal çevremizin haklarına riayet etmeye çalışmalıyız. Bunların sınırlarını da zaruretlerle, ihtiyaçlarla çizmeliyiz. Allah’ı tanıma, bilme, sevme ve O’na kullukta bulunmaya ise sınır koymamalıyız. Bu hususta mülahazalarımız hep zirvede olmalıdır. Sürekli helminmezîd (Daha yok mu?) diyerek zirveleri kollamalıyız. Rabbimizi tanıma konusunda öyle istekli olmalıyız ki, ellerimizi kaldırıp sürekli, “Allah’ım ne olur, tıpkı mübarek kulların enbiya-i izama duyurduğun gibi, Zât-ı Bahtına, ulûhiyet ve rububiyetine, şuûnât ve itibaratına, esmâ-yı sübhaniye ve sıfat-ı kudsiyene müteallik ne varsa bana da duyur!” demeliyiz. Bunu yaparken aynı zamanda Allah’tan, hiçliğimizi, O’nun karşısında ‘sıfır’ olduğumuzu bize duyurmasını da talep etmeliyiz ki ucb ve fahre düşmeyelim. Bir taraftan A’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta (en yüksek derecelere) talip olmalı; diğer yandan Allah’ın inayeti olmadan ayakta duramayacağımızın bilinciyle hareket etmeliyiz.
Kullukta ne kadar derinleşirsek derinleşelim kulluğun hakkını veremediğimizi/veremeyeceğimizi idrak etmeli, ibadetle en içli dışlı olduğumuz anlarda bile içimizden gele gele, tüm kalbimizle inanarak “Sana hakkıyla ibadet edemedim ey Mâbud!” demeli, her tür iddiadan uzak durmalı, büyük payeler arayışına girmemeli, O’na kulluğu en yüce paye görmeliyiz. İnsanlar içinde bir insan olma düşüncesine sımsıkı bağlı kalmalı; velilik, gavslık, kutupluk ve mehdilik gibi makamların peşinden koşmamalıyız. Şunu bilmeliyiz ki; asıl marifet; bir yandan ubudiyet semalarında pervaz ederken diğer yandan tevazu, mahviyet ve hacalet içinde hayatı sürdürebilmektir.
Bu tavır; insan açısından bir çelişki olmadığı gibi, aşağılık kompleksi de değildir. Bilakis mukteza-yı hâle mutabık davranmanın tabiî bir sonucudur. Rabbülâlemîn karşısında takınılması gereken kulluk tavrı budur. Ama aynı duyguya, insanlar karşısında, hususiyle müstebit (zorba) ve mütekebbirler karşısında kapılırsanız, işte o zaman bunun adı aşağılık kompleksi olur, bununla kendinizi alçaltmış olursunuz.
Allah Teâlâ karşısında göstereceğiniz tevazu ve mahviyet sizi yükselttikçe yükseltir. Sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki, Allah’ın mükerrem kulları olan melekleri bile geride bırakırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), kulluğuyla Mirac’a yükselmiş; Allah karşısındaki tevazuuyla meleklerin önüne geçmiş, Cebrail’i de Mikail’i de geride bırakmıştır. Öyle ki, bir hadislerinde tahdis-i nimet olarak bu iki büyük meleği gökteki iki veziri olarak zikretmiştir. (Tirmizî, menâkıb 17) Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şefaat hadisinde olduğu gibi, Allah nezdindeki konum ve mevkiini zikrettiği yerlerde, “lâ fahra” (övünmek için değil) demeyi ihmal etmemiştir. Her zaman bunu kelâm-ı lafzî ile açıktan söylemese de, O’nun sinesi her zaman “lâ fahra” mülahazasıyla çarpmıştır.
Bu konuda, Cenab-ı Hak nezdinde kıymetleri büyük olan zatların, mukarrebînin (Allah’a en yakın hak dostları) tavırları da bizim için örnek teşkil eder. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında onların gözleri hep zirvelerde olmuş; bu yolda nefisleriyle çetin bir hesaplaşmaya girmişlerdir. Sahip oldukları her şeyi Allah’tan bilmiş, muvaffakiyetlerinde kendilerine pay çıkarmamış, kimseye karşı üstünlük mülahazasına girmemişlerdir.
Kur’ân’ın ifadesiyle, başlangıcı itibarıyla hakir bir damla sudan yaratılan ve akıbeti itibarıyla da çürümüş kemiklere dönüşecek insan neyin iddiasındadır ki! Sahip olduğumuz her şey O’ndan gelmiyor mu? O’na ne ölçüde kulluk edersek edelim ne kadar yükseklere çıkarsak çıkalım, bu katiyen vazifemizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Sahip olduğumuz nimetlere gerektiği ölçüde şükretmeye de O’nu hakkıyla tanımaya da O’na hakkıyla kullukta bulunmaya da gücümüz yetmez. İşte gerçek kulluğa ulaşmanın yolu da zaten bu acziyetimizin farkına varabilmekten geçer. Bunun farkına vardığımız an, kulluğumuzu da taçlandırmış oluruz.
Pek çoğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur. Onu mutlaka bulmaya çalışmalıyız. Bir kere daha marifetle, muhabbetullahla, iştiyak-ı ilâhî ile kanatlanmalı, hep yükseldikçe yükselmeli, bunların dışındaki her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz. Kalblerimizin Allah’la ve Resûl-i Ekrem’le (sallallahu aleyhi ve sellem) irtibatı güçlü değilse, ağzımızdan dökülen bütün sözler birer iddiadan ibaret kalır. Her şey olabiliriz ama kendimizi hiçbir şey görmeliyiz. Esasen şu anda pusulasız bir şekilde yol yürüyen, ne yaptıklarının farkında olmayan, yarı canlı bir topluluk hâline gelen Müslümanların yeniden dirilişi de buna bağlıdır.
***
Not: Bu yazı, 5 Nisan 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.
Kenetlenme
Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde iman ve Kur’ân hizmetine gönül verenlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin “tefânî sırrına” dayanması üzerinde ısrarla durur. O, tefânîyi, birbirinde fâni olmak; kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve güzellikleriyle fikren yaşamaktır şeklinde tarif eder. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 204) Biraz daha açacak olursak tefânî, birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varma, kardeşlerimizin mazhar olduğu muvaffakiyetlere sevinme, yeri geldiğinde onları kendimize tercih edebilme demektir. Hiç şüphesiz böyle bir ufuk, İslâm’ın emrettiği din kardeşliğinin oldukça ileri bir seviyesini teşkil eder. Böyle bir ruhla hareket eden kimseler birbirlerine sımsıkı kenetlenerek aralarında tam bir birlik oluşturacaktır. Birbirinde fani olan kardeşler bir kubbeyi oluşturan taşlar gibi baş başa verecek, kenetlenecek ve birbirlerini düşmekten koruyacaklardır.
Kur’ân-ı Kerim, bu kenetlenme meselesini nazarlarımıza şöyle verir: اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ “Allah, O’nun yolunda, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde savaşanları, mücadele verenleri sever.” (Saff sûresi, 61/4)
Sahîheyn’de (Buhârî-Müslim) geçen bir hadislerinde de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu manayı şöyle ifade eder: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كالْبُنْيانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Mü’minin diğer mü’minlerle münasebeti, bir binanın taşlarının münasebetine benzer; birbirlerine destek verirler.” (Buhârî, salât 88; mezâlim 5; Müslim, birr 65)
Evet, böyle güçlü bir kenetlenmeden kuvvet doğar; baş başa verip birlikte hareket eden insanlar, şahsi güç ve kuvvetlerinin çok üzerinde başarılara imza atabilirler. Buna mukabil tek başına hareket eden, başkalarına itibar etmeden kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalışan kimseler kısmen muvaffak olsalar da onların bu muvaffakiyetleri devamlı ve geniş tesirli olmayacaktır. İşte bu kabiliyetler başka kabiliyetlerle ele ele verir, sahip oldukları istidat ve kabiliyetleri, güç ve imkânları bir araya getirir ve aynı hedefe doğru hareket ederlerse nice zorlukların üstesinden gelebilir, aşılmaz zannedilen tepeleri aşabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Böyle bir kenetlenme, hem bizim kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, düşmeden, dağılmadan geleceğe yürümemizi sağlayacak hem de başkaları için bir çekim gücü oluşturacak, atmosferimizi bir cazibe merkezi hâline gelecektir. Pek çok insanın aynı duygu ve düşünce etrafında bir araya gelip birbiriyle kenetlenmesi başkalarının da dikkatini çekecek, özellikle kitle ruh hâletiyle hareket eden kimseleri kendine çekecektir.
Her şeyden önemlisi, böyle bir kenetlenme, âyetin ifadesiyle ilahî muhabbeti, o da ilâhî inayeti celbeder. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, fiten 7; Nesâî, tahrim 6) Şayet Cenâb-ı Hak yardım ve inayetini şart-ı âdi planında bizim kenetlenmemize bağlamışsa, böyle bir kenetlenmeyi sağlayamazsak o yardımdan mahrum kalınacak demektir. Ancak kenetlendiğimizde ilâhî inayet bizi kuşatır. Ayrıca O’nun inayeti altında olan insanlara kimse zarar veremez. Onlar tüm engelleme çabalarına rağmen ilâhî inayetle durmadan, duraksamadan hedeflerine doğru yürürler.
Meselenin bir başka yanı da şudur: Bazı ayetlerin işaret, bazı hadislerin de tasrih ettiği üzere ümmet-i Muhammed, hata üzerinde ittifak etmez. Dinî hükümlerin tespitinde icmanın bir delil olarak kullanılmasının önemli bir sebebi de budur. Aynı şekilde Kur’ân’ın “şûrâ”yı mü’min bir toplumun en bariz vasıflarından biri olarak ortaya koymasının arkasında da aynı temel espri yatar. Zira kafa kafaya verip belli meseleleri birlikte müzakere eden kimselerin yanılma oranları tek bir kimseye göre çok daha uzak bir ihtimaldir. Farklı fikirlerin çarpışmasından hakikat ortaya çıkar. Bazen bir kişinin fikrinden yüzlerce insan istifade eder. Heyetteki her bir insan, konuşulan mevzuya kendi birikimiyle katkıda bulunur.
Kararlarında isabet etme, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmek suretiyle cemaat şuuru kazanmış bir topluluğa Allah’ın özel bir lütfu olabilir. Yani bir araya gelip birlikte hareket edebilen insanlara Allah hususi inayet ve teveccühte bulunur, muvaffak kılar, onları dalalete ve büyük yanılgılara düşmekten korur.
Buna karşılık, münferit hareket eden kimseler çok daha fazla yanılmaya maruz kalırlar. Fertler dâhi bile olsalar bu böyledir. Çünkü insan ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun yine de ilmi ve fikri, tek kişinin ilim ve fikri olmakla sınırlıdır; bütün olayları, bütün detayları her an göremeyebilir. Üstelik fertler karar ve tercihlerinde nefislerinin, hevalarının tesirinde kalabilirler. Bu yüzden, büyük karizmaların fikirlerine, dahiyane projelere değil, itimat edeceksek bir gaye-i hayal etrafında kilitlenmiş fertlerin meşveret neticesinde ulaştığı neticelere itimat etmeliyiz.
Tefânîden, kenetlenmeden, kardeşlikten söze başlamıştık. Yapılan hizmetlerde başarıya ulaşma adına bunlar çok önemli vasıflar, çok önemli disiplinlerdir. Ne var ki böyle bir kenetlenmenin, bu seviyede samimi bir kardeşliğin meydana gelmesi de akabinde oluşan vahdet ruhunun korunması da kolay değildir, ölesiye gayret gerektirir. Bunun için fertlerin ciddi bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Dikkat edilmediği takdirde zamanla işin içine haset ve kıskançlık duyguları girebilir, enaniyetler çarpışabilir, çatışma ve ihtilaflar baş gösterebilir. Belli paye ve makamlara gözlerini diken insanlar oraya ulaşmak için görünme, bilinme ve kendini ifade etme arzusu içine girebilirler. Başarılarını nazara vermek suretiyle göz doldurmaya çalışabilirler. Ehl-i dünya arasında bu tür şeyler çok yaşandığı gibi, iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların arasında da yaşanabilir. Bunlar benim ciddi endişe ettiğim hususlardır.
Mü’min, kendi fazilet ve meziyetlerini “hafâ” türabına gömme noktasında kararlı olmalı, başkalarının yaptığı en küçük hizmetleri dahi alkışlamalı, takdir etmeyi bilmeli. İstenilen, beğenilen bir yere, koyacaksa, kendini değil başkalarını koymalı; maddi manevi makamlara sahip olma hususunda hep kardeşini kendine tercih edebilmeli.
Hasetten ve onun sebebiyet vereceği hınç, kin ve düşmanlıklardan korunma adına da kimsenin gıpta damarını tahrik etmemeli, kendi fazilet ve meziyetlerimizi öne çıkarmaya çalışmamalıyız. “Bendeniz şöyle konuşmuştum, böyle demiştim, şöyle yazmıştım, şunları yapmıştım.” gibi şeyler söylediğiniz zaman başkalarının kalblerinin derinliklerindeki kıskançlık duygularını tahrik edersiniz. Zira siz kendinizi azıcık öne çıkarınca başkaları bundan rahatsızlık duyar. Bu, insanın çok zayıf bir damarıdır. Hem kendini öne çıkarmak ister hem de başkalarının kendilerini öne çıkarmasından rahatsız olur. Siz kendinizi anlatmaya başladığınızda bundan rahatsız olmayacak, kıskançlık duygularını baskı altına alabilecek insan sayısı çok azdır.
Şu kadar var ki, insanları takdir etme, onların başarılarını nazara vererek onları alkışlama, bununla onları daha fazla hayır yapmaya teşvik etmenin yanında; Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmeme (temize çıkarmama), övgüyü kaldıramayacak kimseleri methetmek suretiyle onların sırtına, altından kalkamayacakları bir ağırlık yüklememe de temel disiplinlerimizdendir. Bir şey anlatırken mübalağaya girmeme, kimseye kamet-i kıymetinin üstünde değer atfetmeme ve bütün sözlerimizin vakaya mutabık olmasına dikkat etme de… Eğer dinimizin koyduğu bu ölçülere aykırı hareket edersek maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz.
İslâmî ahlâkın, İslâm’a göre yaşamanın en önemli dinamiklerinden olan istikamet; ifrat ve tefritten, her türlü aşırılıktan uzak durma ve her şeye gerektiği ölçüde önem atfetme demektir. İşte bu manada “sırat-ı müstakim” erbabı her şeyi yerli yerine koyar. Mübalağalardan, insanları kaldıramayacakları şekilde sena etmekten uzak durduğu gibi, yapılan güzellikleri de görür, o güzelliklere vesile olanları -yukarıda zikredilen esasları rahatsız etmeden- takdir etmesini de bilir. Zira başkalarının yapmış olduğu hayırlı hizmetlerden bahsetme, onları sena etme, minnetle anma ve duada yad etme, kadirşinaslığın bir gereğidir. Böyle bir kadirşinaslık, insanları hayır hususunda daha da cesaretlendirecek ve motive edecektir. Bunlar, hasedin önünü alma ve kardeşliği muhafaza etme adına önemli ölçülerdir.
Diyelim ki bir yerde i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan bir kardeşimiz var. Gerçekten hepimizin yüzünü güldürecek güzel işler yapıyor. Siz bir yolunu bulup onun meziyetlerini öyle bir anlatmalısınız ki o kendini anlatma ihtiyacı duymasın. Belki böyle biri, kendi yaptıklarını anlatma niyeti içindedir, hatta bunları kafasında planlamış, kurgulamıştır. Siz onun yaptıklarını öyle bir nazara verirsiniz ki ona anlatacak bir şey bırakmazsınız.
Bediüzzaman Hazretleri de ihlâs düsturlarını sayarken “kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etme” prensibi üzerinde duruyor. Evet, eğer bir meziyeti öne çıkaracak, onunla iftihar edeceksek, bu, kendi meziyetlerimiz değil, kardeşlerimizin meziyetleri olmalı. Kendimizden bahsetmek yerine kardeşlerimizden bahsetmeliyiz. Birisinin öne çıkması gerekiyorsa kendimizi değil kardeşlerimizi öne çıkarmalıyız. Böyle bir tavır hem hasedin önünü alacak hem bizi gurur ve kibirden koruyacak hem de aramızdaki birlik ruhunu perçinleyecektir.
Bunlara dikkat etmeyecek olursak hasedin, gururun, çekişme ve kavgaların önüne geçemeyiz. Aramızdaki birlik ve beraberliği muhafaza edemez, vifak ve ittifak içinde hareket edemeyiz. Bunlar da hem sevaplarımızı alır götürür hem de yaptığımız güzel işlerin yümün ve bereketini. Yürürüz, yürürüz ama yol alamayız vesselam.
***
Not: Bu yazı, 21 Haziran 2007 ve 6 Ağustos 2007 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.
Bir Kahve Bin Hatır
Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ
Kıymetli kardeşlerimiz,
Muhterem Hocamız’ın biyografisini kitap haline getiren Dr. Jon Pahl beyefendi uzun bir aradan sonra tekrar misafirimiz oldu. Çok kadim bir dostu ağırlıyor olma his ve duygusu atmosferimizi sardı.
Bizler de bu ziyaretten elde ettiğimiz görüntüleri siz kardeşlerimizle paylaşmak istedik.
Kadim Bir Dostun Ardından…
Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ
Muhterem Hocaefendi ile elli seneyi aşkın muarefesi ve yol arkadaşlığı bulunan Erdoğan Tüzün ağabey için bugün salonumuzda gıyabi cenaze namazı kılındı. Sonrasında Muhterem Hocamız kadim dostunu maziden hatıralar ile yad ettiler.
Cenab-ı Hak makamını âlî eylesin!
Kur’an’a Teveccüh ve Ondan İstifade Yolları
Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ
Soru: Kur’an’la nasıl doğru bir ilişki kurabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?
Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin Kur’ân’la nasıl bir münasebet içinde olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem vermenin yanı sıra, onun mazmun ve manasını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyor ve aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirme adına fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.
Murâd-ı İlahi’nin Keşfi
Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’an’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini bizlere vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini Yüce Kitabında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırma aşkında, içtimaî ve iktisadi hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.
Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, onların Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Hayata hayat kılınması gereken Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı sûrî bir saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbirisi yanlış değildi. Kur’ân gerçekten de kendisine karşı saygı duyulacak mukaddes en büyük kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyânıyla her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında -Kur’ân’ın ifadesiyle (Bkz. Ra’d suresi, 13/31)- dağlar yerinden oynayacaksa Kur’an’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’an’la savrulur, yer paramparça olacaksa bu da Kur’an’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.
Bununla birlikte Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa, ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilahî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân, bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilahî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhı ve aynı zamanda Kitab-ı kebir-i kâinatı, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutenâ köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Ben bunları yadırgamam. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Böyle bir hürmet eksiktir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.
Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka planına vâkıf oldular ve yürüdükleri yolu onun rehberliğinde yürüdüler. Kur’an’a gerçekten değer verme ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar âvamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvînî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’an’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak kaldı ve şeklî yanıyla ele alındı. Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birerlerimiz özellikle ihtisas alanlarımızın önümüze açtığı ufuklardan onun içine girerek yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.
Gönülden Kur’ân’a Yönelme
Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak lazım. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde fazla olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Yoksa bir kısım kelimeleri telaffuz eder sevap kazanırsınız. Fakat buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.
