Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi: “Men erâde buhbûhete’l-cenneti fe’l-yelzemi’l-cemâa.” Cennetin göbeğine otağını kurmak isteyen, cemaate iltizam etsin, ayrılmasın. Efendimiz buyuruyor: “İnnemâ ye’külü’z-zi’b el kâsiye.” Türkçemize çok güzel çevirmişizdir bunu, Türk atasözü gibi: “Sürüden ayrılanı kurt yer.”
Cemaatten ayrılmamak lâzım. Cemaat derken, bu çokça dillere pelesenk ettikleri, yani size nispet edilen cemaatler, o cemaatleri kabul etmiyorum. Hâdî Uluengin câmia falan dedi. Daha uygun. Çünkü öyle bir anlayışa, bir bilmem neye filan bir intisap mintisab yok filan. Karalamak için zannediyorum yapıyorlar. Bir hakikatte aynı düşünce, aynı felsefeye, aynı dünya görüşüne dilbeste olmuş insanların, iradî, gayr-ı iradî kendilerini bir yerde bulmaları, takdire binaen kendilerini bir yerde bulmaları.
Okul yapmak dünyada, eğitim faaliyetleri adına dünyaya açılmak yararlı şeyler. Biz de yapalım bunu. Yapınca sizin hiç haberiniz yok. Bir yerde yapıyorlarmış o işi, öbürü de yapıyor, öbürü de yapıyor, öbürü de yapıyor; hiç haberiniz yok bundan. Şimdi bunların hepsi tek bir şeye ircâ etmek, bir merkezden idare ediliyor gibi göstermek haksızlık olur.
Siz bildiğiniz gibi, en nefret ettiğim şeylerden bir tanesi de “-ci, -cu”dur yani. İster Süleyman Efendi Hazretlerine nispet edilen “-ci, -cu”, ister Hazreti Bediüzzaman’a nispet edilen “-ci, -cu”, isterse saygısızca Çarşambacılar veya Mahmut Efendiciler desinler, o Hazrete edilen “-ci, -cu”. Bunlar çok menfur şeylerdir. Bunlar, toplumun heyet-i umûmiyesinden bu hizmet erbabını koparma demektir, kasta makrundur. Bir dönemde demiş olabilir yani. Birilerini böyle az buçuk aidiyet mülâhazasıyla bir arada tutma adına denmiş olabilir, fakat esas değildir onlar. Esas olan din-i mübîn-i İslâm’dır, ümmet-i Muhammed’dir.
Alvar İmamının dediği gibi: “Hamdülillah fazl u ekber ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammed’in tâbi-i Kur’ân olduğum.” İşte ahd ü peymânımızı her gün üzerinde yenileyeceğimiz mazmun budur. “Hamdülillah fazl-ı ekber ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammed’im tâbi-i Kur’ân olduğum.” Esası budur. Bazılarımız bu mevzuda bir kısım feyze berekete mazhar olduklarından dolayı o aidiyet mülâhazasını öne çıkarabilirler; mezmumdur.
Bir şeye antrparantez dikkatlerinizi rica edeceğim: Haset etmek günahtır. Rekabet hissi de insanlarda bir günahtır. Rekabet hissi hasetle hemhududdur. Sınır korunamadığından dolayı bazen muharremâta, harama girilebilir. Tenâfüs, yorumlarla bu çerçevede anlaşılmadığı takdirde rekabetle hemhududdur; rekabet duygusu içine girebilir.
Tenâfüsü Kur’ân-ı Kerim teşvik buyuruyor. Fakat hangi istikamette tenâfüs? Cenneti serapa baştan ayağa güzellikleriyle serdedip nazarınıza verdikten sonra, Tatfif Sûresinde: “İşte bunun için Mü’minler yarış yapmalılar, bunun için yarış yapılır.” diyor.
Yarış yapmak güzeldir. Fakat orada iki mülâhaza vardır: “Bunlar yarış yapıyorlar, biz niye yapmayalım, bunlardan geri kalmayalım; bu güzergahta biz de kendimize bir şerit belirleyelim, onların önünde geçelim.” Hiç farkına varmadan rekabete girilebilir. Oysaki Allah’ın nimetleri çok geniştir. Öbür tarafta insana küre-i arz genişliğinde cennetler, bağlar, bahçeler verilecek. Ne lüzum var öyle rekabete?
