davransan daha iyi olur.” diyerek beni uyardılar. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek fikri kuvvet buldu. “Aman, insanlar gelmesin.” dedim. Yine oradan da üçüncü sürgün olarak Barla’ya gönderildim.
Barla’da ne vakit bana gevşeklik geldiyse, yalnız kendimi düşünme fikri bende kuvvet bulduysa ehl-i dünyanın yılanlarından, münafıklarından biri bana musallat olmuştur. Bu sekiz senede seksen hadiseyi, kendi başımdan geçtiği için, anlatabilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.
Ey kardeşlerim! Yediğim şefkat tokatlarını söyledim. İzin verir ve hakkınızı helâl ederseniz sizin yediğiniz şefkat tokatlarını da anlatacağım. Gücenmeyiniz, gücenen olursa ismini zikretmeyeceğim.
İkincisi
Öz kardeşim, birinci, yüksek ve fedakâr talebem Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. Geçimi yerindeydi, öğretmendi. Kur’an hizmetinin daha çok revaç bulduğu bir yer olan sınıra gitmem için teşebbüs edenlere, arzumun tersine, kendi içtihadınca, güya menfaatim için katılmadı, destek vermedi. Ben sınıra gidersem hem Kur’an hizmeti siyasetten uzak ve saf olmayacak, hem de kendisini Van’dan çıkaracaklar diye düşündü. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem de memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.
Üçüncüsü
Kur’an hizmetinin pek mühim bir âzâsı olan Hulusi Bey, Eğirdir’den memleketine gittiği vakit, orada dünya saadetini tam tattıracak ve sağlayacak, sırf ahirete yönelik hizmette bir derece gevşekliğe yol açacak sebepler vardı. Çünkü hem çoktan görmediği anne ve babasına kavuştu, hem memleketini gördü, hem de şerefli, rütbeli bir asker olarak gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki Kur’an hizmetinde bulunana ya dünya küsmeli ya da o dünyaya küsmeli. Ta ki ihlâsla, ciddiyetle hizmette bulunsun.
İşte Hulusi’nin kalbi gerçi sarsılmazdır. Fakat bu vaziyet onu gevşekliğe sevk ettiğinden şefkatli bir tokat yedi. Bir-iki sene bazı