Kur’ân’a bakarken, onun Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla bakmalı ve tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Siz böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini açar ve size önemli hakikatler ifade eder. Eğer böyle gönülden bir yönelme olmazsa, insan -Allah muhafaza- Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz!
Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilahî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. Şayet insana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alakalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından, şualarından ve renklerinden istifade edersiniz. Eğer ona sırtınızı dönecek olursanız, size karşı kapanır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.
Her zaman söylediğimiz bir şey var: Kur’ân’ı iyi Arapça bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı -hâşâ ve kellâ- bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân -tabir caizse- kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara o da cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’an, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh ve ihtiram edilmesini bekler. Bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.
Kur’ân’ın Evrenselliği
Selef-i sâlihîn Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde “sağmış” ve ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan elde edilebilecek her şeyi elde etmişlerdir. Bir insan bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.
Ayrıca hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman, bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada duruyor. Şayet kemâl-i ihtimâmla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.
Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa, her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar. Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken, şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her dediği kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Eğer Arapça bilmiyorsa, açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmâlen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derince bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.
Kur’an Nesli
Allah’la ve varlıkla münasebetlerimizde olması gereken yerde olmak istiyorsak, hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.
Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, imkânı varsa açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa, zannediyorum avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşur, onun neresinde ne olduğunu bilir ve böylece onu vicdanlarında daha derince duyarlar.
Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân üzerine daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı bir aşk u şevk uyarmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere kurban olmaktan kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.
Müteheyyiç Fıtratlar ve Dengeli Hareket
Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ
Bazı insanlar müteheyyiç (heyecanlı, coşkulu) olurlar. Hz. Üstad da kendini müteheyyiç fıtratlar içinde görür ve bu tür fıtratların rahatının sa’y ve cidalde olduğunu ifade eder. Müteheyyiç fıtratlar, olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve meydana gelen hâdiseler karşısında derin heyecan duyarlar. Bu tiplerin tavır ve davranışları, hareket ve mimikleri çok defa başkalarına benzemez. Mesela onlar, toplumun maruz kaldığı sıkıntı ve meşakkatleri, belâ ve musibetleri derinden derine ruhlarında duyar ve âdeta bunlar karşısında hafakan geçirirler. Başkalarına nazaran hassasiyet ve duyarlılıkları çok yüksektir.
Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir. Zira bu, insan tabiatıyla ilgili bir meseledir. Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru olmayabilir. Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir, his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir. Hatta öyleleri vardır ki cihan yansa umurlarında olmaz, İslâm dünyasının cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz. Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde gamsız olan bunlara mukabil, öncekiler, havadan dahi nem kaparlar. Ağustos kuraklığında dışarı çıksalar, ıslak olarak geriye dönerler. Bütün bunlar, bir yere kadar fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.
Temkin ve Teenni ile Hareket
Müteheyyiç ruhlar, iyi mürşitlerin elinde terbiye gördüğü takdirde insanlık adına çok faydalı hizmetlere muvaffak olabilirler. Çünkü onlarda, sönmeyen, dinmeyen bir heyecan vardır. Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya bir lokomotife ihtiyaç yoktur. Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları, zaten onları, hayalini kurup mefkûre hâline getirdikleri hedeflere sevk edecektir. Gamsız ve dertsiz insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur. Ekstra gayret gerektirir. Hz. Pir, hayatını tembel tembel geçiren bu tipler için, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslamiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüç-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” der. (Bediüzzaman, Münazarat)
Hz. Pir, sürekli cedid (yeni) ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur. Kur’ân’ı semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak, ona Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak, tamamıyla Allah’a müteveccih ve adanmışlık ruhuyla inandığı meselelere sahip çıkan bir nesl-i cedid! On tane lokomotif bağlasanız bile yerinden kıpırdatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdumduymaz insanlara karşı da yukarıdaki sözleri yöneltmiştir.
Bu itibarladır ki insanın, müteheyyiç bir fıtrata ve hüşyar duygulara sahip olması çok önemlidir. Fakat bunun da kendine göre riskleri vardır. Şayet bu tür insanlar, duygularını akıl ve mantıklarıyla kontrol edemez ve şer’î disiplinlerle bir çerçeveye oturtamazlarsa çok hatalar yaparlar. Aceleci davranıp oyun bozarlar. Hislerine yenik düşüp meşru çerçevenin dışına çıkarlar. Dolayısıyla asıl önemli olan, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Hz. Bediüzzaman gibi, his ve heyecan insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda temkin ve teyakkuz insanı da olabilmektir. Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız; diğer yandan her şeyin bir vakt-i merhunu olduğunun farkında olacak, zamanın hükmüne boyun eğecek, soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi terk etmeyeceksiniz.
Bir insan, yoluna baş koyduğu mefkûresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa olsun, şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gaileler açabilir. Şayet dert ve ızdırap, basiret ve firasetle birlikte bulunmazsa insana büyük hatalar işletebilir. Müteheyyiç fıtratlar, atacakları adımlarının önünü arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, anti-demokratik çıkışlar yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler. Tarihte bunun yığınla misali vardır.
Evet, tembellik ve uyuşukluğun, durağanlık ve humûdetin ne insana ne de topluma hiçbir faydası yoktur. Bunlar kaldırılıp çöplüğe atılması gereken özelliklerdir. İnsanın ne yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılması gerekir. Samimiyet, heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir. Ne var ki doğru adımlar atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz. Bunların yanı sıra insan, mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli, yeri geldiğinde, hoşa gitmeyen bazı hâdiseleri hazmetmesini bilmeli, sinesini geniş tutmalı, planlı ve programlı hareket etmeli, belirli bir vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.
Kısacası mü’min, denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir. Yoksa İslâm’ın ve insanlığın kaderi ile alâkalı büyük meselelerde yapılacak yanlışlıklar, hukukullaha öyle bir tecavüz olur ki, ahirette onun vebalini tartacak kantar yoktur.
Vicdanı Engin Sabır Kahramanları
Eğer siz, insanla meşgul oluyor, ahlâk ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini istiyor, hak ve adalet peşinde koşuyor, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri kendinize vazife biliyorsanız, bütün bunların kolay olmadığını ve belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak zorundasınız. Vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi olan Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), cahiliye insanının elinden tutup onları evc-i kemalât-ı insaniyeye ulaştırması bile yirmi üç senesini almıştır. O, bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvinî emirlere uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir. Eğer O, her şeyi harikuladeler kuşağında götürseydi, biz kimi örnek alacaktık? O, hareket tarzıyla bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki insanlığa ulaşacağının yollarını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.
Bir parmak işaretiyle Ay’ı ikiye yaran, parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle üç yüz insanın karnını doyuran O Nebiler Serveri, Allah’tan isteseydi, -Bûsirî’nin kasidesinde dediği gibi- Allah O’nun hatırına dağları altın yapardı. Fakat Efendimiz’in vazifesi bu değildi. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil derinliğiyle birlikte götürüyordu. Yirmi üç sene boyunca içinde hiç falsosu olmayan bir hayat yaşamıştı. Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah’ın izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti. Vahşi ve bedevi bir toplumdan medeniyet muallimleri çıkarmıştı.
Bizler de günümüz dünyasında varlığını devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz. Gerçekten çözümü çok zor ve çok kompleks problemlerimiz var. Bu problemlerin çözümünün aceleci fıtratlara tahammülü yok. Bu gibilerin problemleri halletmek için ortaya koyacakları her girişim, yeni yeni problemler hasıl eder, insanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste falsolar yaşatırlar. Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların, fevkalâde geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olmaları gerekiyor. Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasınlar, mevcut imkân ve fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle, planlı bir şekilde problemlerin üstesinden gelsinler.
***
Not: Bu yazı, 15 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.
Fehmi Koru’nun “Gül” Yazısı Üzerine…
Onca zulüm, haksızlık, yalan ve iftiranın söz konusu olduğu bir dönemde, bir şahsın Pennsylvania’yı ziyaret edip etmediği, üzerinde durulacak bir mevzu değil. Fakat devletin en önemli mevkilerinde görev yapmış bir insanın demagojiye girerek geçmişini inkâr etmesi ve Hocaefendi’yi yalanlaması sebebiyle -sadece hadiseye şahit bir talebe olarak- dünkü açıklamayı yapmıştım. Heyhat, hiç beklemediğim şekilde Fehmi Koru’nun da -belki sürecin etkisiyle- unutkanlığa (!) maruz kaldığını anlamış olduk; o da bahis mevzuu olan misafirliği inkâr ve bizi tekzip etti.
Sözü daha fazla uzatmadan konuyu tarihe emanet etmek en doğrusu olsa gerek. Bununla beraber, bir hususu ifade etmeden geçemeyeceğim: Abdullah Gül geldiği zaman -kendisini mütevazı ve Anadolu kültürüyle yetişmiş bildiğimiz için- herhangi bir tekellüfe girmemiş, beraber namaz kılıp ders yapmış, yemeği ortak soframızda ikram etmiş ve sohbetimizi herkese açık salonda sürdürmüştük. Dolayısıyla, ziyaretin de o esnada konuşulanların da yaklaşık yirmi şahidi olmuştu ki, bunlardan bazıları kamuoyu tarafından da iyi tanınan insanlardı. Ziyarete dair bir fotoğraf sunamayacağım; diğer şahitlerin isimlerini de veremeyeceğim. Zaten şu andan sonra bunların hiçbir manasının da kalmadığına inanıyorum.
Allah aşkına, siz eski başbakan yardımcısını, dışişleri bakanını, hatta MİT müsteşarını göndermişsiniz. 17 Aralık’tan hemen sonra -hem de özel uçak tahsisi teklif ederek- hususi elçi yollamışsınız. Milletvekilleriniz, belediye başkanlarınız ve partililerinizden binlercesi gelip gitmiş. Türk okullarının desteklenmesiyle ilgili genelgenizin haberleri ve Hizmet hakkında takdirkâr sözlerinizin videoları hala İnternet’te mevcut. Böyleyken onca şahidi bulunan bir ziyareti yalanlamak da neyin nesi?!. Evet, başka değil, siz kendinizi inkar ediyorsunuz!..
Hâsılı, belli seviyede sayılan kimselerin bile çark ettiklerini görünce doğruluk, fazilet ve hakkaniyetin ayaklar altına alınması karşısında sıdk ve sadakate kilitlenme gayretindeki insanlara sadece ağlamak düşüyor!..
“De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter! Doğrusu O kullarının bütün hallerini bilip görmektedir.” (İsrâ, 17/96)
Osman Şimşek
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Gündeme Dair Basın Açıklaması (18 Aralık 2016)
Dünden bugüne bir kısım şer güçler, bir taraftan bazılarını tahrik edip sokaklara salarken beri taraftan da onlara karşı çıkarılabilecek başkalarını kışkırtmış, diğerlerine saldırtmış ve insanları karşı karşıya getirip vuruşturmuş; böylece kendi menfaatlerini elde etmeye çalışmışlardır.
Nitekim 27 Mayıs öncesinden başlayıp 80 darbesi ve hatta sonrasına kadar devam eden benzer provokasyonlarda benzer eller, insanları sağ sol gibi sınıflarla ikiye bölmüş, onların damarlarına basmış ve vatan evladını birbirine kırdırtmış; sonra da akan kanın üzerine kendi saltanatlarını kurmayı amaçlamışlardır.
İçinde bulunduğumuz şartlarda da aynı senaryoların sahnelenmekte olduğu, etnik ve mezhep yörüngeli çatışmalara zemin hazırlandığı ve hatta -Allah muhafaza buyursun- ülkenin bir iç savaşa sürüklendiği görülmektedir.
Her köşesi, rengi, deseni, çeşidi ve şivesiyle ülkemizi ve insanımızı seven herkesin çok dikkatli ve temkinli olması, kışkırtmalara gelmemesi ve hele “mukabele-i bilmisil” kaide-i zalimânesine girmemesi lazımdır.
Fakat maalesef, bazı devlet adamlarının, bir kısım medya aktörlerinin ve sosyal medya kalemşörlerinin pervasızca kullandığı tahrik edici dil, gerginlikleri artırmakta ve toplumsal tahrikleri kolaylaştırmaktadır.
Hâlbuki hadiselerin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve öldürerek değil, akıl, firaset ve mürüvvetle gidilmelidir.
Ayrıca, Hizmet gönüllerinin mesleğinde sokak, kavga, tahrik ve hele şiddete yer olmadığını bir kere daha hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum.
Camia’nın gönüllüleri, muarızları kendilerine hangi kabul edilemez üslup ve metotlarla muamele ederlerse etsinler, anayasal çerçeveden ve demokratik hukuk devletinin sınırlarından asla ayrılmayacaklar, hiçbir zaman gayr-i meşru yollara da tevessül etmeyeceklerdir.
Müspet hareketi şiar edinmiş olan Hizmet Camiası, ülkesini seven, dürüst ve onurlu her ferdin yaptığı/yapacağı gibi hakkını ve hukukunu -imkânlar ölçüsünde- ama mutlaka meşru dairede savunmaya devam edecek; karanlık senaristlerin oyunlarına ve kışkırtmalarına -Allah’ın izni ve inayeti ile- katiyen gelmeyecektir.
Bu vesileyle bir kere daha şehitlerimize ebedî saadet, milletimize sabr-ı cemîl ve yetkililere basiret diliyor, kanla beslenenlerin tuzaklarını başlarına geçirmesini Allah’tan niyaz ediyorum.
Son olarak, herkesi duanın gücüne de sığınmaya davet ediyorum: “Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da oyunlarını boz ve işlerini bitir.”
M. Fethullah Gülen
The Meaning of Events Related to Our Deeds
Question: What are the essential principles concerning such issues as: our sensing the connection between world events and our deeds; recognizing the connection between the troubles we face and our faults and sins; and acting in accordance with the criteria of the Qur’an and Sunnah regarding these issues?
Answer: When a believer experiences some fiascos on the path he walks, faces some allegations and slanders that taint his honor and reputation, or experiences some failures in certain activities that seemed likely to succeed, he should view each of these events as a Divine warning and use self-criticism to revise his relationship with God and servanthood to Him.
The Cost of Centuries-Long Negligence
We fail to “read” the meaning of events, as they sometimes are not favorable with what we desire. We fail to discern, and thus cannot establish, the connection between events and our deeds; God actually gives us respite before the punishment for our faults comes. Sometimes, the punishment is not manifested as a certain deed but rather in different forms. In such cases, we miss the connection between the events and our deeds. As beings immersed in a world of causality, we mostly think in accordance with the cause and effect principle and say; “The punishment for that event must have been so and so.” However, things happen in accordance with the mystery of Divine testing. In this regard, if one does not view events with the keen eye of wisdom, one fails to discern their connection with people’s deeds.
Actually, as the Lord of the worlds of a very extensive domain that includes all existence, God Almighty has certain decrees about certain negativities. When we restrict our perspective to our own narrow sphere, we fail to comprehend the decrees related to this extensive domain and their underlying wisdom. What falls to us is to be respectful of God’s decrees and judgments, to see the troubles and misfortunes that befall us as our just desserts, and to accept them with patience and resignation. In fact, we are supposed to view events in this way and question ourselves in the face of every trouble we experience by saying; “I wonder what kind of a fault I have that God has sent me this trouble?” This does not signify a rebellious attitude against Divine destiny to insolently say; “I did not commit any wrongs to deserve all this!” As the former signifies viewing events as Divine warnings and straightening oneself out, the latter signifies an implicit rebellion against the decree of Divine destiny in a mood of weariness in order to escape difficulties and troubles. What really matters for a real believer is being able to think; “Which fault and sin of mine may have given precedent to such trouble?”
Concerning a football match for example; if you are not present in the parts of the field you are supposed to be as much as you should, namely, if you do not have any presence near the goal, nor in the midfield or sides, then you do not have any right to say; “How come they keep scoring goals all the time?” In order to be saved from this situation, firstly you need to see your flaws and determine whether you really deserve this result or not. If you did not assign your players to the right places, if you did not plan what kind of a game to play through them, and did not play your part accordingly, then it means you are receiving your just desserts.
In the same way, as representatives of rectitude and honesty, if you have neglected different areas of life and left them to others’ hands, then you must criticize yourself first in the face of certain troubles that befall you. If you are not present everywhere in terms of rectitude and uprightness, then you cannot put a stop to the spread of corruption. If you are not present anywhere, you will be completely surrounded and obliged to live in subjugation. Even though you think you are living in a free society, you will actually be living in manifold captivity. You can neither act freely as an individual, nor maintain peace in your family within the frame of the values you believe, nor can you raise your children in the way you desire.
If we view the issue worldwide and evaluate the present miserable condition of Muslims today, we see with the same perspective that they cannot play the game as required by the rules and cannot fulfill the duties that fall to them. Both Turkish people and other Muslim peoples in the world are suffering certain deprivations and troubles today as a consequence of the laws of nature, since they did not do in time what they were supposed to do. God willing, by avoiding complaining and by pinpointing the source of the problem correctly, this suffering will be a compensation for the sins of all of us. In this regard, misfortunes have this aspect of being a blessing in disguise. Manifestations of God’s general and particular mercy reveal themselves there as well.
The Spiritual Guides That Interpret the Meaning of Events
Although we say, “believers are responsible for ‘reading’ the meaning of events correctly,” we need to accept as a reality that it is not possible for all believers to have insight into an issue to the same degree and depth, or to fully comprehend them. For this reason, it is very important for there to be spiritual guides who can view and interpret unfolding events with a comprehensive perspective, with relation to the actual causes and effects. They must analyze very well the reasons for the troubles being suffered, approach matters with the consideration of causality, reckon very well what kind of negative consequences could be suffered from the mistakes that have been made, and give people the right guidance on these issues.
I am not of the opinion that Turkish society has become vigilant with such a consciousness. We can understand this better by examining the problems experienced over the last few centuries. Although some intellectuals in Turkey comprehended the issue to a certain degree, none of them ever understood the issue as substantially as Bediüzzaman did, and did not come up with proper solutions for the problems suffered. However, I doubt whether the people whom Bediüzzaman entrusted this responsibility to comprehended this issue in accordance with his horizons.
By looking at the conditions of the time that he lived and his available means, it is seen that he was put under serious pressure and was impeded from taking action. However, despite all of these difficulties, he did what needed to be done and evoked in people a serious concern and excitement for the sake of Islam. It is not possible to take action without such excitement. You cannot realize anything for the sake of your ideals with stagnant people. Nevertheless, it is also necessary to moderate excitement within the proper framework of religious teachings. In other words, on the one hand, it is necessary to evoke excitement in people like roaring floods, but on the other hand, it is also necessary to set boundaries to balance this excitement and turn it into something beneficial; it is necessary to build proper canals and dams.
Other than the tremendous efforts of Bediüzzaman on this issue, what needs to be done in terms of evoking such excitement across the entire society has not been done. None of the religious schools in Turkey have been able to evoke an Islamic excitement in hearts to the desired level. For this reason, we experienced a period of apathy. Maybe some people managed to initiate some minimal effort and action. Some made references to a new revival. However, since they did not have a plan or system, they failed to evoke in society the wide excitement they were supposed to evoke, and failed to make the entire nation rise up. Just as they failed regarding the causes and the consequences they would yield, they also failed to take due precautions. Some used certain fantastic phrases solely for the sake of their own popularity and brought themselves to attention with these. However, actions speak louder than words and provide us with the actual criteria to evaluate people.