Bir de masum bir tenâfüs hissi vardır. Kardeşler cennete doğru koşuyorlar, rü’yetullaha, Rıdvan’a koşuyorlar; aynı sofrayı paylaşma adına, o sofradan mahrum kalmama adına bu kardeşlerle bu yolda cehd ü gayret içinde bulunmak. Hakikate hizmet bir tenâfüs yoludur. Hakikate hizmet bir defineyi taşımaya benzer; ne kadar eller yardıma koşarlarsa memnun olmak icap eder mülâhazasıyla bir tenâfüs. Bunlar takdir edilecek tenâfüslerdir. Bunun da yanlış yorumlanabileceği, yanlış uygulanabileceği yanları vardır; onlara meydan vermemek lâzım.
Antrparantez şudur: Haset haramdır. Hasan Basrî Hazretlerinin buyurduğu gibi: “Ben hâsidden, hâsid bir zâlimden mazluma benzeyen bir zâlim görmedim, daha fazla mazluma benzeyen bir zâlim görmedim.” Bunu, Türkçemizde Arapçasıyla ifade edilen “El hased ye’külül hasenât kemâ te’külün nâr el-hatab” sözüyle irtibatlandırabilirsiniz; kendini yakıyor. “Öyle bir zâlim ki daha ziyade mazluma benziyor. Neden? Kendine zulmediyor.” diyor o koca tâbiîn imamı.
Bir yönüyle Allah (celle celâluhu), hasedin acil cezasını da veriyor; onu yakıp yıkmakla cezasını veriyor. Fakat asıl ceza —Allah siyânet buyursun— öbür tarafta olur. Çok tehlikeli bir şey. Bu meselenin bir yanı.
Bir diğer yanı da şudur: Mü’minlerle münasebet içinde, aynı istikamette koşarken, aynı güzergâhı paylaşırken, omuz omuza olurken, camideki cemaat gibi, onları hasede sevk etmeyecek bir üslup da ahlâkî bir meseledir. İnsanlar deseler ki: Mesela fakir, ben Nurları tanımadan evvel de Üstad Necip Fazıl’ı okurdum, Nureddin Topçu’yu okurdum. Bir dönemde onları tanıdım. Ondan daha evvel de Alvar İmamıyla on altı on yedi yaşına kadar o tekkenin boynu tasmalı bir kölesi, ayağı prangalı bir kölesiydim. O zâtın elini her gittiğimde öperdim. Bana her defasında bir şey ifade ederdi. On beş on altı yaşındaydım.
Belli bir dönemden sonra bu hakâyıkla iştigal etmeye başladım. O Nurlar bana çok önemli geldi, sahabi mesleği gibi geldi. Hasbi. Husûsiyle o ilkleri tanıma imkânını Cenâb-ı Hak bana verdi. O mücâhede hayatlarını, o mücadele hayatlarını hiçbir dünyeviliğe bağlamamışlardı. Biz onu kirletmiş olabiliriz, benim gibiler kirletmiş olabiliriz. Hulûsi Efendi, Tâhiri Mutlu, Zübeyir Gündüzalp, Abdullah Yeğin hâlâ hayatta, Sungur ağabey hâlâ hayatta. Bunları gördüğüm zaman dünyevî-uhrevî hiçbir talepleri yoktu. Kur’ân’a hizmetten başka bir şey düşünmüyorlardı.
Aslında hizmetlerini dünyevî-uhrevî bir şeye bağlayan insanların uzun ömürlü, başarılı oldukları hiç görülmemiştir. Çünkü beklentiye girdiğiniz zaman aldığınız şeylerle diyet ödeme mecburiyetinde kalırsınız. Alamadığınız zaman da inkisara uğrarsınız. Zayıf insanlar için teşvik pirimi sayılan “Marifet iltifata tâbidir.” Zayıf insanların karakteri, “iltifat marifete tâbi” olmalıdır. Sizi bir yâd-ı cemîl olarak —Kur’ân-ı Kerim Hazreti İbrahim’le alâkalı olarak “lisân-ı sıdk” diyor— yâd edeceklerle tohum atıp gitmek gerekir. O başakları görenler ister yâd ederler ister etmezler; önemli değildir. Allah biliyor.