The Feeling of Jealousy Which Causes People to Commit Wrongs to Be Expected from Unbelievers
The devoted souls in our time extend to the four corners of the world for the sake of their noble ideals and make efforts for the sake of realizing a new resurrection. However, this time people who act with a feeling of rivalry and envy have begun to obstruct them on the path they walk. Instead of finding a way of their own and walking accordingly, these people who act with a feeling of rivalry cause problems for the devoted souls on the path they walk and give way to traffic problems. Without letting others survive, they greedily want to exist in all fields. Thus, they wish to hamper in such ways a movement that has reached our time with its defects and shortcomings.
By the way, let me point out that it is also very important for believers to present behavior that is becoming to them against the rude and ugly acts of such transgressors. For it may not always be possible to maintain balance in the face of such oppression and violations. You might lose the uprightness of your feelings and thoughts at least. For example, some people become fixed on doing you harm and continually try to dig a pit for you. However, a day comes in the end and, even if you have no part in the issue, others dig a pit for them and cause them to fall down into it. In the face of such a situation, it is not becoming for you to say; “It serves them right! They have received their just desserts.” Also, if you depend on such a consideration, console yourself with it, and neglect the tasks you are supposed to carry out, then it means you are breaching the essential human values of our path and failing to keep up your rectitude of character.
The Qur’anic verse with the following meaning actually points to this fact: “…Do not let those who lack certainty (of this truth) shake your firmness” (Rum 30:60). By expounding on the meaning of this verse, we can say: Some casual behaviors of those who lack certainty in faith as an outward reflection of their character must not cause you to act casually as well; they should not divert you from the way you follow, not cause you to present certain negative attitudes against them in return, and not cause arrhythmia in you. As it happens with the heart, once the rhythm of societal life is upset, it is not possible to correct it without the effect of a shock. Sometimes even shocks do not suffice, but the body cannot tolerate arrhythmia and collapses. For this reason, it is necessary to act cautiously on this issue from the very beginning.
It is necessary to make one’s best effort for the sake of establishing the unity of social spirit and maintaining society-wide concord and unity. Note that the means of receiving Divine support is having concord and unity. In this regard, it is very important for people with different dispositions and affiliations to meet on common ground and give support to one another. At least, they should not turn against one another, should not accost one another with negative things, and should not try to bring one another down. Having done that, they should seek ways of acting together, realizing some projects in cooperation, and defending others as well to a certain degree, just as they support those who share the same opinions as them. Namely, they must find a reasonable and logical way of agreement to enable coming together. This depends on people giving their willpower its due and suppressing some negative feelings that arise within. It should never be forgotten that such an endeavor will gain people blessings as if they observed worship. Even if the other side lacks understanding of this issue, we should do what falls to us, without harming the collective we are included in. In the words of Bediüzzaman, a person’s seeing his own path as a good one and loving it much does not necessitate showing enmity to others.
Repairing the Stronghold of Faith
Question: What way and method should be followed for the purpose of “restoring the stronghold of faith, which has been damaged for years” as Bediüzzaman put it.
Answer: Firstly, it is necessary to point out that when compared with destroying, restoring is some thousand times harder to achieve. To achieve a restoration, all inner and outer factors required for the desired thing that is to be restored must be present. However, the absence of only one factor will result in destruction. For instance, imagine the daily Prayers. In order to observe them in a thorough fashion, all of the conditions and requirements for Prayer must be perfectly fulfilled; however, neglecting even one of them will invalidate it. For example, if the person has not made ablutions, or forgot the opening takbir, or did not turn toward the qiblah, the Prayer will not be valid, even if all the other conditions are met. The Prayer’s validity in the sight of God, may His glory be exalted, its having value for that person’s afterlife and its being a close companion to that person in the grave depends on it being observed in compliance with the inner conditions; in other words, observing it in awe and reverence. Along with meeting the outward conditions, a possible flaw in this respect will prevent it from being observed perfectly. The same rule also holds true for other acts of worship.
From the same perspective, you can also consider the construction or restoration of a building. Remember that such a genius as the architect, Sinan, may Paradise be his abode, built his masterpiece Selimiye in six years. However, the work to repair damage caused by enemy cannons and to restore it to its original form lasted for about 8 years. While the construction and restoration of the Selimiye Mosque was such a difficult and time-consuming task, a mere bomb or earthquake could cause serious damage to this magnificent work in just minutes or even seconds.
You can also think about the situation of repair and destruction in the human body. Sometimes, a poisonous substance in your food influences your body right to the neurons of your brain. It might confuse your sleeping and waking habits and you may need to receive treatment over a long period of time to be saved from its harmful effects and regain your health.
A Current from the Bottom Up
Muslim societies, particularly those within the recent two-three centuries, have undergone serious degeneration, and have virtually collapsed. The Ottoman poet, Abdülhak Hamid, expressed this situation as follows: “Alas! Neither the place nor the loved one remains; my heart is full of woes and pains.” Ziya Pasha similarly said: “We are the losers of this game once again; for the loss is obvious, but I don’t know what we won.” The great poet, Mehmed Akif, depicted the picture of those days as follows: “Alas! For a bunch of hypocrites’ faith we fell; we fell to such a sleep and woke up in Hell!” Thus, after a society has lost its religion, after its faith has been ruined and values have been torn down one by one, it takes a serious endeavor to restore and help that society back up onto its feet.
Reconstructing this monument, which has cracked, shattered and whose blessed pieces have been scattered here and there, and restoring it to a condition in compliance with its original identity depends on the strivings of idealistic souls who will sacrifice their enjoyment of life and personal happiness. As the saying goes, “No pain, no gain,” an Arabic poem expresses it as, “Scope of the gains made, depends on the pains taken.” To elucidate further, making material and spiritual accomplishments, ascending to great heights and crowning victories with other victories depends on striving and effort as well as using these efforts for the right purpose and in the right direction. It should not be forgotten that no movement that aims to restore and resurrect a society can be promising and lasting unless it permeates from the bottom up. There are so many endeavors launched with pompous shows that stop a mere few steps away, remain stuck and paralyzed on the way and then disappear from the stage like a broken dream. When addressing the issue of restoring a society, a certain degree of initiative and support from administrators and politicians could perhaps be possible in terms of preparing suitable ground and eliminating certain obstacles along the way. With such support, they might serve as a means for the volunteers of restoration to progress faster and so they deserve appreciation in this regard. However, what really needs to be done in terms of restoration is initiating the issue from the bottom up and making it widespread at the grass roots level. For this reason, by making a start in the Name of God, it is necessary to begin with the ABC of the matter, knowing that setting a society right depends on setting individuals right, and never forgetting that it is impossible to set a society right without setting right all of its components.
The Ideal of Serving Humanity and Setting Things Right
People fixed on restoration and setting things right must act with a spirit of devotedness for their whole lifetime so that they can fulfill the aim of their life’s journey. Great projects sometimes failed for they were based on personal or familial benefits. Let alone succeeding, they adulterated that great ideal, and losses were suffered in a zone of winning. With the approach of Bediüzzaman, if politics, administration, or any establishment or organization is working on the axis of somebody else’s interests, then there is monstrosity in the issue. In this case, people begin to besmirch one another. When the issue is adulterated with personal interests, the masses come to loggerheads with one another and no progress can be made by the society. Others always make progress and you can never be saved from their domination. Being saved from domination depends on working ceaselessly for a lifetime solely for the good of the people and for God’s good pleasure.
People who have devoted themselves to the ideal of making others live in the true sense must pursue great projects and plans. They must have plans and projects even for the generations to come some fifty or sixty years later. Given that God has endowed humans with abilities that go beyond the narrowness of physical dimensions, individuals must know how to use these very well and not debilitate their abilities and capacities by condemning themselves to a narrow cage. In addition, they must never be abstemious about the work and activities they carry out on the righteous path or be satisfied with what they have done, but should seek different ways of opening up to the four corners of the world at every phase.
Let it not be misunderstood, such a thought of opening up to the world has nothing to do with invading the world or establishing new empires on the ruins of others. On the contrary, the real intention that underlies this thought of opening up is establishing sound, firm and warm neighborly relations with the different nations of the world. This will enable us to learn what we can from them and also let other’s hearts discern the human values, lofty feelings and thoughts that we try to represent, which are far beyond humanism. We already know that in the shrinking and globalizing world of our time, if such an understanding of world neighborhood is not formed, contact with the entire world is not maintained, and close relations are not developed, the world will turn into an uninhabitable hell. Those fixed on brutality, who formulate plans to kill people and take the place of the people they killed, and who wish to make people clash with one another in order to continue their own tyranny, will continue their hegemony. However, it should not be forgotten that this old world has no tolerance anymore for such animosity based on grudge and hatred, or for the weapons of extermination, which are natural consequences of this animosity. If these waves of hatred are not stopped with bridges of love, tolerance and dialogue, then facing horrible events and an apocalypse that affects the entirety of humanity will be inevitable.
For this reason, we must choose the path of setting things right, brotherhood, sisterhood and helping others live. For this sake, even if we face death threats sometimes, we must meet them with reliance on God, and know to smile in the face of outwardly bitter happenings. For the sake of the deliverance of humanity, we must deprive ourselves of the delights and pleasures of life, if necessary. In addition, we must never harbor any worldly expectations about the different means God Almighty bestows for the sake of serving Him. If people who have volunteered for the revival of the entire world actually acted in favor of their personal interests, this would be an attitude of gross ugliness that cannot be reconciled with true humanity. We can even say that busying oneself with thoughts of earning Paradise through our efforts is disrespectful to our ideal. Using all our efforts, it is necessary to evoke this feeling in today’s generations. For the ones to change the face of the world will be the precious and distinguished ones who represent this feeling and thought.
The Mysterious Key to Hearts
Being deeply concerned and feeling suffering for a cause is a very important dynamic regarding generating projects and realizing the projects generated for the sake of setting things right and repair. A person in such a state, with God’s permission and grace, will not be deprived in terms of obtaining the things sought for the sake of repair. In this regard, come, let’s all of us beg some suffering from God. Suffering of concern for the people, of the world of Islam whose banner has been laid down on the ground. Let us say, “My God, throw suffering like sparkles onto us!” Then let us always think about the problems of humanity while sitting, standing, going to bed, walking, etc. and seek solutions for these.
Although religion is based on the principle of ease, the duty of the architects of thought in this respect is a very heavy one. As the master poet, Necip Fazıl, put it, they are supposed to give an extraordinary performance by racking their brains to the degree of squeezing their brains out of their nose. There are so many people who watch them expectantly, listen to their words, and who in a way act with mass psychology. Therefore, they need to care about making others live in the true sense rather than living for their own sake and should weave their lives around this very ideal. The standard must be kept very high in this regard, and the issue must be taken as an issue that concerns the entire humanity. In a globalizing world, if you don’t have a heart that represents your ideals in every place, you cannot be where you want to be and cannot realize the repair you desire. They do not even let you be where you are normally supposed to be. In this regard, people of Anatolia have to act like a world nation.
While doing this, they must never give up their mildness and tenderness; they must reach into hearts using the language of love, for it is such a mysterious key that there is no rusty lock that will not be opened with it. If you use this language correctly, you can open all doors and reach into all obstinate hearts. As it is stated in a Turkish proverb, kindness even makes a snake come out of its hole. Given that the gentle finger movements of a flute player, or the sound, makes even cobras dance, I think a genuinely spiritual attitude and behavior will melt away certain feelings of animosity. As the Qur’an points out about repelling evil with goodness,[1] even some people that you see as enemies will begin to open their bosoms to you and say: “We have been waiting for you.”
The Past Divine Bestowals Are Promising Signs for the Future
Although the generations of our time have not been sufficiently convinced about the issue, this task of repair by those with believing hearts at the same time means the repairing of the entire world. Some 30–40 years ago, the people of that time did not understand that these volunteers of love would bring the world into this condition. However, those with fairness do appreciate and applaud the services realized by the people who travelled to some 170 countries of the world and served as honorary envoys there. For this reason, failing to see what will happen some 25–30 years from now is understandable. If the purity and sincerity at the beginning of the issue and the desired spiritual state can be maintained, if the spirit of expecting no returns and devotedness can continue, then a new worldwide revival will be destined for the future.
With God’s permission and grace the Ottomans were once a nation whose word was listened to, which was an important factor in the balance of world powers, and they held this position for a long time. So, the people have the potential for such an accomplishment. Therefore, it is possible to rectify the broken pieces of society once more and help it up to its feet on the path anew.
Also, it must not be forgotten that certain services God permitted to be fulfilled by different hands in the past, and certain victories He granted, are the most convincing indications for the services He will allow to be realized in the future and the accomplishments He will grant. There is no reason why what happened yesterday cannot recur again today. What really matters is showing a performance comparable to that shown by the blessed Companions, attaining the spiritual state they did, keeping ever active and alive without becoming worn, weary or dull, being able to generate projects all the time and being able to use all of the means in hand for the sake of realizing these projects.
[1] “Goodness and evil can never be equal. Repel evil with what is better (or best). Then see: the one between whom and you there was enmity has become a bosom friend” (Fussilat 41:34).
This text is the translation of “Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri.”
The Four Great Deeds Which Take Willpower
Question: The following is related in Al-Munabbihat (The Counsel) with reference to Ali ibn Abi Talib, may God be pleased with him: “The following four virtues are the most difficult of deeds: Being able to forgive while enraged, showing generosity during hardship, remaining chaste in the face of temptation while in private, always speaking up for truth in the face of another whom one fears or from whom one expects a benefit.” Could you expound on the deeds mentioned in this statement, and the Divine rewards to be granted in return?
Answer: When you consider other statements that are ascribed to noble Ali, his words included in Nahj al-Balagha (The Peak of Eloquence) and his style and use of language, and then also consider the fact that the Muslims had newly emerged from the Era of Ignorance so notions and concepts about different fields of knowledge had not fully flourished, and works about language and eloquence had not yet fully appeared, then these words, which require a certain literary background, do not appear so likely to be his. Therefore, one cannot help but imagine that perhaps the people of the third and fourth centuries, when different scholarly fields had been developed, ascribed the words they said to noble Ali, may God be pleased with him. However, when we consider his unique qualities such as being open to spirituality, having dynamic inspirations and his position as the father of a chain of saintly people, then it is highly possible for him to have said these words as a result of inspiration. On the other hand, the previously mentioned possibility should not be dismissed. In addition, it is also possible for those people from a later period to have rephrased his original statements by enriching them with the meanings and concepts of their own period. As it is not easy to have a decisive view on this, let us say “God knows its truth” and discuss the subject of the four deeds that are mentioned.
Our master Ali firstly expresses that the most difficult deeds number four. Actually, every deed has a difficult aspect of its own. Making ablutions five times a day, observing the Prayers, Fasting throughout the day particularly on long, hot days, donating from lawful gains, observing the duty of Hajj, observing the rights of parents without any complaint near them… When such acts of worship and responsibilities are viewed, it will be seen that each of them has certain difficulties of its own. I imagine that nobody views these deeds and worship as easy. However, he particularly draws attention to four issues that he sees as the most difficult among deeds.
- Forgiveness while Enraged
The first difficult deed is being able to forgive others while in a state of rage. Actually, swallowing one’s rage and showing forgiveness at the moment when a one’s rage overflows like magma is a deed the Qur’an praises and encourages people to do. For example: “They spend (out of what God has provided for them) both in ease and hardship, ever-restraining their rage (even when provoked and able to retaliate), and pardoning people (their offenses)…” (Al Imran 3:134). With this Divine verse, God states that swallowing one’s rage and pardoning others is a quality of God-revering and pious ones (those with taqwa). He brings to our attention that swallowing one’s rage is as difficult a task as swallowing a thorny cactus. Surely, the reward for a person who accomplishes such a deed will be greater accordingly.
Forgiving is easy for a person who is not disturbed by anyone, who is in a good mood, who is shown appreciation and love by others. What really matters is a person’s giving his willpower its due at a time when he is bothered and troubled by others, and is in a rage because of that—to not respond in the same way and show forgiveness.
In fact, a human being is not a creature that has to react in the same way when some others touch him with their horns. God Almighty, may His glory be exalted, left no gap in human abilities. He endowed humanity with the way to perfection and created them as perfect beings. He granted them such a willpower that, when a person is able to harness its full potential, he can carry out the most difficult deeds and subjugate his feelings of anger and rage by taking them under control.
As you know the original word for forgiveness is afw, and it means “erasing something.” That is to say, you deliberately ignore some of the attitudes and behaviors displayed by others which disturb and enrage you, and virtually white them out in your mind. You do not even allow all of these negativities to take a place in your mind or leave a trace in your neurons. Even if they pressurize you to the degree of affecting your health, you erase them from your cortex. This truly is a difficult deed to fulfill. However, once a person is able to accomplish that, namely, build a character predisposed for forgetting others’ evils, then the rewards in the afterlife will be very different. It is likely that in response to this forgiving attitude, the Divine punishment due for certain wrongs and sins committed by that person will be erased and he will be blessed with Divine forgiveness in return for having forgiven others.
- Showing Generosity in Times of Hardship
Secondly, our master Ali, may God be pleased with him, emphasized the importance of acting magnanimously when seized by hardship. It is easy for a person with a substantial fortune to be generous because it will not seriously diminish by giving some of it away. What will a person who has a thousand dollars lose if he gives away one dollar of it? What really matters is being able to give for God’s sake during hardship. As forgiveness during rage is an invitation for Divine forgiveness, generosity during times of hardship is an invitation for Divine generosity.
In a way, he drew attention to the altruistic virtue of ithar, preferring others over oneself; ithar is a person’s giving his food to another while he himself is hungry and thirsty. God Almighty states the following in relation to this issue: “…and in their hearts do not begrudge what they (other believers) have been given, and (indeed) they prefer them over themselves, even though poverty be their own lot” (al-Hashr 59:9).
During the Battle of Yarmuk, a Companion with dried-up lips, on the verge of death, was about to drink the water they brought for him. On hearing another dying Companion asking for water, he beckoned for the water to be taken to him instead. When the second Companion received the water, he heard the same moan from a third and beckoned for the water to be taken to him instead. This repeated until the water was taken to seven different people. In the end, all of them were martyred and none of those altruistic souls was able to drink the water. It is one of the most striking and beautiful examples of the virtue of ithar, preferring others over oneself, as an outward reflection of living for the sake of others in the true sense and remaining loyal to real human values.
- Being Able to Remain Chaste in the Face of Temptation When in Private
The third difficult but good deed mentioned by our master Ali is remaining chaste in spite of being in a situation that allows one to sin in private..
In a saying, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, referred to the seven categories of people who will be provided with shade by the Divine Throne on the Day of Judgment when no other shade exists. He revealed that one of these is someone who rejects the indecent invitation of a woman of status and beauty by responding to her by saying, “I fear God.”[1]
In a way, it is easy to appear decent in others’ sight. It is not easy for people to commit sin while others’ eyes are on them. However, when someone finds himself in the vortex of such a tempting opportunity, when someone immoral is attempting to seduce him, it is very difficult for him to master his willpower and become an example of chastity; refusing temptation by exclaiming as Prophet Joseph, peace be upon him, did: “God forbid!” (Yusuf 12:23), and thus taking a clear stance against that temptation. In such situations where one is pushed toward negative things, it truly takes a willpower of steel to stand perfectly upright with the soundness of a mountain without being shaken at all. Undoubtedly, the reward for a person who withstands such temptation will be as great in the same degree.
During the caliphate of Umar ibn al-Khattab, may God be pleased with him, a seductive woman laid her eyes on a handsome young man and set a trap for him. One day, she somehow managed to make him take one step in through her door. However, the young man found himself reciting the verse with the following meaning: “Those who keep from disobedience to God in reverence for Him and piety: when a suggestion from Satan touches them—they are alert and remember God, and then they have clear discernment” (al-A’raf 7:201). Upon this, the young man’s heart stopped and he passed away right there. The Companions did not wish to inform the caliph about it; they took the body, which was found in front of that immoral woman’s house, and buried him quietly. On realizing the absence of this devout youth, who would normally take his place in the first rank of the Prayers, Umar ibn al-Khattab asked where he was. The Companions told him about the situation. After this, the caliph ran to the grave of the young man and recited the verse meaning, “But for him who lives in awe of his Lord and of the standing before his Lord (in the Hereafter), there will be two Gardens…” in address to him. Then a voice from the grave replied with the following words: “O leader of the believers! I have been granted twice more than that.”
This event also indicates that it is so hard, so valuable, and very important for a person to remain chaste in case of immediate temptation while in private. Unfortunately, as the recent few centuries have taken away so many values from us, it also destroyed our idea of chastity. We Muslims have become so miserable and corrupt in this regard. Under the banner of “freedom” some have laid all indecent means of immorality before us and thus made our atmosphere vulnerable to all kinds of immorality. But in spite of everything, we hold the belief that as far as those who protect their decency and chastity in our time are concerned, God Almighty will treat them with His Divine favors, honor them with two Paradises, and crown them with His good pleasure, absolute acceptance, and seeing Him.
- Speaking Up for Truth When This Is Difficult
He explained the final good deed he thought to be difficult as “speaking out against another whom one fears or from whom one expects some benefit.” In situations where one fears someone or is promised some benefits by them, if a person cannot be morally upright and speak up for truth but instead agrees to engage in a deal, then the holders of power virtually shackle him and bring him under total control. They then make him do everything they want. As it can be seen in different circles in our time, fear is a factor that restrains, paralyzes and totally disables a person while running on the righteous path. Likewise, cherishing expectations of certain benefits puts a person in the position of a mute devil who cannot speak out against oppressive rulers. It causes that person to knowingly distort realities, speak wrongly and commit wrongs. As we witness its very bitter examples, so many people today are saying just the opposite of what they said yesterday because of certain opportunities laid before them, some expectation they cherish, or due to being paralyzed by fear and anxiety. Like a chameleon, they change from one hue to another with the changing conditions and thus—may God protect—they commit successive wrongs in a way that will ruin their life in both worlds. By means of different engagements of benefits, they virtually live like slaves and cannot manage to break free. So it is true heroism to speak up for truth during a time when fear and benefits prevail. Such a heroic act will surely be rewarded accordingly in the next world.
In short, rewards for deeds will differ according to the time and conditions in which they were realized. However, one point should not be missed here. Receiving a much greater reward for having fulfilled a difficult deed depends on keeping the sincerity of intention and not making any overt or covert complaints. In other words, in order to gain a greater reward in accordance with the difficulty of a certain deed, one must not complain about the difficulties. One should show patience against all odds, not dare to criticize Divine destiny and fulfill that deed in a willing and voluntary fashion.
[1] Sahih al-Bukhari, Zakah, 16; Sahih Muslim, Zakah, 91.
This text is the translation of “Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel.”
The Middle Way of Guidance and Influence of Speech
Question: What points should we consider to avoid doing more harm than good while carrying out our duty of enjoining the good and forbidding the evil?
Answer: The Qur’an outlines that “enjoining the good and forbidding the evil” is a distinctive characteristic of being the best community. The following verse both conveys glad tidings to us, and reminds us of our lofty and holy responsibility: “(O Community of Muhammad!) You are the best community ever brought forth for (the good of) mankind, enjoining and promoting what is right and good and forbidding and trying to prevent evil…” (Al Imran 3:110).
As it is seen, the Qur’an, the Miraculous Exposition, addresses believers and states that you are a community brought forth not only for Muslims, but for the good of all mankind. You are responsible for teaching human values to humanity. Actually, this feeling in you does not arise from your own will. God, may His glory be exalted, has opened your hearts to the rest of humanity, put you on the stage, and assigned you a role in the scene He set.
In order to uphold the heritage that God has entrusted to them, and to crown the fulfillment of this responsibility, believers must enjoin the good and forbid the evil. Actually, their delineating their difference from followers of other religions depends on this issue.
The Good and Evil
The good, or ma’ruf, is what the religion commands, what sound reason gladly accepts, what sound feelings approve of, and what the conscience opens its doors to and welcomes. Therefore, the syntactic priority given to “enjoining the good” bears significance. Accordingly, a believer must first of all speak of goodness, rather than referring to what is evil or ugly; he must give priority to what is good and beautiful. However, while doing this, it is necessary to consider both whom to address and the manner of address very well.
As for the evil, or munkar, it is what the religion forbids, what sound reason accepts as harmful, what sound feelings dislike, and what the conscience closes its doors to and rejects. As well as enjoining the good, by forbidding the evil believers must try to save others from being condemned to a mistake, swept away by some current, and from drowning in deep waters. They must dissuade oppressors from oppression by exposing its ugly face, transgressors from transgression by exposing its hideous face, and unbelievers from unbelief by exposing its horrible face. Naturally, this should not be accomplished merely through words but, first of all, through the language of their state and attitudes they should evoke disgust against evil, indecency and ugliness in the hearts of those they address and try to deter them from such errors and sins.
“A Fanciful, Elaborate Account of Something Bad Can Cause Immature Minds to Stray”
On the other hand, it is necessary to avoid giving an alluring account of what is sinful while trying to expose the ugly face of evil. Unintentionally, we might evoke an inclination toward and interest in the sinful in the minds of those we address. Bediüzzaman warns us in this regard by stating that a fanciful, elaborate account of something bad can cause immature minds to stray. Sometimes, a speaker who means to guide others to truth depicts the wrong in such a way that it evokes a feeling of curiosity or temptation in the addressees. This mistake is not limited to words and speech. As the words of a preacher or a speaker at a conference might adulterate pure minds, the scenes filmed by someone making a movie or series with a good intention might also repeat the same mistake. Although their purpose is to present the ugliness of the sins to consciences, they can unintentionally cause those with weak willpower to feel tempted toward sins. Namely, those who seek to build walls of fortification around the good might unintentionally entice others toward the wrong path.
Nobody Has the Right to Break Others’ Hopes
On the other hand, if you depict negative things and reflect evil and ugliness in a way that demoralizes people and breaks their spirit, you will similarly have acted contrary to the command of forbidding the evil.
For example, on the one hand, you might say in a sorrowful mood: “Humane tears have disappeared in our time. Such hardheartedness is unparalleled in history. The Islamic world is being incinerated. Its dignity, honor and pride is trampled underfoot. It has become an object of derision. However, believers are still not sorrowful in the face of such a bitter picture. They are so miserly, even with regards to sparing a few minutes and shedding a few tears.” On the other hand, you are concerned about whether you are making a mistake by voicing these ideas. This bears the risk of creating a gloomy atmosphere that will unintentionally break the spirits of those addressed.
One might experience similar concerns when comparing the negative atmosphere of the present time with the past. For example, you might remember Sultan Ahmed and his poems expressing his yearning for the Messenger of God, peace and blessings be upon him. Afterwards, you may think how grievous it is to be condemned to be ruled by people who are crazy for power by comparing them to those great sultans who loved the noble Prophet, peace and blessings be upon him, so much, and then you might voice these ideas. Truly, for those who well know the era of roses of the past, the current season of fall is so bitter, so grievous! Not feeling such suffering, and the inability to make such a comparison between the past and present is maybe even graver and more agonizing than that! However, look how far we have fallen that we cannot even be aware of the deep pit into which we have fallen and the depression we are going through!
True, all of this does express a certain reality. However, sometimes I hesitate as to whether it is right to voice this reality or not. As Bediüzzaman puts it, every word a person speaks must be true. But it is not right to express every truth at any time. Sometimes you voice a certain truth you believe. However, if those addressed lack the level of cognition and expansive heart required for bearing this truth, your words and statements might push them toward hopelessness and to form the wrong opinion that those good things can never happen again. Thus, those who try to dissuade people from negative things with their TV series, plays, newspaper columns, or sermons cause such cracks that people feel seized by disappointment. This feeling cripples their willpower and they succumb to hopelessness.
In this regard, it is very important for a given speaker to read the feelings of the addressees correctly, to present the particular subject in a proper manner, and to take into consideration the addressees’ possible reactions. Words spoken without taking into consideration what those addressed will welcome or react against are likely to result in the opposite of what is intended. In summary, enjoining the good and forbidding the evil requires much caution. There should neither be exaggeration in depicting the wrong, nor miserliness in expressing the truth.
Speaking Righteously
While trying to convey good and positive things, sometimes we might step out of the frame of enjoining the good. For example, we might exaggerate about the good works carried out. In fact, exaggeration is an implicit lie. It is not possible to serve faith even with an atom of a lie. In addition, exaggeration is an important reason for grace and abundance to cease.
Sometimes, while talking about good things, we assume a role in them as if we were their real source. Actually, 99.9% of the matter we talk about belongs to God Almighty. The share that belongs to human willpower is just one thousandth. We should acknowledge this much. Otherwise, we unintentionally commit the same mistake as fatalists and adopt an understanding of absolute determinism. If a person depicting good things and presenting them to others behaves as if he were a champion of that issue and in doing so assumes even an imaginary role for himself as a real cause, he will have contaminated his dreams with tints of associating partners with God. This contaminated image will one day collide with his conscience and cause a crack there as well. Afterwards, it will affect his reasoning and cause some cracks to appear in his reason. Consequently, such a person will begin to say “We! we!” which is the most innocent seeming form of associating partners with God, and then gradually shift to its most blatant form, when he begins to say “I! I!”
Do Not Tell Others What You Cannot Make Yourself Accept!
For the sake of its significance, I would like to state an oft-repeated fact as the final point: If we wish our words to have a positive influence on those we address, we must personally live in accordance with our words. Some Islamic sources relate that God made the following address to Jesus: “O Jesus! You first give counsel to your own soul; after it has followed the counsel, then try to guide others to goodness, otherwise feel ashamed of Me.”[1] This teaches that it is disrespectful to God for a person to tell others what he has not been able to make his own soul accept. Given that God warns even such a blessed personage like the Messiah, whose personal example is ten times ahead of what he counsels, then it is understood how scrupulous other people must be about this issue.
Our inability to shake off formality and to realize the meaning by reaching beyond forms also causes our words to be ineffective in terms of those we address. If just ten million of the Muslims in the world, whose number nearly reaches 1.5 billion, had lived as those in the time of the blessed Prophet did, the face of humanity would be very different today. In spite of everything, praise be to God for what is presently in hand. Let us not be deprived of the blessings God Almighty promised as, “If you are thankful (for My favors), I will most certainly give you more” (Ibrahim 14:7).
“O Lord! Please do not deprive us of Your blessings because of disregard on our part! Grant our hearts relief and let us be human in the true sense! Please grant us hearts that always overflow with thankfulness, fill in awe of You, and implore You with a consciousness of our impotence and poverty before You!”
[1] Ahmad ibn Hanbal, Az-Zuhd, 1/54; Abu Nuaym, Hilyat al-Awliya, 2/382.
This text is the translation of “İrşadda Üslûp ve Sözün Tesiri.”
Screams of “If Only…”
Question: What kind of a life do you recommend the volunteers to lead in order not to have any regrets in the Hereafter which would cause them to say “If only…”
Answer: If a believer does not want to contaminate his life in this world or the next with exclamations of repentance, he should know God, may His glory be exalted, first, walk on His path, endeavor to reach Him, and try to make efficient use of all the means He bestowed on His path. In order to achieve this, such a believer must always lead an insightful life, never give up self-awareness, always try to correctly discern the meaning of events, and always be aware of his responsibilities and what his position necessitates.
Alas! Would That I Had Not Taken So-and-So for a Friend!
In different verses, the Qur’an relates the woes of the unfortunate ones who are completely lost in the Afterlife. For example, one verse states that they will voice their regret: “Oh, would that I were mere dust (instead of being a responsible being with consciousness and free will)!” Unbelievers who face punishment for the oppression and sins they committed in this world will wish to become stones and dust than suffer that punishment.
Another verse relates the woes of those who failed to keep on the straight path and were misguided by following others: “On that Day, the wrongdoer will bite his hands, saying (with remorse), “Oh, would that I had taken a way in the company of the Messenger.” 28. “Oh, woe is me! Would that I had not taken so-and-so for a friend!” (al-Furqan 25:27–28).” A person who wishes to avoid wailing in the next world must live consciously now, determine well whose guidance to follow, and not give up the path of the Prophets whom God sent in order to save people from misguidance.
Actually, God never left people without any guide. Through the blessed Prophets and the saintly personages, who served as a mirror for the Divine, God Almighty has always shed light on our path. However, if people disregard these leaders of deliverance, do not follow their footsteps, and become rudderless, they lose their way and stumble into the pitfall of misguidance. The pitfall in this world transforms into a pitfall of Hell in the next. In the end, that person wails in the pitfalls of Hell with woes of: “If only…”[1]
Oppressors’ Wails of Regret: “If Only…”
Another verse states that on the Day of Judgment when people are handed the record of their worldly deeds, some will similarly say, “If only…” Those whose records are given from the right will rejoice: “Here, take and read my Record! I surely knew that (one day) I would meet my account” (al-Haqqa 69:19–20). On the other hand, those whose records are given from the left will say, “Ah, would that I had never been given my Record, and that I had known nothing of my account! Oh, would that death had been (and nothing thereafter had followed). My wealth has availed me nothing, and all my authority (my power over all that I had) has gone from me!” They will wail with longing.
Those who had sound considerations here, who adopted constructive action as their main principle, and who always acted righteously, will be given their records from the right and will cheer from the glad tidings they receive. As for those who are given their record from the left, they will see that all of their repulsive sins are written there. Since they looked at the sinful, listened to the sinful, walked toward and committed the sinful, and recognized no Divine laws, they will see the record of what they committed; they will regret their sins very much and wail: “If only…” Even before entering Hell they will bend double with the shame of the sins they committed.
In this regard, as human beings were created as a monument by God Almighty, according to the best pattern of creation, and as angels were commanded to prostrate before them, it is essential that they do not immerse themselves in such disgrace for the sake of this passing worldly life or for worldly ambitions and temporary titles, and thus not pollute the blessing of “humanity.” If one fails to retain this Divinely bestowed, dignified position, there is the risk falling lower than the lowliest beings: They are like cattle (following only their instincts)—rather, even more astray (from the right way and in need of being led)…” (al-A’raf 7:179).
Pangs of Conscience like the Torment of Hell
However high a rank the human is given, so will be the depth of the pitfalls they will face in the case of falling. As Bediüzzaman stated in the chapter: “One who destroys this sincerity falls from the pinnacle of friendship. They may possibly fall to the bottom of a very deep pit.”[2] Likewise, “Difficulty is directly proportional to reward.” That is to say, however much a person is honored with God Almighty’s blessings, the greater is the risk. In the case of ingratitude for the showers of blessings God Almighty pours down, a person might stumble into a deep pit.
Some people commit blasphemy against their own position and the blessing of humanity. Despite being created with the potential for being a loyal friend of God Almighty, they become a follower of Satan. They cannot become conscious of their duty and commit unbecoming deeds that will betray the endowments they are blessed with… Such people will say: “I wish I was condemned to annihilation so that I would not see and hear these!” and even before the real punishment begins, they will feel deep pangs of conscience about what is written in their record.
A person who does not wish to suffer such regret in the Afterlife must be very righteous in this world, take the noble Prophet, peace and blessings be upon him, and his Rightly Guided Caliphs as their guides, and try to lead a life like they did. Even when they were state leaders, they did not indulge in comfortable beds, they didn’t wish for luxurious mansions, and they didn’t stoop to gain worldly wealth. When the master of the Prophets demised, his armor was held in pawn by a Jewish broker in return for an amount of debt he had taken in order to support his blessed family.[3] Similarly, the Rightly Guided Caliphs who followed his footsteps did not leave anything behind as they passed to the eternal realm beyond. They literally showed us the state in which one should leave this world. Since those who live like them will not commit anything they will regret, they will not say “If only” beyond.
Human Life Is Not Something To Be Gambled
In order not to wail: “If only,” we should lead such a life that not we but others should be sorry for our departure from this world; as a poet expressed it: “Remember the days you were born? You were in tears, while others would gladden. Lead such a life that your death will be your bliss while others will mourn.” A baby cries after coming to this world but the family rejoices for having a new child. A person must lead such a life that death should be a means of joy for passing to a realm of inner relief and for soaring to the horizons of one’s spirit. If there will be mourning, it should be others who mourn; if there are tears to be shed, it should be others who shed tears for us. Those who rejoiced at the birth must cry this time. Those who lead such a life never say, “If only.” As for those who see this life, which is a capital bestowed on us by God, as something like dice for gambling with and thus waste it, have always wailed their regrets in this world and the next.
In particular, those devoted souls who have dedicated their hearts to serving faith and the Qur’an must completely omit “If only,” which shouldn’t be part of their present day, tomorrow, or Afterlife. They must utilize their worldly life as capital so wisely that when they depart from this world, they should rejoice with the blessings they will enjoy in the Afterlife, and the rest of the world should cry for their absence. Even after decades and centuries, they must always be paid tribute to by later generations. The Qur’an shows us these horizons: “And all those who come after them (and follow in their footsteps) pray: “O Our Lord! Forgive us and our brothers (and sisters) in Religion who have preceded us in faith, and let not our hearts entertain any ill-feeling against any of the believers…” (al-Hashr 59:10).
As a matter of fact, when we look back today we say, “My God, be well pleased with the blessed Abu Bakr, Umar, Uthman, and Ali! What a great heritage they left for us! They utilized what You bestowed them with Your infinite mercy in such a way that, they have turned their grains into ears that yielded some seven or even seventy times more,” and we pay tribute to them.
On the other hand, those who recognize no laws, usurp what belongs to the nation, fill their pockets with anything they find without caring whether it is lawful or not, will be remembered with condemnation; as a poet put it: “Neither did he find rest, nor let the people have peace/Now that tumbled to the grave, let its dwellers stand him now!”
In this respect, a person must not commit deeds that will be the cause of disgrace and utter shame in the next world; one must always lead an upright life, and pass to the beyond in that way. Particularly, those entrusted with handing the great heritage on their shoulders to future generations should not seek the world but God; they should not let their skirts be stained with the dirt of worldliness and should say, “My God! Please do not condemn me to be without You!” They must always live and die with this consideration. As it is also stated by the noble Prophet, a person dies in accordance with how he lives, is resurrected in accordance with how he dies, and goes to his destination in the next world in accordance with how he was resurrected.
Do Not Forget, Death Comes All of a Sudden!
Bediüzzaman said, “Alas! We have been deceived. We thought that this worldly life is constant, and thus lost it thoroughly. Indeed, this passing life is but a sleep that passed like a dream. This life, having no foundation, flies like the wind.”[4] With these words, he drew attention to the transient aspect of this world. He also said: “I am mortal, so I do not want the mortal. I am impotent, so I do not desire the impotent. I surrendered my spirit to the All-Merciful, so I desire none else. I want only one who will remain my friend forever. I am but an insignificant particle, but I desire an everlasting sun. I am nothing in essence, but I wish for the whole of creation.”[5] Thus he pointed out that a person must seek truly great targets and that the worldly things ones ambitiously seeks are not really worthy of consideration at all. May God not separate us from the path of such blessed ones, for their path is actually that of the Pride of Humanity, peace and blessings be upon him.