Bu, yüce bir davaya gönül vermiş insanların işidir. Öbürü ise ücretsiz çalışmayan, iltifatsız çalışmayan, avanssız çalışmayan insanların işidir. Bütün bütün merdud mudur? Bence o işi idare edenler karakterleri doğru okumalıdır: Ücretli çalışanlar, ücretsiz çalışanlar; beklentiyle iş görenler, beklentisiz iş görenler.
Onlardaki beklentisizlik bana çok tesir etti. Hep arz ederim: Muzaffer Arslan’ı gördüğüm zaman, babam bana hep “Sahabi hayatını oku.” derdi. Ben de on on iki yaşındayken Osman Hoca’dan onları nasıl okuduğumu hatırlamıyorum. Demek ki iyi öğretmiş. Benim için o zaman, ütopya bilmiyordum ama sanki Campanella’yı, Thomas More’u okuyor gibiydim. Daha sonra onları gördüm. O zatları görünce dizleri yamalı, beklentisiz, konuşurken dünyevîlikten bahsetmeyen insanlar olduklarını gördüm. Yeniden ruhumuzun abidesini ikâme etme, bu dirilişi nasıl umûmî hâle getiririz, Allah’ın izni ve inâyetiyle sahabi dönemine ait aşk u şevki yeniden nasıl canlandırırız mülâhazaları vardı. Dedim ki: “Kitapların satırlarında aradığım şey meğer yaşanıyormuş.” Benim üzerimde çok tesiri oldu. Fakat buna rağmen meseleyi “-ci”ye, “-cu”ya bağlamak doğru değildir. Siz öyle derseniz, öbürleri de öyle der. Bu defa farkına varmadan ciddî bir haset duygusu uyandırırsınız.
Bunun yerine şöyle denebilir: “Ben ondan istifade ettim.” Allah Kur’ân kurslarını açan, o işe vesile olan insanlardan ebeden razı olsun. Hazreti Bediüzzaman, merhum Menderes’e bundan dolayı Emirdağ Lâhikalarında “İslâm kahramanı” der. Ben Menderes merhumun namaz kıldığından şüphe ederdim. Fakat idama giderken “Müsaade edin iki rekât namaz kılayım.” deyince hıçkıra hıçkıra ağladım. “Elhamdülillah ya Rabbi!” dedim. İki rekât namaz bile çok önemli bir referanstır. Buna rağmen “İslâm kahramanı” deniliyor. Çünkü o zatın döneminde biz kaçamak Kur’ân kurslarında okuyorduk.
Hafızlık yapıyordum. Tahsildarlar veya jandarmalar geçince dereye saklanıyorduk. Buğday sermiş, başında bekliyorduk. Validem de kaçamak Kur’ân öğretiyordu. Hanın hayvan ayağa kalktığı zaman kapattığı bir delikten imamlık binasına giriyorduk. Altı yedi yaşındaydık. İki defa jandarma bastı, dipçiklerle o küçük talebeleri yere vurdu. Bugün gibi hatırlıyorum.
Sonra birden bire “Kur’ân kursları serbest” denildi. “Herkes dininin, kitabının dilini öğrensin.” denildi. Elli yıllar içinde Ankara’da bir İlahiyat vardı. Ardından İmam Hatipler açıldı. Millet dinini öğrenmeye başladı. Ne kadar öğreniyordu? Olsun. Çünkü daha evvel onu da öğrenemiyordu. Daha sonra Allah (celle celâluhu) ilahiyatları açtırdı. Bunların hepsini takdirle yâd etmek lâzımdır. Küçük şeyler değildir. O işi yapanlardan Allah ebeden razı olsun. Hafife almamak lâzımdır.