Let us conclude this subject by relating a short poem attributed to Ali ibn Abi Talib:
O poor one who busies himself with worldly pursuits! Always deceived with the hopes of a long life!
Is it not high time you gave up this irresponsible way of yours?
Look, the journey to the beyond is close at hand!
Don’t forget, death comes one day, all of a sudden!
The grave awaits you, the box of your deeds.
Then from the troubles of this world, seek refuge in patience!
Know that your death will not happen unless the appointed hour comes![6]
[1] Maryam 19:58–63.
[2] Nursi, Bediüzzaman Said, The Gleams, New Jersey: Tughra, 2013, p. 229.
[3] Sahih al-Bukhari, Jihad, 89; Sunan at-Tirmidhi, Buyu, 7; Sunan Ibn Majah, Ruhun, 1.
[4] Nursi, Bediüzzaman Said, The Words, New Jersey: The Light, 2013, p. 228.
[5] Nursi, Bediüzzaman Said, The Words, New Jersey: The Light, 2013, p. 235.
[6] Ibn Hajar al-Asqalani, Al-Munabbihat.
This text is the translation of “Keşke Çığlıkları.”
The Basic Principles of the Religion and the Religious Methodology
Question: In your talks, you frequently mention the significance of remaining loyal to the basic principles of the Religion and the religious methodology (Usul ad-Din, Kalam, or Islamic Theology). Could you elucidate this please?
Answer: The Usul ad-Din constitutes the basic essentials, principles and criteria of the religion. It is the essentials that set the framework for belief, the principles established with respect to knowing God Almighty, may His glory be exalted, the general considerations about the resurrection of people, and the truths stated about the relationship between existence and humans, etc.
The Walls around Faith and Islam
During the early period of Islam, these essentials were established by the noble Prophet himself and existed as unwritten rules, but they were not specified within the framework of an academic discipline. Scholars who lived in later periods, such as Imam Maturidi and Abu’l-Hasan al-Ash’ari, systemized these inherited truths in order of the most important issues to those less important. They also gave elaborate explanations on how to prevent misinterpretation and deviation.
Similarly, matters of Islamic jurisprudence, such as how to let Islam truly permeate in real life within the framework of the Qur’an and Sunnah; which methods should be followed while deriving judgments from these two sources; and how problems encountered should be solved, also existed informally for a certain period of time. In later times, outstanding scholars of Islamic jurisprudence developed these matters into a discipline, determining their frameworks one-by-one. If individuals live within the orbit of these essential teachings—with God’s permission and grace—they will not be misguided, nor fall into conflict.
Since Islam is a universal religion that addresses all humanity until the end of time, it is possible to form new interpretations and scholarly opinions as long as they comply with the essential principles. However, it is not correct to find fault with existing judgments established by the Qur’an and Sunnah and, claiming that there is no basis for these judgments anymore, assert them as invalid and replace them with other judgments. This is deviation from the established judgments of Islamic Theology. Once a person begins to move away from the essential teachings, it is not possible to predict where the issue will lead. In addition, such behavior also indicates that the person is actually undergoing an alteration in terms of his world of thought. This means that a person who has undergone such alteration once has opened himself to a waterfall of alteration.
In order to avoid such alteration, which can separate a person far from the values he once followed, it is necessary to firmly adhere to the essential sources of Muslims’ cultural heritage, the Qur’an and Sunnah being the first, since the Qur’an is Divine speech. Bediüzzaman said: “In the greatest mosque of the universe, the Qur’an reads the universe, so let’s listen to it. Let’s become filled with its light and act according to its guidance. Let’s read it regularly! It is its right to speak and what it says is true. The Qur’an is the truth, coming from the Ultimate Truth. It guides to the truth, spreading its light everywhere.”[1] With this statement, he pointed out that the sun of guidance to lead us to the right way is the Wise Qur’an, no matter what the conditions are.
It is baseless innovation to come up with something new that contradicts the essential principles derived from these heavenly sources. Every such innovation opens a door that leads to deviation.[2] A person must not deviate to groundless inventions either in thought, attitude, behavior or devotions, or in understanding and interpreting the Qur’an and Sunnah. It is such deviant invention in religion to see the Prophet—may God forbid—merely as a postman, to view the blessed Companions and the righteous early generations that followed them with certain different considerations, and to accept some improper attributes the schools of Mutazila and Jabriya ascribed to the Divine Essence (God Almighty Himself).
For example, it is heretical invention to claim that God Almighty is “obliged to” do certain things or claiming that He is “obliged to” pursue a certain worldly benefit. As it is stated in different verses: “God decrees as He wills” (al-Maedah 5:1); “He cannot be called to account for whatever He does, but their false deities (they have adopted from among conscious beings) are accountable” (al-Anbiya 21:23). God Almighty does whatever He wills, and brings everybody to account for what they did, but nobody has such a right to ask God about what He does.
Just as it is very important to understand the principles established by the Methodology of Islamic Jurisprudence in order to understand Islamic Jurisprudence correctly, it is also important to have a very good tradition of Islamic Theology (Kalam) to avoid such deviations in belief. Although they differ in the finer details, the imams of the four schools of law and their followers bequeathed a rich accumulation of knowledge to the later generations. In the same way, first Imam Maturidi and Abu’l-Hasan al-Ash’ari and then later eminent scholars tried to save us from deviation by authoring works on Islamic Theology. By adhering to these established principles of Islamic Jurisprudence and Theology, it is possible to succeed in forming new interpretations necessitated by time and in legitimately developing the fields of Islam that are open to scholarly judgments with critical interpretation and deductive reasoning, taking present conditions into consideration. However, if the essential principles are not adhered to, even if the time is insightfully understood and very good interpretations are made, they will not amount to anything more than misguided innovations.
Neither the Principles nor Manners Should Be Sacrificed
Complying with the essential teachings also holds true for the issue of conveying the values of our spiritual heritage to different parts of the world and taking from them what we will. If we are not duly scrupulous about this important matter, there is the risk of committing certain mistakes. For example, we might be unnecessarily compliant and submissive for the sake of expressing certain truths to others. We might prioritize their pleasure for the sake of what we are doing, instead of seeking God’s good pleasure. We might primarily feel fond of the people themselves, try to appear congenial to them, or commit the mistake of preference when determining the priority of the seats we spare for people in the world of our heart. All such things actually contradict the principles of Islamic Theology. The Qur’an commands believers to primarily love believers themselves in the first place, and to not take others as friends instead of them.[3] On the other hand, a believer’s totally cutting off relations with people other than believers and completely turning his back on them, similarly contradicts the essential teachings. The Qur’an states that not all of the People of the Book are the same, that among the People of the Book there is an upright community, reciting God’s Revelations in the watches of the night and prostrating (themselves in worship), they invite people to truth, and when they hear the message of the Qur’an, their eyes brim over with tears due to encountering the truth they are familiar with (from their own Books).[4] Therefore, all People of the Book should not be judged equally. Likewise, God Almighty stated that there is nothing wrong in gaining their hearts by performing acts of kindness for them with the Divine statement meaning: “God does not forbid you, as regards those who do not make war against you on account of your Religion, nor drive you away from your homes, to be kindly to them, and act towards them with equity...” (al-Mumtahina 60:8). Hence, it is praiseworthy behavior to find a means of relation with everyone in consideration of where they stand, establishing a relationship with them and letting them reach you as well.
The Scrupulousness of a Jewel Smith at Presenting Certain Good Things
The heroes of love and tolerance who dispersed from Anatolia to the four corners of the world encounter and interact with people raised in different cultural environments. They need to have good background knowledge of the people prior to interacting with them. First of all, it is necessary to know about those people’s worldview, beliefs, and character, to predict well how they may respond to what they hear, and to start speaking to them afterwards.
Another point that calls for scrupulousness regarding this issue is to avoid acting contrary to Islamic Theology for the sake of gaining the heart of the person addressed and seeming more amicable. For example, when you engage in dialogue with a religious person or organization, if there are no statements in the Qur’an and Sunnah about the religious figure those people see as holy, then our expressions and statements must be within that framework. On the other hand, it is possible to convey the Qur’anic approach about Prophets Moses, David, Solomon, Abraham, John, and Jesus, peace be upon them, or the considerations of God’s Messenger, peace and blessings be upon him, about them and thus open a door onto common ground where we can share the inspirations of our soul with them. For example, once a Companion and a Jewish man were arguing about whether Prophet Moses was more superior or the noble Prophet and the Companion slapped the man. Upon this, the Messenger of God said, “Do not give me superiority over Moses, for on the Day of Resurrection all the people will fall unconscious and I will be one of them, but I will be the first to gain consciousness, and will see Moses standing and holding a side of the Throne. I will not know whether (Moses) also fell unconscious and got up before me, or whether God exempted him from that stroke.”[5] With this example, we can express the modesty and virtuous attitude of the Perfect Guide toward a Prophet regarded as one of the Masters of Determination. Another point of consideration here is to avoid provoking reactions from people. We must avoid like the plague every kind of attitude and behavior that would reflect Muslims as being petty and simple. In order to comply with the essentials of Islamic Theology on this issue, it is necessary to have a good knowledge of the noble Prophet’s philosophy of conduct, together with the way and methods followed by his Companions.
The volunteers in our time must have a good knowledge of the Qur’anic teaching and Sunnah, which we can see as the expounding of this teaching. It is necessary to organize seminars to learn these two main sources of the religion and the principles they established, and to educate people properly about this issue. Otherwise, for the sake of explaining the religion to others, some may be clumsy or make certain mistakes that contradict the principles of Islamic Theology.
In the past, people who tried to express truths would ask one another, “How many people perished because of you?” in order to fan the flames of self-criticism. In other words, “How many people visited your sphere but were repelled from religion because of your inconsiderateness?” In order to save others and avoid them perishing we must exert our brains, find a proper way, never be mistaken with the method and manner, and try to present the truths in the most appealing fashion.
Half a Doctor Costs You Your Life, Half a Scholar Costs You Your Faith
If a person does not have the proper ways and manners and is not knowledgeable about the essential principles of the Qur’an, the message of the noble Prophet, peace and blessings be upon him, and the conduct of the righteous figures of the early generations of Muslims, then it is always possible for him to be misguided by Satan, even if outwardly he seems to be a wise spiritual guide around whom people gather. Satan might misguide such a person sometimes by means of extraordinary happenings, and sometimes by whispering certain things into his ear; he might thus cause that person to fall for some ten wrongs besides one truth, and tempt that person toward different kinds of deviation.
However, a person who is well-equipped with knowledge of Islamic Theology will be aware that he is not reinforced by Divine revelation. Such a person knows that he needs to test by means of the criteria of the Qur’an and Sunnah whatever is whispered into his ear, what comes to his vision or what he feels in his heart, and whatever addresses his inner senses. If it conforms with the Word of God, the authenticated Tradition of the noble Prophet, peace and blessings be upon him, or the essentials established by the righteous figures of the early generations, then he welcomes it with feelings of gratitude and thankfulness. Otherwise, he does not credit any of these. In this regard, it is dangerous for those who do not have knowledge of Islamic Theology to assume the position of a spiritual guide. According to Sheikh al-Naqshbandi, it is not possible for a person who has not mastered Islamic disciplines to be assigned as a spiritual guide. Namely, such a person needs to know both instrumental disciplines such as grammar, syntax, and semantics, and also disciplines such as Islamic Jurisprudence, Qur’anic exegesis, Hadith, Islamic Theology, and their methodologies.
In earlier times, these qualifications were sought in those who were assigned as spiritual guides and teachers of truths. Those who were not equipped with the necessary scholarly knowledge were not assigned to this duty. In our time however, considerations such as continuing the existence of Sufi lodges and not letting those who gathered around these establishments disperse has led to the authorization of people who are not erudite in religious disciplines and who are not eligible for this responsibility. Actually, this is not much different from authorizing a veterinarian to perform open-heart surgery on a human patient. To put it in the words of folk wisdom: “Half a doctor costs you your life, half a scholar costs you your faith.”
Therefore, it is very important for those who wish to take on the responsibility of spiritual guidance to be well-versed in the Islamic disciplines, and to have a sound knowledge of the methodologies of Islamic Theology and Jurisprudence. Otherwise, even if they set forth with the good intention of guiding people to the truth, they might unintentionally commit so many mistakes.
Let us conclude the subject by remembering the words of Niyazi-i Mısri:
Do not adhere to any guide, lest he takes you through steep ways;
Those who walk behind a true guide, surely take a path of much ease.
[1] Nursi, Bediüzzaman Said, The Words, New Jersey: The Light, 2013, p. 46.
[2] Sahih Muslim, Jumu’ah, 43; Sunan an-Nasa’i, Eidayn, 22; Sunan Ibn Majah, Muqaddima 7.
[3] Al Imran 3:28; an-Nisa 4:144; al-Maedah 5:51.
[4] Al Imran 3:113; al-A’raf 7:159; al-Maedah 5:83.
[5] Sahih al-Bukhari, Khusumat, 1; Anbiya, 31; Riqaq, 43; Tawhid, 31; Sahih Muslim, Fada’il, 157.
This text is the translation of “Usûlüddin Ekseni.”
The Acceptance of Truth by the Powerful Elite
Question: When we view the life of God’s Messenger, peace and blessings be upon him, and the stories of the Prophets mentioned in the Qur’an, we can seen that people with a high social status and high standards of living are more stubborn and rigid about accepting truths. In the face of this reality, what should believers be aware of when they want to speak about truths?
Answer: In every period of history, as well as today, there exists an oligarchical minority who try to suppress people who think differently from them and who are not one of them. Their only wish is to turn those people into their servants and exploit them. This oligarchical minority wishes to design the world according to their own will. They interpret everything from the perspective of their own interests, desires and fancies. Therefore, they do not consider anybody but themselves, and they look down on the rest as lowly servants. Just as this disdainful and prosperous elite exists in Turkey, it also exists in other countries of the Muslim world and will continue to exist in the future.
The Only True Owners of Right Are Those Who Defend Their Rights
It is wrong to imagine that these people who consider themselves at the top of society (as also happens with the levels of the caste system) can always dominate the rest of the people. There have been times, particularly during periods when religious and moral thought prevailed in the true sense, when they regressed and were condemned to remain in a narrow sphere. However, even when they had to withdraw to their dens with their tails between their legs, it is a reality that they retained their thoughts about enslaving society, and moreover, they kept on developing new projects and plans with the aim of moral destruction. It is another fact that when they gain the opportunity, they invade all areas of life, resort to brutal force and smash everyone who does not side with them.
However, this situation should not be solely attributed to their obstinacy and oppression. Other factors such as the heedlessness and negligence of the masses, the failure of virtuous people who could actually struggle against them to maintain a spirit of togetherness, and their acting without any forethought or plans, also play an important role in the emergence of this tyranny. We can say that society will not suffer from the oppression of such tyrants unless it deserves it. Actually, seeing every trouble and hardship we suffer as a consequence of our own mistakes and wrongs is a piece of advice from the Qur’an. God Almighty, may His glory be exalted, states in the Qur’an: “Whatever affliction befalls you, it is because of what your hands have earned, and yet He overlooks many (of the wrongs you do)” (ash-Shura 42:30).
In fact, a person will not knowingly harm himself unless he has become totally insane. However, certain aspects of neglect and wrongs such as: a lack of awareness and anticipation, preoccupation with egoistic concerns, and pursuing worldly positions and titles, harm a person so gravely as if it were a deliberate harm. In spite of so many wrongs and sins, if a person is still blessed with something good, he must be aware that all of those good things are gifts from God.
The late poet, Mehmed Akif, said that the sole true owners of right in this world were those who speak up for defending their rights. In this regard, merely shouting and making a fuss in the face of oppression and the violations of the oligarchical elite will not yield positive results. On the contrary, it is necessary to struggle by means of reason and logic. If we have been unable to defend certain rights, we must make every possible effort to reclaim them. If need be, every self-sacrifice must be made for this sake in accordance with the teachings of the Qur’an and Sunnah; the right to live humanly must be reclaimed by endeavoring within a legal framework of law and justice.
The Conceited Ones of the Age and the Forceful Voice of Truth
Just as it happened yesterday, today, the people who control the capital, power, government and certain high positions look down on the rest of the people as if looking down to the ground, and they see themselves as being so high up, as if they are looking at the firmaments. In our present time, their number has become so large that even calling them an oligarchical minority will not suffice. Surely, their power bears no importance against the strength and power of God Almighty and does not really mean anything for those who seek refuge in Him. The void that appears as a result of our inactivity and weakness is what makes power more meaningful, and the oligarchical minority is using that power against us.
It is not correct to think that such elites that leech off the people will always remain in such as position. One day, there may appear some among them who regret the oppressions they have committed, who become sincerely repentant, who change their feelings and thoughts, and prefer to live in a human way. We can see so many examples of this during the Prophet’s time. Although at the beginning of Islam, the majority of the believers were poor people—such as Bilal al-Habashi, Ammar ibn Yasir, and Abdullah ibn Masud—who worked near the controllers of wealth and power, the leading personalities of Mecca also came to be included in this blessed circle in later years.
By studying the identities of the people who accepted faith first and formed the center, it is possible to make some psycho-sociological analyses. For example, you can say that they had been seeking a savior to save them from the negative life conditions they were experiencing, and when they saw the prince of the Prophets with his truthfulness, decency, Prophetic intelligence and resolution, they ran to him with the intention of seeking refuge in him. Or, by considering that those people owned very few worldly possessions and did not have much to lose, you may think that it was easier for them to dedicate their lives to the path of God. You may also think that the Messenger of God’s treating those oppressed people with his immense compassion, opening his bosom for them and supporting them was a factor in their speedy acceptance of Islam. Additionally, you might also interpret the fact that people in abject poverty followed such an infinite light as a result of Divine guidance. However, no matter which factor you ascribe this result to, you see that the majority of the heroes that formed the first rank of Muslims were poor people disdained by those prominent in society.
However, there came the day when those prominent people, who accosted the Muslims at every opportunity and tried to smash them, also joined their ranks. For example, during the sixth year of Islam, the unpleasant invectives against the noble Prophet tugged at the humane feelings of Hamza, who took a stance against the polytheists in return.[1] This meant that this quintessence and potential had existed in his soul. In spite of temporarily hesitating at the beginning, this brave champion was devoted to Islam in such a way that after he was martyred at Uhud, his name was written in heavens as the “lion of God.”[2] Abu Sufyan, who was unparalleled in obstinacy, took his place near the Messenger of God, peace and blessings be upon him, after the conquest of Mecca.[3] Like him, so many leading figures from among the polytheists submitted to the truth and changed sides later on.
Nobody Should Be Deprived of the Goodness
On account of the reasons we mentioned so far, from the oligarchical minority who in their imaginations see themselves at the uppermost level of the caste system and behave as if it were their essential right to oppress others, God knows what potential heroes may appear and may lend you a hand with your ideal of establishing universal values. Even today, it is possible to say that its signs can be seen—not as showers but rather like dewdrops on leaves. There are people who have ample worldly means, seen by some as being at the uppermost level of their imagined caste system, who see themselves as having a distant worldview from you and whom you do not see as likely to share your ideals; when they witness the beautiful things you do, they may support the activities on the path of humanity and peace. You may see that some of them want to open a school somewhere, others wish to sponsor a university to be opened somewhere, while others want to provide a field for a new educational institution to be opened. As they also set an example for others with such services, those who see this will also wish to do the same.
Therefore, the duty that falls to us is taking care of all individuals in society without making any distinction. The thought that the reformation can only be carried out by poor or middle class people is not correct. These people may have welcomed the good things done and have opened the doors of their hearts wide from the very beginning. You may rather have spent time with them at the beginning. However, on account of the great scope of the tasks needed to be done for the sake of humanity today, it is necessary to spread our wings wide, and try to reach every place and every person. For this reason it is necessary to make efforts to include those who have worldly means and look down on others. However, while making this effort, you should not forget that in order for them to accept the values you believe, although a single day or week may suffice for some, for some of them it may be necessary to make visits for a month or even a year.
Who knows how many times the Messenger of God, peace and blessings be upon him, knocked the door of Abu Jahl and communicated his message to him? Without getting angry or feeling bitter, he made use of every opportunity and tried to make him feel the truths of faith. Note that Abu Jahl was one of the prominent figures of the Banu Makhzum tribe.[4] It was possible for his entire tribe to embrace Islam once Abu Jahl had done it. Those days, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, did not solely make visits to Abu Jahl, but also went to all the leaders of Mecca time and time again; he presented his message to them without growing weary or being broken down. Although Abu Jahl was not honored with faith, a day came when his son Ikrima accepted faith before the beneficence and compassion of God’s Messenger, peace and blessings be upon him.[5] There even came a day when no one remained among the prominent figures of Mecca who had not embraced his message. Maybe with a bit of help of mass psychology, people accepted Islam in throngs all over the Arabian Peninsula.[6]
In this regard, it is necessary to utilize every opportunity to reach all sections of society and to advance in a multi-alternative fashion. It is necessary to knock on everybody’s door without becoming weary, giving in to hopelessness, or feeling broken. Maybe some will insult you, call you “backward” or “bigot,” or call you other names. However, the reward of this task is absolute deliverance for you in the case of fulfilling it, and absolute perdition for them in the case of not fulfilling it. If your message is the magical and mysterious key to absolute deliverance—God Almighty has given everybody who strives on His path such a key—it is worth it for you to bow before them some fifty times for the sake of passing this key into their hands. In order to let people take the path of eternal happiness, those who serve on the path of the Qur’an must not feel hindered by any kind of suffering, torments, ugly remarks or obstacles.
[1] Ibn Ishaq, As-Sirah, 2/151–152; Ibn Hisham, As-Sirat an-Nabawiyya, 2, 129.
[2] Tabarani, Mujam al-Kabir, 3/149; al-Hakim, Al-Mustadrak, 3/149.
[3] Bayhaqi, Dalail an-Nubuwwah, 5/102; Ibn Asakir, Tarikh Dimashk, 23:458.
[4] Ibn Ishaq, As-Sirah 4/191; Ibn Abi Shaybah, Al-Musannaf, 7/255–256.
[5] Ibn Asakir, Tarikh Dimashq, 41/55–56.
[6] Ibn Hisham, As-Sirat an-Nabawiyya, 5/248-249; Ibn al-Athir, Al-Kamil fi’t-Tarikh, 2/157–161.
This text is the translation of “Güç ve İmkân Sahiplerinin Hakkı Kabulü.”
Misfortunes and Attaining the Understanding of True Divine Unity
Question: Does misfortune play a role in helping a person attain the understanding of true Divine Unity?
Answer: True tawhid, or Divine Unity, is to acknowledge that “God” is independent of all causes and to recognize His absolute Power and Will in everything that happens, in spite of living in a world of causality and being surrounded by apparent veils of causality. Until today, those who attained such a perspective were great personages who were heroes of the horizons of the heart and spirit. As they were absolutely humble and self-effacing, they always turned to God, may His glory be exalted, and were fixed on seeking in inner realms of reality. In the face of events, they did not see the causes, but the Causer of Causes.
Turning to Divine Unity as a Compulsory Blessing
To elucidate further, people live in the sphere of causes and most of the time they can find themselves in situations that make them feel dizzy with the influence of causes, which blur their vision. In spite of that, a believer must be oriented toward God, the Causer of Causes, without ever being shaken; like a never-moving compass needle. However, it is so difficult to attain the objective of being like a precise needle that always shows Him when buffeted by the normal flow of life. Consider the meaning of the verse: “Or He Who answers the helpless one in distress when he prays to Him, and removes the affliction from him…” (an-Naml 27:62). When people are shaken by troubles and misfortunes, when it turns out that causes are totally inefficient and that nothing remains to hang on to, people necessarily turn to God. So, people who are utterly helpless and in such a state of need grow profoundly aware of the fact that only the Omnipotent One with Infinite Power can help them; therefore they turn to Him in full concentration. In situations where causes come to an utterly dead end, when people listen to their consciences, they feel that Providence envelops them with beneficent manifestations of Divine Mercy and protects them against troubles. Such people comprehend that apparent veils are nothing but a veil before the operation of Divine Power, that there is an absolute Power and Will behind the veil; this means a window opening onto true Divine Unity.
The parable of Prophet Jonah is a good example to help us understand this subject. As you know, Prophet Jonah was swallowed by a huge fish. At this point, when all possible causes of salvation were impossible, he turned to God, petitioning Him: “There is no deity but You, All-Glorified are You (in that You are absolutely above having any defect). Surely I have been one of the wrongdoers (who have wronged themselves)” (al-Anbiya 21:87), and glorified Him thus. This became a means of salvation for him. Bediüzzaman made an excellent analysis of this issue at the beginning of The Gleams. While some people may view his explanations about the issue as “simple,” since familiarity breeds contempt, those explanations are actually very insightful, particularly in terms of the truth of Divine Unity and essentials of faith.
Prophet Jonah opened up to God Almighty about the situation he found himself in. He took into consideration the facts of his leaving Nineveh, abandoning his people without an explicit command, moving away by boarding the ship and the like. He thought that what befell him stemmed from his own faults. He was immersed in deep self-criticism and then knocked on the door of Divine Mercy. At a moment when all causes were lost from sight, only God could save him from the darkness of the night, the ominous state of the sea, and from the belly of the fish. Together with his humble entreaty to God in utter need, the mystery of God’s absolute Oneness was manifested in the sense of a particular grace bestowed on him by Divine Providence. Suddenly, all darkness was erased, the effect of causes disappeared, and Prophet Jonah was delivered to the shore of salvation.
Since he was one of God’s Prophets, Jonah may have received a particular instruction from God Almighty on how to act in such a case of misfortune. The event is already a miracle. In normal conditions, it is almost impossible for a person to survive in the belly of a fish. The human being is not adapted to living in an environment without oxygen. Due to a sign that he received from God however, Prophet Jonah never gave in to despair, but wholly turned to Him in perfect devotion, and found salvation with this pure consciousness of Divine Unity.
Melodies of Divine Unity Performed by Troubles
We might occasionally face troubles and misfortunes like Prophet Jonah did, at individual, familial, or communal levels. In some cases, even an entire nation might experience a state of constraint and privation and implore God, writhing helplessly. What really matters is filtering all of these troubles with a serious feeling of scrutiny and inquisition, discerning them correctly, evaluating them correctly and, by means of misfortunes, shedding light on the path leading to true Divine Unity. As God Almighty never manifests anything without wisdom, He may have created such a state of helplessness for individuals to make important gains. If this can be understood, troubles will be faced with resignation, and if it results in wholly turning to God because of the helplessness experienced, then it becomes possible to prosper in terms of this world and to gain eternal bliss. The troubles endured in this life will bring very different returns in the afterlife. There, drops will turn to seas, atoms will turn to suns.
Experiencing misfortune may outwardly appear as an evil for people who have adopted a certain thought pattern or who are included in a certain movement. However, God may have willed them to turn their faces to Himself by means of such trials. States of dire need may pave the way for them to attain true Divine Unity. It is for this reason that one should see troubles as no different than gifts from God and say: “Troubles sent by His Majesty, or graces from Divine Mercy, my soul welcomes them equally!” Given that a person realizes that troubles and misfortunes actually come from God and faces them with resignation, no matter whether what comes is a breeze or a storm, they are always welcomed with respect to their results.
Personal, familial, or social troubles may be a means of awakening and thus turning to God, but events must be viewed with this consciousness; or at least have the potential to be viewed with such a consciousness. Even if a patient is taken to the intensive care unit, as far as the death of the heart and mind has not been realized, it can be possible for that person to return to life with an electric shock. The lands where Muslims live today can be compared to a patient in intensive care who still bears the signs of life, or to a person who has suffered a terrible accident but whose heart and brain still functions. Therefore, it is still possible for them to rise, in spite of their presently disabled condition. Realizing this calls for applying a serious shock.
So many times from the past to present, God Almighty blessed people who wholeheartedly turned to him in the midst of troubles and misfortunes with extra graces and bestowals, and blessed them with a new revival. Today as well, He may make the present generation bound for such an awakening. This is as long as we correctly understand the meaning of troubles and misfortunes and turn to Him in utter devotion, in a spirit of destitute imploration and conscious of our state of impotence and poverty before Him.
This text is the translation of “Musibetten Hakikî Tevhide Giden Yol.”
System Blindness and the Lifespan of a Society
Question: While serving on the path of God, the tasks we are responsible for can become ordinary and monotonous to some of us. Is this a consequence of system blindness? What can be done to prevent us succumbing to such blindness?
Answer: People gathered around such a lofty ideal as making the face of humanity smile and letting the breezes of happiness blow worldwide have so far seriously endeavored in order to realize this ideal. So it seems that God Almighty has rendered their endeavor fruitful, let their efforts yield a thousand fold fruits, favored them with showers of blessings, and made them successful on their chosen path. For these achievements, which are but the results of Divine favor, to continue, the sincerity of purpose and commitment to the core ideal of this issue must remain. May God protect us, if we ignore the showers of blessings pouring down on us abundantly, lay personal claim to the achievements we are blessed with, or let the means replace the purpose; for then we will also fall like all previous societies did. Actually, when the underlying reasons for the losses experienced in different periods by Muslim societies are thoroughly investigated, such deviations of thought will turn out to be the cause.
Recognizing the Divine Help in Achievements
To elucidate further, the volunteers that migrate to the four corners of the world are favored with great blessings that outweigh the efforts they make. No people are risking their lives like the army commanders in Muta or combatting with an enemy like the heroes at Yarmuk did. The volunteers are welcome in every land they go to, and receive appreciation for the services they fulfill. Nobody is suffering for the good of humanity to the degree of forgetting their way home, their spouse’s face, or their children’s names. However, the endeavors they make in the places they go are becoming a means for good works with worldwide benefit. So, failing to recognize the Divine support, guardianship and protection behind all of these beautiful services, laying personal claim to them or thinking that what has come about as a result of Divine grace and favors will always continue, even without keeping up our spiritual state, is a serious kind of blindness.
Acknowledging the Blessings in the Face of Achievements
All of the factors, such as: having different achievements, rising to an esteemed position, becoming institutionalized, or establishing a well-built system, might cause a person to become blind to the truth. In addition, people affected by such blindness might then fail a Divine test or fall for a Divine stratagem by laying personal claim to the graces granted by God. Thus, instead of acknowledging blessings in the face of success and turning to God with thankful praise, they might be overcome by pride and conceit. All of these are factors which will bring about a person’s fall.
As stated by sociologists and social historians as well, after enjoying certain achievements, almost every people and society experienced, to different degrees, a period of blindness as a result of the dizziness of victory. This situation caused societies to disintegrate, and consequently brought about their end. Gaining insight into the fall of Rome, the Byzantines, the Seljuks, and the Ottomans will reveal that all of them actually shared the same destiny in this sense. It is possible to say that some countries that have come to the fore in the balance of powers in our time have entered such a process. After making a healthy analysis, it is possible to say that the countries that took certain parts of the world under their dominance and achieved certain things have developed system blindness and their disintegration has begun.
Lofty Purposes and Relevant Duties
In order to save a society from such blindness and increase its lifespan, it is necessary to constantly focus it on higher targets and give people relevant duties to busy them with good works. With their functioning mind, open spirit and a conscience that embraces the entire universe, they must constantly be engaged in an activity and never lose their metaphysical vigilance. If you do not direct people to high ideals and then occupy them with certain tasks for the sake of realizing these ideals, the devil will find work for their idle hands to do.
Renewal of Format
On the other hand, it is necessary to take into consideration different cultural environments in the world and make favorable use of common points and correctly determine the common ground. Afterwards, it is necessary to renew the good works you are occupied with and find some new ways and methods according to conjuncture so that you do not develop blindness. Otherwise, it is inevitable that you will become dull, lose your purpose, and rot.
Closing the Door on Worldliness
In particular, the people who are at the forefront with the most responsibilities must close their doors to self-indulgence and worldliness. When worldliness beckons temptingly they must answer, “Do not waste your energy in vain, the door is bolted shut!” Let alone worldly expectations, they should not even cherish otherworldly expectations in return for the services they fulfill. Their philosophy of life should be in line with Bediüzzaman (who said): “Neither do I have a passion for Paradise, nor a fear of Hell. Given that I see the faith of my people is saved, I accede to burning in the flames of Hell; for while my body is burning, my heart will be a rose garden.”[1]
Orbit of the Heart and Mind
Those who ascribe issues to themselves will experience—tomorrow if not today, or the day after that—a “fatigue of excitement” and die in spirit. As for self-effacing people however, they will have proven the existence of God in a way and taken refuge in His power and strength. Since such people rely on the Infinite Source of power and strength, they pass mountains and rivers, but never experience fatigue of spirit and lose nothing from their power or strength.
In this respect, people at the forefront of society must constantly keep alert so that they can enliven those around them. People who do not act in the orbit of the heart and spirit cannot serve as a means for others’ revival. Those who have lost their liveliness and enthusiasm, who are spiritually decayed, are no good to themselves, let alone able to kindle vitality, love or excitement in others. In particular, those who give in to fear, comfort, self-indulgence and home-addiction, or who take advantage of their position in order to allocate a personal share from what belongs to the people, definitely cannot breathe life into others.
During the Era of Bliss and the time of the Rightly Guided caliphs, people constantly busied themselves with struggling in both senses, against their carnal self and against their enemies. Thus, they always kept up their vitality and realized very important triumphs. They had no worldly possessions and lived in crude houses made of stones and clay. However, those people of great standing, who had begun soaring to the immensity of horizons, served as a means for the advent of brilliant civilizations in the world. In this regard, the only way to prevent blindness from being the result of the system and success is attaining this lively state as represented by the Companions, as well as edifying individuals to live for noble ideals.
Making Societies Live Longer
The factors mentioned so far may not suffice to prevent the death of a society completely, since death is inevitable for societies, as it is for people. I remember that once upon a time a person of high status asked doctors a bit reproachfully: “Cannot you find a cure for death?” However, there is no possible cure for death. As a matter of fact, God Almighty, may His glory be exalted, created life and death together. Death cannot be killed off in this world.
As was stated by the noble Prophet, peace and blessings be upon him, when people take their places in Paradise and Hell, death will be embodied in the form of a ram, which will be slaughtered. Then it will be announced that non-existence has been rendered non-existent. Both the residents of Paradise and Hell will hear that they will stay there forever.[2] As a matter of fact, the Divine Names meaning “The One Who Revives” (Al-Muhyi) and “The One Causing to Die” (Al-Mumit) are mentioned alongside this in the Qur’an and the noble Prophet’s sayings; this fact also alludes to this truth.[3] Namely, as God is the One Who creates life, it is also Him Who creates death. As it is stated in the Qur’an: “He Who has created death and life, so that He may try you (and demonstrate to yourselves) which of you is better in deeds; and He is the All-Glorious with irresistible might (Whose will none can frustrate), the All-Forgiving (Who forgives many of His servants’ sins so that they learn from being tested) (al-Mulk 67:2).
In this respect, death is inevitable for everybody in the world. However, by being careful about the points mentioned above, it is possible to delay a seemingly inevitable fall or collapse for a society and lengthen its life span. This is exactly what happened with the Ottoman example. Although its lifespan included peaks, paralysis and periods of intensive care, it lasted longer than any other state. Even while paralyzed, it played an important role in the balance of powers.
[1] Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat (Tahliller), p. 616.
[2] Sahih al-Bukhari, Tafsir Surah (19), 1; Sunan at-Tirmidhi, Sifat al-Jannah, 20; Darimi, Raqaiq, 90.
[3] Ar-Rum 30:50; Sunan at-Tirmidhi, Da’awat, 82; Sunan ibn Majah, Dua, 10.
This text is the translation of “Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü.”
Hubris or Becoming Tyrannical
Question: It is sometimes the case that people who are responsible for a certain area or who govern a certain place, after a period of time, begin to consider themselves as the owner of that place. Could you elucidate how believers should think and behave when this happens?
Answer: Regarding someone who is responsible for administering and governing others, there is a great difference between his bearing the responsibility of the duty he carries out and seeing his field of responsibility as his personal property. However, this fact is unfortunately ignored and abused by many. When people responsible for others do not follow the righteous path of the Messenger of God, peace and blessings be upon him, and the Rightly Guided Caliphs, may God be pleased with them, when they do not see themselves as trustees in the position they occupy but as the owners of that place, it means that they have begun to pave the way that leads to tyranny.
People Who Firstly Lay the Blame on Themselves for Negativities
Essential to being protected from such a danger is for people in power to be self-critical and take personal responsibility for any negativity that occurs related to their area of responsibility. Actually, this understanding and philosophy of governing is based on Muslim religious thought and feelings. The attitude of Caliph Umar ibn al-Khattab, may God be pleased with him, is a perfect example for us in this respect. Within the ten-year period he served as caliph, there were glorious conquests. Despite being such a great state leader, during a time of famine, he prostrated himself among some ruins and beseeched God Almighty, asking Him not to destroy the Muslims because of his sins. Similarly, people in leadership positions must firstly hold themselves accountable for arising negativities, failures and breakdowns; they must constantly beseech God and strive their best to solve problems.
The devoted souls who keep endeavoring for the good of humanity in order to pour the inspirations of their soul into the needy hearts might occasionally encounter problems while fulfilling their responsibilities. For example, God Almighty blesses them with certain accomplishments to gain people’s appreciation. On seeing these accomplishments, some people with weak characters might desire to appear within the same frame as those devoted souls. Consequently, when those who are motivated by personal gain are not able to find what they expected, they might resort to all kinds of evil including slander and libel. God Almighty will surely bring to account those who commit such evil. However, the governor of the land where this problem is experienced must say, “I wonder what kind of wrong I committed that led us to experience such a misfortune?” and bring himself to account first of all.
People Who Do Not Lay Claim to Achievements
When people in leadership positions do not engage in self-criticism and self-supervision they do not want to admit any fault, even for the problems that are directly due to their own wrong decisions, and therefore they keep accusing and laying the blame on others. When the wrongs and mistakes are highlighted, they perceive it as a threat to themselves and wish to silence those who highlight them. In short, they become tyrannical. Leaders who lay personal claim to achievements that have been granted by God Almighty as a result of concerted efforts from society will become deluded into thinking that everything begins and ends with their own person. This delusion of seeing themselves as the beginning and end is actually an implication of claiming to be a deity. The grim end of a person who dares to make such a claim is stated as follows in one hadith qudsi: (God Almighty says) “Pride is My cloak and greatness My robe, and whoever competes with Me with regard to either of them, I shall throw him into Hell.”[1] A person who sees himself as great and thus takes pride in it will be considered to have attempted to be a partner with God regarding these attributes. The Almighty Lord gives the warning that He will throw such a person into Hell.