Türkiye’de yalancı bir şafağın çakmadığı bir dönemde Süleyman Efendi Hazretleri Türkiye’nin değişik yerlerinde Kur’ân kursları açtı. Kaçamak açtı. Daha sonra serbest oldu.
Bu sebeple, kendi zâviyemizden görülen bazı hatalardan dolayı sorgulamak yerine, hiçbir şeyin yapılmadığı dönemde yapılanları pozitif işler olarak ele almak ve takdirle yâd etmek gerekir. Bana “Çok önemli şeyler yapıyorsunuz.” denildiğinde “Estağfirullah.” dedim. Çünkü Kur’ân kurslarıyla milletin zihninde bu iş oluşmasaydı, o insanlar yapılanlara “hayır” derlerdi.
Karadeniz’den gelen insanlara bir cübbe giydirme, bir şalvar giydirme, sakal bıraktırma; bu değerlerin altüst olduğu bir dönemde onları derviş, sofi hâline getirme, kuvve-i mânevîye açısından çok önemli şeyler ifade ediyor. Kim bilir, belki onlardan besleniyoruz. Bir de onlara medyunuz. Ne olur?
Bu mülâhaza ile herkese yaklaşmak gerekir. Birileri hasede giriyorsa, onları haset ettirmemek de bizim vazifemiz olmalıdır. Bu üsluba bağlıdır. Kullanacağımız üslup, ifade tarzı, kimseyi küstürmeme, darıltmama; elimizin yettiği, ulaştığı ölçüde onları da koruma, kollama, destek olma. Bunlar önemli şeylerdir.
Yaptığımız şeylerde arzu edildiği ölçüde hasedi önleyebilir miyiz, rekabeti önleyebilir miyiz? Sabah tefsir dersinde geçtiği gibi: “Niye bunlara nasihat ediyorsunuz? Tesir etmez ki onlara.” “Ve kâlû ma‘zireten ilâ rabbiküm ve leallehüm yettekûn.” Allah’a karşı bizim için mazeret olur: “Yaptık ya Rabbi.”
Celâleddin-i Harzemşah’ı konuştururken ifade edildiği gibi, muzaffer kılmak veya mağlup etmek Allah’ın şe’n-i rubûbiyetine has bir iştir. Vazife mücahede etmektir. Muvaffak kılmak veya mağlup etmek O’na aittir. Orada “Allah’ın vazifesidir.” deniliyor. Hakikî mânâda Allah’a vazife nispet edilmez; mecazî mânâda ifade edilir. Bu bir antrparantezdir.
Bu açıdan günümüzde adanmış insanlara çok şey düşmektedir. Kendini nefyetmek, nefy-i nefy isbattır. Pozitif bazı şeylerin meydana gelmesi nefsi nefye vabestedir. Kendimizi nefyetmediğimiz takdirde, farkında olsak da olmasak da başkalarındaki haset ve rekabet hissini önleyemeyiz. Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tâbiiyeti tercih etmezsek başkalarını tahrik etmiş oluruz.
Bir imam olarak mihraba geçildiğinde, yanımızda o işe ehil biri varsa, “Gel namazı sen kıldır.” diyebilmek; “Ben kenarda durayım.” diyebilmek bir hazım meselesidir. Hazmedilmeyecek şeyleri bile hazmedecek bir hazım kabiliyeti gerekir. Bu da bir antrparantezdir.
Ancak bu şekilde heyet-i içtimaiyedeki vahdet korunabilir. Aksi hâlde mütedahil daireler hâlinde etrafımızı saran Allah ve Peygamber düşmanları, çok meselede toyluk yapanları tersyüz edebilir, devirebilir.
Bir tarafta ehl-i ilhad vardır. Bir tarafta “Din bir vicdan işidir.” diyenler vardır. “Namazını kıl, orucunu tut, kimseye karışma.” diyenler vardır. Böyle çepeçevre kuşatılmışken, ehl-i imandan ve ehl-i İslâm’dan sun’î düşman cepheleri oluşturmamak gerekir. Güzergâh emniyetini tehlikeye atmamak gerekir. Din-i mübîn-i İslâm’a hizmet edilecekse, trafik kurallarına riayet etmek lâzımdır. Aksi hâlde kazalara ve komplikasyonlara sebebiyet verilir.