Collective Reason and Favorers of Consultation
In fact, as nothing has begun with our person, nothing will end with our person either. On the contrary, deeds we attribute to ourselves will yield no fruit; whereas deeds carried out far from egotism and self-importance will not be irrelevant or fruitless. This is how a person should always see himself and the services for which God employs him. Instead of acting as one person, and always thinking he alone is the best person to make a decision, one should value collective reason and never take an indifferent attitude toward the mechanism of consultation. When one sees that je cannot fulfill his responsibility properly, he should know to step down righteously and easily say: “With regard to my position, I am trying to develop the feeling of concord and unity in people, and inviting Divine help by trying to reconcile their hearts. If I am not giving my position its due, not achieving practical aims and if I cannot be convincing with my manner and behaviors, then you can take me from this duty and assign me to a lesser one.” The feelings and thoughts of those who claim to have dedicated themselves to the path of truth and for the good of the people should be thus.
People Who Do Not Cherish Worldly or Otherworldly Expectations
The devoted souls should not have any worldly or otherworldly expectations for the duties they carry out. Desires such as achieving high ranks, acquiring different titles or being the center of attention must never settle in their hearts. Continually seeking higher worldly positions in a greedy fashion is an indication of pride and conceitedness. However, it is very difficult for conceited people to act in a balanced way regarding this issue, to give their position its due and to become aware of their responsibilities; for they see themselves as the same as Atlas, supporting the world. They think that when they recede from duty, it will mean inevitable disaster for the world. This is nothing but gross misguidedness and deviance.
Most of the principles Bediüzzaman gives in his chapters, ‘On Sincerity and Brotherhood’ are golden criteria related to this issue. Complying with them is very important in terms of preventing such deviations. For example, he advises preferring being a follower to being a leader, which brings responsibility and is therefore risky. Namely, a person should prefer following a person who is eligible for a certain position rather than becoming the leader of others, which entails responsibility, danger and risk.[2] For example, imagine that a group of Muslims is going to observe congregational Prayer somewhere. One should not be eager to be the imam to lead the Prayer, but should withdraw to the side and know to pray behind someone else. Unless one is accepted by others as eligible and is offered the position, one should not even wish to be the muezzin, but rather should leave this duty to another. If such cautiousness is observed about issues such as leading the Prayer or delivering a speech somewhere, this quality will be ingrained in individuals’ hearts and become a character trait in them. If people can manage to withdraw in this way into the depth of their character, they will not seek to become tyrants and will not adopt despotic attitudes.
Humble People Who Avoid Esteem and Applause
Ottoman rulers such as Mehmed II, Selim I and Süleyman the Magnificent underwent a serious edification and rehabilitation in this regard and therefore did not grow tyrannical, even when they ruled an important part of the world. They remained humble and self-effacing. As for the improper remarks and defamations certain persons in Turkey make about them, these are nothing but hollow statements that stem from ignorance. Sultan Suleyman only spent one year of his 46-year rule in Istanbul. Just as his lifetime was spent in military campaigns, his demise was also during a campaign. He was someone who spent his lifetime on horseback for the sake of justice, but, in terms of his attitude toward the people, he was always humble and modest toward his followers. It is narrated that after returning to the palace triumphantly, he had his bed made up in the corridor in order to challenge his ego and not let it become arrogant. Likewise, when the blessed Sultan Selim I returned from the campaigns of Marjdabiq and Ridaniya, he did not directly go to the palace but waited in Üsküdar until midnight. When the people were sleeping in their homes, he quietly went to the palace in order to avoid the people’s praise and applause.
Spiritual Nourishment Should Not Be Neglected
So, it is very important for people who have dedicated themselves to serving faith and humanity to undergo such edification right from the beginning. A person should not become a minor tyrant when responsible for a small sphere so that when his responsibility grows he will not assume himself to be sovereign of the world, pursuing impossible projects, oppressing people and taking no advice in the case of failing at all of these. On the contrary, he should believe that positive results are only realized with God’s permission and grace; he should not forget that he is merely an apparent minor cause and should humbly know his place no matter what position he occupies.
For this reason, in terms of administrative positions from the lowest to the highest, nobody should be neglected in terms of spiritual nourishment. Individuals must constantly be rehabilitated within the frame of Islamic, humane and universal moral principles and it is necessary to help them be cultivated as “human.” If people do not receive spiritual nourishment but are left alone, they can fall into a void and go astray. Once this happens, they become egotistical and say, “I, I, I…” They follow a path of misguidance that ruins them, causes them to lose the true friends and makes them fritter their life away in the narrow prison of their ego.
[1] Sahih Muslim, Birr, 136; Sunan Abu Dawud, Libas, 26.
[2] Nursi, Bediüzzaman Said, The Gleams, New Jersey: Tughra Books, 2008, p. 215.
This text is the translation of “Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma.”
The Path of Serving the Truth in the Face of Obstacles
Question: Considering the present conditions, we can see that people who have contributed to charitable works are being raided with the intention of defaming them and the truth is being obscured. How should volunteers understand this and what should their philosophy of action be?
Answer: People on the path of serving the truth must firstly accept the following reality. Just as it happened yesterday, today as well, people with vices such as hatred, envy and intolerance, because of their paranoid mood, will declare as enemies other circles of people who do not think like them. They will continually attack here and there and reveal their malice in various forms for the sake of protecting their illegitimate gains. However, the devoted souls must constantly seek refuge in God, may His glory be exalted, completely relying on and submitting to Him. They must always focus their acts on gaining God’s good pleasure; always tread in the footsteps of His Messenger and, in spite of all evils and obstacles, they should keep walking on the righteous path with a noble conscience to embrace all of humanity.
While walking on this path, you may sometimes be betrayed by those you expected to be loyal; you may be rejected by those who shared the same destiny so far or find yourself unexpectedly stabbed in the back. However, you should still stick to your unwavering course on the righteous path and not be hindered by such negativities, by opening up new doors in your conscience. By utilizing some new strategies, you should constantly seek to set higher standards in terms of the horizons of your conscience and immensity of your soul.
The Sound Guides
We are passing through a chaotic era that is referred to by hadith books in their sections of Fitan, which means disorder and corruption rooted in rebellion against God and recognizing no laws. This is happening on a wide scale and to a horrible degree; upheaval and turmoil are following one another and deception is considered to be a merit. In such a period, there is urgent need for sincere guides who do not deceive or misguide people, and who always inspire trust in hearts. So what falls to you is to give humanity a lesson in “not deceiving,” by never deceiving anyone with your sincere words, bearing and attitudes. If others monitor you for some fifty years, they should not be able to find the slightest indication of deception.
It is a fact that in our time so many people set their sights on worldly ambitions. Therefore, you may have difficulty in making others understand you correctly. They will view you as themselves, by projecting their own worldliness onto you. They might seek different intentions behind your coming into contact with the world, your opening of a school and cultural centers everywhere, your embracing the entirety of humanity with love, and your efforts to bring together and reconcile people of different cultural backgrounds. As every action they take is to gain some form of worldly return, they might think that you are also running after some worldly benefits. Even some of the people who stand close to you, whom you love and hold in esteem, might be deluded by such apprehensions and anxieties. By interpreting your attitude and behaviors according to their own feeling and thoughts, they may derive different meanings from these and thus perceive you as a threat to themselves. However, without caring for any of these much, you must explain at every opportunity that you have no target except for gaining God’s good pleasure and indicate this with your attitude and behaviors.
Decency of Intention
It is unthinkable for volunteers who solely seek God’s good pleasure by seeking reconciliation between people and trying to create a world of love with their initiatives in different parts of the world, to have worldly ambitions. Even if the volunteers, who have fixed their sights on God’s good pleasure with heartfelt dedication and have resolved to beautify the face of the world, cannot realize their plans of love and peace, they will be the heroes of their own intentions and will be rewarded by God accordingly. As the noble Prophet, peace and blessings be upon him, once stated: deeds go by their intentions and everybody will be given what they intended. Therefore, the factor that will truly benefit someone is the sincerity and worth of their intention. God Almighty will reward a person with otherworldly returns according to his intention and immensity of conscience.
For example, you set forth with the intention of enabling the entire world to find peace with God’s permission and grace. As far as the conditions allow and a suitable atmosphere is formed, you do not fall into lethargy but increase your efforts even further. However, there comes such a time that some obstacles appear on your path and you cover only one tenth of the distance you targeted. As your intention was ten out of ten, God will reward you accordingly.
However, in order to attain such a beautiful result, you must be so sincere in your efforts on the righteous path that thoughts such as, “I wonder if they will give us an administrative position in return for the services we carried out?” must not even pass through the corner of your mind. On the contrary, when such considerations visit your mind, you must consider them to be devilish urges and distance yourself from them immediately.
This does not mean that some people will not be awarded certain positions they deserve and are eligible for. Surely, such people will gain different high-level positions in the state administration. However, people who are devoted to service for the peace of humanity and do not think of anything but God’s good pleasure must not seek any worldly positions for the sake of worldly gains. They should even not hasten to accept when they are offered such a position as being a minister of the prime minister, but consider first whether such an offer will be good for their ideals and then decide accordingly. Otherwise, in spite of having set forth in order to seek God’s good pleasure, they will have adulterated their considerations on this path, personally destroyed the possible influence they could make in others’ hearts and lost the credit and trust of people around them.
In my opinion, let alone seeking such administrative positions, they should see seeking worldly targets as a demotion for themselves, even if there is a matter of being the world’s greatest conqueror. Even such worldly glory will remain as a drop in the ocean next to saving one person’s eternal life. In this respect, the volunteers of our time who have migrated for their ideals must take it as the greatest ideal to help a love for truth be kindled in hearts, to let morality and virtue be germinated in hearts, and for different people to become bosom friends. They must design their life according to these lofty ideals without wasting a moment of it.
This text is the translation of “Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu.”
The Art of Politics in Line with the Teachings of the Qur’an and Sunnah
Question: Certain persons are trying to justify their false statements and some illegitimate acts by claiming that they are acting in accordance with what politics requires. How should the art of politics be understood and practiced from the perspective of a believer?
Answer: The Arabic word for politics is siyasa, which means “governing.” This word is used in two senses: the first is administering a system, group of people, or organization within a certain set of rules in an appropriate way; the second is “strategic management.” This means treating everybody diplomatically, including those who display enmity, and taking the available opportunities to do goodness toward them, and thus trying to ward off their evil. Concerning this issue, Bediüzzaman relates the following words of Hafez of Shiraz: “The tranquility of both worlds lies in two things: magnanimity toward friends and the wise management of enemies.”[1] What is meant by magnanimity toward friends is valuing them, being kind to them, opening up one’s bosom to them, and acting with humanity toward them. Since human beings are a manifest example of the best pattern of creation, it is necessary to be respectful toward them and treat them with humanity. No humanist movement has been able to equal the value Islam gives to humans, and to represent this in practical life.
The Difference between Strategic Management and Being Two-Faced
Strategic management of enemies means handling them well. This means: not provoking the enemy with unnecessary demagogy and dialectics, employing diplomacy very well, and warding off possible attacks and damage from the opposite side with wise strategies. Namely, in the relations you establish with enemies, you will follow such a policy that on the one hand you will not provoke them and on the other hand, you will not receive harm from them. As it is seen, this diplomatic approach is very different from that of those who are two-faced; who have deviated from the Straight Path. Unfortunately, they have deviated so much as to see as normal the deception of those who are not one of them, and to see any kind of lying as acceptable. As for strategic management, it means trying to prevent hostile attitudes through patience and steadfastness, as well as by using reason and diplomacy.
By using brutal force to try and solve problems that could be solved using diplomacy, by not following a wise strategy toward enemies, and by immediately resorting to war in the literal sense, as some green Ittihadists once did during the Ottoman’s final days, the country could be led down a blind alley where it could be shattered. The Ittihadists brought about the end of the great Ottoman state, which was unparalleled after the time of the noble Prophet’s Companions, as a consequence of the war they declared against Russia. So, what we mean by strategic management is the policy and way of government to be followed for the sake of not leading the country to such dead ends.
The Mentality That Misunderstands Politics as Lying
When politics is mentioned in our time, it only brings to mind the activities of political parties that govern a society. However, the art of politics is not solely about governing a state. There is a certain policy or conduct everyone needs to follow in his or her individual, familial and social lives. When this is not observed, it causes unrest and conflicts. As far as a believer is concerned however, the ways followed in politics have to be acceptable according to religious criteria. Thus, it is necessary to point out that illegitimate acts, as well as attitudes and behaviors incompatible with Muslim identity, have nothing to do with the art of politics. This concerns all levels from the most basic office to the highest level of state administration, regardless of the area of responsibility.
To give an example, a state has a set of targets, such as: achieving an important position in the balance of powers; continuing to command this power; making others regard it expectantly; and not letting others act without its consent. In order to reach these targets, states might be exploiting the resources of other countries under different pretexts, making relative enmities seem as definite conspiracies against themselves and thus invading a certain country, moving people away from their own spiritual heritage, and leaving them devoid of self identity. If they are oppressing others like that, violating rights and committing despotism, it cannot be called politics. This is state terror with no fairness or conscience.
While certain countries that want to retain their position can follow such illegitimate policies, certain people that gained control of the administration in a certain country might also commit such lawlessness for the sake of their own prosperity and future. Not acting just for themselves, they try to guarantee the future of even their grandchildren by continually hoarding, trying to bring their own supporters to positions of authority, not allowing anyone except their own supporters to be successful, and finding some pretexts for making their vices acceptable to the wider masses. They sometimes lie, sometimes talk about good intentions, sometimes try to present their oppression as a necessity of politics, and sometimes they even besmirch the people they oppress for the sake of justification. No matter how religious they try to appear however, even if they keep talking about faith and making sanctimonious shows of being Muslim, those who commit these oppressions are so far away from the politics practiced by the noble Prophet and his Rightly Guided Caliphs.
The Effort to Legitimize Oppression
Besides this, illegitimate acts are also being carried out with the impression that they are legitimate and innocent. Let’s imagine that someone is responsible for giving sermons at a mosque. When he has completed his duty of service and retires, he wishes for one of his relatives to inherit that position and identifies a certain relative as eligible for preaching. Afterwards, the retired preacher ignores the rules and regulations for appointing that position and instead follows his own method in order to realize his aim. This means straying to an illegitimate path unawares. In other words, this means using illegitimate means in order to reach a legitimate end.
In the same way, some persons, who took over the state administration and who have been filling their pockets with the people’s money they have misappropriated, may say for instance: “We must be strong. If we somehow lose these opportunities tomorrow, we should be able to straighten up again, and revive the organization we are affiliated with.” All these things are the treasonous machinations of false innocence that underlie the behaviors harming the country. Since outwardly these seem like innocent behaviors, even religious people might resort to such ways. However, this is blatant deviation and a betrayal of trust. Those who resort to such means, build with their own hands unawares the disgraces they will experience in the future.
If they, and the masses supporting them, consider all these as a necessity of political affairs and call it the art of politics, they are suffering under a gross delusion. First of all, politics must be compatible with ethical and religious principles. A Muslim politician has to follow the way of God’s Messenger, peace and blessings be upon him, and his inheritors in administration and politics. The Pride of Humanity and his true inheritors spent their lives being totally scrupulousness about lawful and unlawful things, and they never took a step toward the forbidden zone. In this regard, it is necessary to act with the utmost scrupulousness regarding the legitimacy of the means as well as the ends. If people, particularly those in positions of authority, act carefully in this respect, they both inspire trust in those around them and present an exemplary model for others to follow.
The People’s Trust Is the Greatest Credit
Actually, this is the secret that underlies the fact that the devoted ones have been welcome in the four corners of the world. They succeeded because they never gave up behaving in an upright manner, because they did not attach the services they carry out to any worldly or otherworldly expectations, and because they act in accordance with religious teachings. If they keep acting with the same determination, resolution, scrupulousness and patience, God Almighty will open for them the way that leads to hearts.
I do not have any worldly property. I never wished to have. Not just for myself, I prayed so that even my siblings do not own such worldly wealth. I never thought of favoring my relatives and bringing them to certain positions. I recommended my friends in the close circle not to own a house and to lead a modest life to meet their basic needs.
This is the way of inspiring trust in others. If you think about yourself in the least bit, you experience an erosion of trust in people’s sight. As a matter of fact, this movement of volunteers, which has reached some 170 countries of the world and flourished all around, is completely based on the essence of volunteering. If people step back from it, the Divine help will also cease and the works carried out will end. The means of receiving Divine help is having the people’s endeavors on your side. When you exterminate this means, Divine help will also cease. People who cannot tolerate you and cannot stomach your achievements out of envy might occasionally use different slanders to try to defame the services carried out. As far as you keep on your upright course, then, with God’s permission, no conspiracy or slanderers can harm you. Anyone with a sense of fairness and a conscience knows that the educational establishments that wave the flag of love and tolerance in the four corners of the world were borne out of the endeavors of the benevolent people of Anatolia. As they once realized the struggle of independence at their weakest period, the people of Anatolia experienced another resurgence and spread to the four corners of the world, despite their moderate economic means. In addition, thousands of teachers and young tutors spread out over the world, migrated to lands previously unheard of to them, and managed with very modest payment, for the sake of conveying the values distilled from their spiritual roots and receiving theirs vice versa. Since the earth is a productive entity, it yields such good results. As a requirement of showing faith toward them, I pray for those friends maybe some ten times a day. “My God! Resurrect those students, teachers, mentors and trustees (mütevelli) with Your Prophets! Strengthen their morale!”
To conclude, what underlies this beautiful picture of serving faith and humanity is our people’s trust. For this reason, as has been the case up until today, and as is necessary from now on, it is necessary to avoid like the plague every kind of attitude and behavior that might harm it.
[1] Nursi, Bediüzzaman Said, The Letters, New Jersey: The Light, 2007, p. 286.
This text is the translation of “Kur’an ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset.”
Being Muslim in Truth and in Form
Question: You frequently mention in your articles and talks that Islam does not merely consist of outward form. Can you explain this a little more please?
Answer: As is stated in the question, Islam does not merely consist of some outward forms, rhetoric, ceremonies, and formalities. On the contrary, practicing Islam is a matter of the heart. That is to say, what really matters besides the form is the essence and meaning.
The noble Prophet, peace and blessings be upon him, once drew attention to this truth by stating that God does not look at your body or your physical appearance, He looks at your heart and the sincerity of your deeds, and judges you accordingly.[1] The pure and simple voice of Anatolia, the Sufi poet Yunus Emre once said:
Being a dervish does not mean putting on the robes and cap.
One dervish in the heart, does not depend on the attire.
Thus he pointed out that what really merits consideration is not the appearance but the heart.
If the Inner Being Was To Be Turned to the Outside
There are some people who come to the fore as a Muslim and try to be the principal representative, but in truth they do not have the slightest value in God’s sight. Even if they come to the fore as Muslims in this world, they will be in a miserable condition in the next. On the other hand, there are some people who are not esteemed here and who appear to be backwards; however, in the next world it will be apparent that they have actually progressed to a position in the first rank, and walk side-by-side with the saints in their spiritual life. In this respect, basing opinions of people on their outward appearance and manner of speech may not always lead us to the correct conclusions. Once, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, drew attention to this truth and stated: “There are so many people of shabby appearance who are treated as objects of scorn. When they swear that a certain thing will happen, however, God does not contradict them.”[2]
But let this not be misunderstood; a person does not necessarily need to seem poor and lowly in order to attain such exalted spiritual ranks. By having a sound heart and giving one’s position its due, people in certain worldly positions too, can be of excellent worth in the sight of God with His grace. Each of the Rightly Guided Caliphs is such a beautiful example of this.