– Bir âmir-memur, emir komuta zinciri içinde işleyen yapı olsa bahsettiğiniz şey belki çok kolay da, ama biraz önce buyurduğunuz gibi camia olunca o tevhidi yakalamak biraz çok zor olmuyor mu?
Bu sebeple belki her yerde tekkeler, zaviyeler gibi ocaklar tesis ederek; meseleleri ruhlara tesir edecek daha müessir kompozisyonlarla ifade etmek gerekir. Ruhlardaki samimî ilhamları başka sinelere ifâze etmek, insanları o istikamete sürekli rehabilite etmek gerekir. Hepimizin bu mevzuda yeni derslere ihtiyacı vardır.
Bilinen bir şeydir. Akşam burada “Ve İnsan Aldandı” dizisini seyrediyorduk. Orada meseleyi bir realite gibi görmek. Zannediyorum Ali Hocam da çok duygulandı, ben de. Öncesinde çok iyi bir kadın, bir savcı. Sonra başkalarının oyununa geliyor. Satılanlar arasına giriyor. Çok kötülük yapıyor. Her şeyini kaybediyor: yurdunu, yuvasını, evladını, beyini kaybediyor. Ondan sonra vuruluyor, öldürülüyor.
O esnada bir taraftan şeytan “Deme, bırak onları.” diyor. Kefere ve fecerenin “bırak” demesi gibi. Beyi de başında yalvarıyor: “Ne olur Allah de, Lâ ilâhe illallah de.” Bu mesele bizi de duygulandırdı. Film aslında, fakat realite gibi göründü. Bir gerçeğin aksettirilmesiydi. Durum odur, ondan başka değildir.
Bu sebeple, başta ifade edildiği gibi, insanları sürekli o mevzuda rehabilite etmek, duygu ve düşüncede yenilenmelerini sağlamak lâzımdır. Her güne terütaze bir imanla uyanmalarını sağlamak lâzımdır.
Zayıf hadis olarak rivâyet ediliyor: “Ceddidû imaneküm bi lâ ilâhe illâllah.” Hazreti Pîr, Mektubat’ta buna yorum getiriyor. İnsanın günleri değişiyor, zaman değişiyor, mekân değişiyor, vücuttaki moleküller değişiyor, atomlar değişiyor, elektronlar değişiyor. İnsan her gün farklı bir insan olarak o güne gözlerini açıyor. İşte o farklı günü “Lâ ilâhe illâllah” hakikatiyle iman adına yenilemek lâzım, diye bir yorum getiriyor.
Bu hakikat üzerinde herhâlde çok ciddî durmak lâzım. Her gün kendimizi yenileyerek o güne “yeni bir mü’min” olarak uyanmamız lâzım. Yoksa ifritten bir hasmımız var: şeytan. Çok müvesvis, müsevvil, müzeyyin. Tesvil ve tezyini çok müthiştir, baş döndürücüdür. Kafamızın içine, nöronlarımıza, korteksimize akan değişik dalga boylarında fısıltıları, vesveseleri vardır.
Bazı şeyleri kötülük adına biz düşündük zannederiz. Belki bazen sağdan da gelir. Kur’ân-ı Kerim’de değişik âyetlerde ifade edildiği gibi, sağdan gelişi başka, soldan gelişi başka, önden gelişi başka, arkadan gelişi başka. Bunların hepsiyle başımıza şeytanî bir şey boşaltır, farkına varamayız. Her defasında bundan arınmak lâzımdır. Bu da imanda yenilenmek sûretiyle olur. Temel değerleri vicdanımızda derinden terütaze duymaya bağlıdır. Aksi hâlde farkına varmadan güdümüne girilmiş olur.
Şeytanın en büyük desisesi, kendi mevcudiyetini inkâr ettirmesidir. Şeytanı inkâr edenler, şeytanın taht-ı esaretinde, prangalı, âzâd kabul etmez kölelerdir. Şeytanın köleleridir.
Not: M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 6 Aralık 2011 tarihinde yapmış olduğu ilk kez yayınlanan sohbeti.