The Moving Lives of True Leaders
As you know, our master Abu Bakr, may God be pleased with him, received a modest payment to support his family. He put the remaining amount into a pot and requested that it be given to the next caliph after he passed away. When Umar ibn al-Khattab, may God be pleased with him, learned about it, he said as if addressing the late caliph: “You lived such an exemplary life, impossible for us to repeat.”[3] The blessed Abu Bakr owned a fortune before he became Muslim. He spent all his wealth for the sake of God and did not think of using even the slightest amount for his own sake. In spite of the ample means God Almighty granted him, he passed to the next world empty-handed in terms of worldly possessions.
The life of Umar ibn al Khattab was no different. When he became the state leader, he requested his payment to be determined according to the income of an average person. During a time of famine, he asked what the poorest of the people ate. Upon learning that it was bread and olive oil, he said: “Then what falls to me from now on is doing thus.”[4] This great caliph, who had overcome the two superpowers of the time, left this world without any possessions. The main essential of worldly and otherworldly success lies in attaining such a personal state.
Caliph Uthman, may God be pleased with him, was another example of such virtue. A wealthy member of the Banu Umayya tribe, Uthman ibn Affan gave away five hundred camels together with their loads without hesitation when the Muslims were urged to make donations at a time of emergency.[5] With his extraordinary magnanimity, his horizons did not fall behind the two caliphs that preceded him.
Likewise, for his whole lifetime, Ali ibn Abi Talib, may God be pleased with him, donated the money he could find, giving half of it openly and half of it secretly. In spite of the ample means he could have enjoyed, he passed to the next world as a poor person.
These exalted personages never used their status or title to personally benefit from the extensive authority or ample means they had access to. In the same way, they did not allocate the means within their reach to their relatives or supporters either.
So-Called State Leaders and Societies Drifting to Disaster
What about the situation of those who abuse their position and the means entrusted to them by the public by misappropriating them for themselves, their relatives and their supporters; are they to be considered unbelievers? They do not become unbelievers of course. However, there is no doubt that they assume unbelievers’ characteristics. Even if they observe the Daily Prayers, go to Hajj every year and never forsake the Ramadan fast, the characteristics of unbelief will survive in their bodies like germs for as long as they do not correct their weaknesses in this respect. Maybe these will cause certain deviations in their attitude and behavior. Since they allow a deadly virus to survive in their body, they will think and speak wrongly, make wrong decisions and take wrong actions, and consequently, with their wrong policies they will lead the people to disaster.
Let us not forget that God judges people according to their attributes. For example, there are characteristics of believers both in the religious and non-religious field such as respecting others’ chastity and honor, living decently, not coveting others’ possessions, practicing mutual help, declaring war against laziness, planning one’s time, using one’s means efficiently, and scrutinizing the creation with a love for research and truth… Whoever possesses these attributes, God will help them succeed; those who fail to embody these attributes will be punished both in this world and the next.
Even if individuals see themselves as very religious, if they are idly killing time in tea houses and adding to their laziness vices as gossiping, backbiting and slander; if they are solely acting upon baseless suppositions and thus thinking evil and speaking evil about other believers, then they are leading a life with attributes of unbelief. As far as such a person is concerned—considering the impossible—even if they brought down the stars from the sky and thus let people on earth enjoy such fireworks, they would have no true worth at all in God’s sight. For some time they may manage to pull the wool over people’s eyes. However, as they cannot establish a sound relationship with God, and fail to follow a course to become a believer, and fail to follow the orbit in which the Prophets walked, they light up briefly like an eye-catching spark but fade away in a short time and end up as a disappointment. Many others so far attracted the masses to follow them with such make-believe, but before long they fell to oblivion without leaving any positive trace.
The Insatiable Greed
Considering what has been said so far, believers must not be deceived by outward forms and must not forget that what really matters is the essence and spirit. They must not give up sincerity, but relate all of their acts and moves to God’s good pleasure, and try to follow what God wills with every step they take. Without organizing one’s life in accordance with the principles decreed by God, a person will become vulnerable to being directed by the carnal soul and Satan. When such a person finds the opportunity, he will fill his own pockets and bank accounts, and even transfer money to foreign banks when the banks of his own country will not suffice. With unimaginable tricks, he will rob the people of their money and try to establish his own sultanate with the money he stole from them. Even if a person acting in such a devilish manner appears to be Muslim, it means that he is walking on the path of unbelief.
Whatever way and methods were used during a certain period to attain certain achievements and victories, it is not possible to attain the same achievements in another period with other ways than theirs. It is necessary to follow the way of those righteous ones. A legitimate end cannot be reached through illegitimate ways. If the target has to be reasonable, legitimate, and Divine, then the way and method to achieve that target must also be legitimate. As for the Machiavellian approach claiming that it is possible to employ illegitimate means to reach a legitimate end, it is nothing but an urge from Satan. Even if such a person goes to the mosque and places his forehead on the ground, there will be no difference between him and one who boozes or worships idols.
The Attempt to Cover up for One Wrongdoing with a Greater One
Regardless of their level in the government, people who commit grave sins such as misappropriating the public’s money, rigging public tenders, bribery, leading an indecent life, or favoring those in their close circle, do not wish others to know what they are doing. Therefore, they feel disturbed if decent and upright people, who do not approve of their illegitimate dealings, attain certain positions that will mean their wrongdoings are discovered. They fear that they will be prevented, their dealings will be revealed and they will lose credit in the sight of the masses they deceive. For the sake of preventing this, they put the pressure on decent and upright people in unimaginable ways. For, every criminal makes an effort to cover up his crime and be cleared of it. A criminal does not even refrain from accusing others to appear innocent.
As they do not wish for others to recognize their sins, they wish for those around them to resemble themselves in order carry on freely with their crooked dealings. They also transform others, for those who commit the same vices get along well. At the same time, if the people around them are also like them, they are both saved from criticism and from trying to silence the pangs of conscience on account of the wrongs they commit.
Besides all of these, for the sake of guaranteeing their position and future, they try to defame people that they see as opponents and try to make them fall from grace with some fabricated accusations. Even more, they even try to shut all doors in their faces and try to isolate them in their places. However, it should never be forgotten that even if all of these acts and attributes are found in a believer, they essentially belong to unbelievers.
Steadfast in Righteousness, Magnanimous at Solving Problems
In spite of everything, on the one hand the duty that falls to real believers is not yielding to the power and pressure of tyrants, but walking uprightly on the righteous path. On the other hand, in accordance with the meaning of the verse: “Goodness and evil can never be equal. Repel evil with what is better (or best),” (Fussilat 41:34) what falls to believers is finding a way of doing good even to those who do them evil and thus trying to stop them from committing sins. Remember how Rumi said: “One of my feet is in the center, taking religion as basis, and my other foot is with 70-odd nations.” Or, “Come, come, whoever you are; even if you are an unbeliever, a fire-worshipper, or idolater… come. Our lodge is not a place of hopelessness, even if you have reneged your vow of repentance a hundred times, still come.” Disturbed by these words, a certain man wearing the attire of a religious teacher accosts him and lets out a stream of invective such as: “You are such a transgressor, you are misguiding people… you are welcoming Christians, Jews, and even fire-worshippers…” He lets off all of the carbon dioxide from within. In the meantime, Rumi listens to his words with perfect sincerity and modesty. When the man has nothing else to say, Rumi asks, “Have you finished your words?” When the man replies in the affirmative, he says, “My heart is open to you as well, you also come!”
Some might slam all doors in your face by fabricating different pretexts; they might even try to deprive you of your essential rights and freedoms. They might even try to prevent certain good works you carry out in some distant corner of the world. In response to this, you should do your duty and carry on with good deeds on the righteous path by saying, “God is sufficient for us!” While struggling against evils, you should never follow the cruel way of tit-for-tat reactions. Responding in the same way to every evil committed against you is cruel conduct.
However, God Almighty did give permission for it, as stated: “If you have to respond to any wrong, respond (only) to the measure of the wrong done to you” (an-Nahl 16:126). But, the same verse continues: “but if you endure patiently, it is indeed better for the patient” and thus pointed out that monuments of virtue need to take the way of patience and forgiveness. The noble Prophet, peace and blessings be upon him, always responded with forgiveness and kindness to those who committed every kind of evil against him. During the peaceful conquest of Mecca, out of gratitude to God Almighty who blessed him with such a favor, the Messenger of God humbly bowed forward so far that his head nearly touched the saddle while entering the city. The people who, up until that day, had done every kind of evil to him were now waiting for the verdict to be given about them. Like Prophet Joseph, peace be upon him, said to his brothers a few thousand years before, the noble Prophet said: “No reproach this day shall be on you. Go now, all of you are free” (Yusuf 12:92).[6] This is what deserves to be called true magnanimity, and this is the way to be followed by the inheritors of the Prophets in our time.
[1] Sahih Muslim, Birr, 34; Ahmad ibn Hanbal, Al-Musnad, 2/284, 539.
[2] Sahih al-Bukhari, Ayman, 9; Sahih Muslim, Birr, 138; Jannah, 48.
[3] Ibn Sa’d, At-Tabaqat al-Kubra, 3/186; at-Tabari, Tarikh al-Umam wa al-Muluk, 2/354.
[4] Ibn Sa’d, At-Tabaqat al-Kubra, 3/312.
[5] Sunan at-Tirmidhi, Manaqib, 18; al-Bukhari, At-Tarikh al-Kabir, 5/246; At-Tayalisi, Al-Musnad, 164
[6] Al-Bayhaqi, As-Sunan al-Kubra, 9/118.
This text is the translation of “Hakiki ve Şeklî Müslümanlık.”
The Path of Guidance and Mildness
Question: “It was by a mercy from God that (at the time of the setback), you (O Messenger) were lenient with them (your Companions). Had you been harsh and hard-hearted, they would surely have scattered away from about you. Then pardon them, pray for their forgiveness, and take counsel with them in the affairs (of public concern); and when you are resolved (on a course of action), put your trust in God. Had you been harsh and hard-hearted, they would surely have scattered away from about you” (Al Imran 3:159).
Could you evaluate the relationship between mildness and the path of guidance in light of this Divine verse?
Answer: The quoted verse was revealed in relation to the Battle of Uhud. As you know, at first, the Muslims suffered a temporary defeat at Uhud, however, this relative and partial failure at the beginning of the battle concluded with a crowning victory later on.
Let us briefly consider the wording of the verse first. “It was by a mercy from God that you were lenient with them.” The Arabic “ba” (by) in the phrase “fa-bi-ma” at the beginning denotes closeness. Thus, it is possible to say, “You treated them leniently, thanks to God’s mercy, grace, guardianship and protection.” First, God Almighty stated that the noble Prophet, peace and blessings be upon him, is aided by special Divine grace and guardianship. In saying so, God eliminated from minds the possibility of His Messenger’s having committed any faults.
In order to understand the special and distinguished position of the noble Prophet, peace and blessings be upon him, in this respect, it may be useful to remember the Divine address about guidance to Prophets Moses and Aaron, peace be upon them. As you know, while sending them to invite the Pharaoh to follow the true path, God Almighty commanded them to be mild: “But speak to him with gentle words, so that he might reflect and be mindful or feel some awe (of Me, and behave with humility)” (Ta-Ha 20:44). On the other hand, the Qur’an mentions the fact the Pride of Humanity already embodied such an exalted character by stating, “you were lenient with them” (linta lahum).
After revealing the Qur’anic character of the Prince of the Prophets, God Almighty drew attention to the beautiful results of his exalted and lofty qualities by stating, “Had you been harsh and hard-hearted, they would surely have scattered away from about you.” Afterwards, He revealed consecutive commandments about asking forgiveness for them and not abandoning consultation by stating: “Then pardon them, pray for their forgiveness, and take counsel with them in the affairs…”
The Elixir That Changed Defeat into Victory
Before the Messenger of God, peace and blessings be upon him, went to Uhud, he consulted with his Companions, and for the sake of establishing the discipline of consultation, he acted in accordance with their opinion.[1] However, the result was a temporary defeat, which caused serious loss.[2] In case the noble Prophet was suffering from hurt feelings, God Almighty commanded His Messenger to act with leniency, ask forgiveness for them, and thirdly to consult with them once more about what needed to be done.
While the polytheists were boastfully proceeding back to Mecca, the Messenger of God gathered his Companions and expressed the necessity of pursuing them, and the Companions acted upon his opinion. Not even a single person from among those who joined the Uhud campaign stayed behind.[3] When we consider this situation, it is possible to understand that consultation yields fruitful results. With the consultation they held prior to Uhud, the blessed Companions experienced the disastrous consequences of the slightest resistance. Even those among them who were unable to walk set about pursuing the polytheists’ army, climbing onto their friends’ shoulders. As a result, the defeated group pursued the Meccans until Hamrau’l-Asad and turned into a victorious group.
So, if we wish to be the center of attraction in the sight of those we address, we should not give up the qualities of a mild attitude, being personable and speaking respectfully; for—as it is also stated in the verse—crude attitudes and harsh behavior will cause people to stay away from us.
There can be many different forms of harshness. While a speaker’s uttering unseemly words in an improper tone and shouting abruptly can be harshness, reviling people severely or letting someone down by turning our backs and walking away are also different forms of harshness. All of these behaviors are likely to repel others. What really matters in this respect is Divine morality, as represented by the blessed Prophets. Given that God Almighty commands Prophets Moses and Aaron to speak with gentle words, even to the Pharaoh who dared to claim to be a deity, and given that He honors and appreciates the noble Prophet for his mild attitude and speech, it shows that this is the essential Divine principle that should be applicable in every period. So, no matter what happens, believers have to treat the people around them with mildness.
Limits of Mildness, and Upholding the Truth
Considering those who obstinately insist on the same wrongs and refuse to understand fair counsel, taking a stance against them is an expression of upholding the truth. To elucidate further, those who lay their hands on anything without distinguishing between what is lawful and unlawful, who lead a self-indulgent life and harm others with this state of theirs should firstly be warned in a mild manner. If they do not respond positively, it is necessary to take a certain stance against them. As is known, a verse with the following meaning was revealed about the three people who did not take part in the Tabuk campaign:
“…And (God turned in mercy also) to the three left behind and whose cases had been deferred. (They felt such remorse that) the earth was too narrow for them despite all its vastness, and their souls became utterly constricted for them, and they came to perceive fully that there is no refuge from God except in Him” (at-Tawbah 9:118).[4] It was actually a trial for those people. As a result of God’s mercy, there was no engagement with the enemy during the Tabuk campaign. If there had been any real engagement, they would have committed a major sin by escaping from it. For this reason, as a manifestation of Divine mercy, after fifty days God Almighty revealed that He had forgiven them. During these fifty days however, the noble Prophet, peace and blessings be upon him, did not speak to them and he also banned the Companions from speaking with them as they had not participated in that campaign on the path of God. Those days, the Hypocrites did not take part in military campaigns. Consequently, the believers who did not take part in the Tabuk Campaign were temporarily considered to be in the same category. The believers took an attitude against them because they had failed to stay firm on the path. Nobody had greeted or talked to them. This can be seen as an expression of upholding the truth.
As well as this, a believer’s essential character should be mildness in words, attitudes and behaviors that attract people to them. People should be treated according to their merit and standing. Naturally, a different relationship will be established with everyone depending on his or her general situation. However, everyone should receive their fair share of your hospitality according to their position. It is necessary to find ways of maintaining a good relationship with a hero of the heart who endeavors for the good of the whole nation, as well as with an ordinary believer or someone with a different philosophy of life.
The Sole Way for Building Bridges Between Hearts
By various different means, it is necessary to reach all people in society, and to keep our hearts open to everyone. Actually, the essential idea of dialogue is based on this point. Establishing a relationship with people depends on treating them with mildness in our behavior, attitude and words. Without realizing this, you cannot convey your thoughts in a perfect and complete fashion. If you wish people to benefit completely or at least partially from what you have to say, to have positive feelings toward you or at least not be against you, and to prevent those who act against you, you should build bridges by acting with kindness and mildness, and thus let them know you correctly.
If you wish to glorify the name of God, to let everyone know about the noble Prophet, to let the bright face of Islam be recognized—as opposed to those who defame it—and to pour into others’ hearts the essence distilled from our spiritual heritage, then you must open your heart to everybody no exceptions, and you must embrace all. Even if it is necessary for you lay your head down like a cobblestone to be able to pour your feelings and thoughts into the spirits of other people, you still will have not done much… for there is the sake of God, of the Pride of Humanity, and of the people who live and let live with the Islamic teaching and thus convey its message to the four corners of the world.
Returning to the beginning, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, demonstrated with his words, attitude and behaviors for his whole lifetime that he was virtually an embodiment of mercy. The Divine verse meaning: “We have not sent you (O Muhammad) but as an unequalled mercy for all the worlds” (al-Anbiya 21:107) also points to this fact. It is possible to see the manifestations of this truth in so many scenes of his life. For example, after the peaceful conquest of Mecca, he spoke to those people who until that day had done every evil to him, including their entrance to Mecca, addressing them just as Prophet Joseph, peace be upon him, had addressed his brothers: “No reproach this day shall be on you. May God forgive you; indeed, He is the Most Merciful of the merciful” (Yusuf 12:92). Thus he showed us the climax of mildness, forgiveness, mercy and tolerance.[5]
Mercy to the Worlds
This gentle and mild attitude of the Prince of the Prophets yielded excellent returns. As chapter Nasr states, people embraced Islam in throngs. If we evaluate the issue from a perspective of historical recurrences, we can say the following: Whatever factors were influential in people’s acceptance of Islam yesterday, the same factors hold true today and will be true tomorrow as well. As Bediüzzaman stated in The Damascus Sermon, if we can effectuate the sublime integrity and lofty truths of Islam in our behaviors, then followers of other religions will accept Islam in communities; maybe some continents and states of the earth will embrace Islam.[6]
Indeed, the noble Prophet is the embodiment of mercy. Nobody can ascend to this elevated rank with respect to reflecting the Divine Essence. However, our eyes must constantly be on this horizon. In a secondary sense, we must try to adopt the qualities he embodied. It is necessary to pray to God so that He renders us compassionate and merciful, for this at the same time is the greatest means for God Almighty to have mercy on us. Remember that in one instance the noble Prophet, peace and blessings be upon him, stated: “God will not show mercy to a person who shows no mercy to people.”[7] In another, he stated: “Have mercy on those on earth, so that who is above the heavens will have mercy on you.”[8]
In this respect, the devoted souls in our time must fix their gaze on the horizons of becoming an embodiment of mercy and always walk on this path. No matter how far their potentials take them, as long as they are pursuing such an ideal, they will be with the Paragon of the Horizons of the path they walk, and enjoy togetherness with him, peace and blessings be upon him.
[1] Darimi, Ruya, 3; Ahmad ibn Hanbal, Al-Musnad, 3:351.
[2] Sahih al-Bukhari, 26; Ahmad ibn Hanbal, Al-Musnad, 1:30.
[3] Ibn Hisham, Al-Sirat an-Nabawiyya, 4:52; Ibn Kathir, Al-Bidaya wa an-Nihaya, 4:49.
[4] Sahih al-Bukhari, Tafsir Surah (9), 17-18; Sahih Muslim, Tawbah, 53.
[5] Sunan an-Nasa’i, Sunan al-Kubra, 6/382; Bayhaqi, Sunan al-Kubra, 9/118.
[6] Nursi, Bediüzzaman Said, The Damascus Sermon, Istanbul: Sözler, 1996, p. 29.
[7] Sahih Muslim, Fada’il, 66; Sunan at-Tirmidhi, Birr, 16.
[8] Sunan at-Tirmidhi, Birr, 16; Sunan Abu Dawud, Adab, 58.
This text is the translation of “İrşad Mesleği ve Mülâyemet.”