İçeriğe geç

de, her şey, o ezelî kudrete bağlanmakla tabii sebeplerin yüz bin defa üstünde sanat mucizelerine mazhar olabilir.

Kısacası: Her şeyin hem son derece sanatlı bir şekilde, hem kolayca yaratılması gösteriyor ki, hepsi kuşatıcı ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelî’nin eseridir. Yoksa yüz bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp imkânsızlık dairesine, mümkün suretinden çıkıp imkânsız mahiyetine girerlerdi ve hiçbir şey vücuda gelmezdi, varlıkları akıl dışı olurdu.

İşte bu gayet ince, kuvvetli, derin ve açık delille geçici bir süre şeytana talebelik eden ve dalâlet ehliyle felsefecilerin bir vekili olan nefsim sustu. Allah’a hamdolsun, tam imana geldi ve dedi ki:

Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, kalbimdeki en küçük hisleri ve en gizli duamı bilsin; ruhumun en gizli ihtiyaçlarını yerine getirdiği gibi, bana ebedî saadeti vermek için bu koca dünyayı kaldırıp yerine ahiret âlemini kuracak, sineği yarattığı gibi gökleri de var edecek, güneşi göğün yüzüne bir göz suretinde çaktığı gibi bir zerreyi de göz bebeğime yerleştirecek bir kudrete sahip olsun. Yoksa sineği yaratamayan, kalbimdeki hislere de müdahale edemez, ruhumun yakarışını işitemez. Gökleri yaratamayan, bana ebedî saadet veremez. Öyleyse benim Rabbim O’dur ki, hem kalbimdeki hisleri iyileştirir, hem de hava boşluğunu bir saatte bulutlarla doldurup boşalttığı gibi dünyayı ahirete çevirir, cenneti var edip bana kapısını açar ve “Haydi, gir!” der.

İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde ömrünün bir kısmını ecnebilerin nursuz felsefî ilimlerine harcayan ihtiyar kardeşlerim! Kur’an’ın sürekli tekrarlanan لٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ kutsî fermanında ne kadar kuvvetli, hakikatli ve hiçbir şekilde sarsılmaz, zedelenmez, değişmez mukaddes bir iman esası bulunduğunu anlayınız. O, bütün manevî karanlığı dağıtır ve yaraları tedavi eder!

Bu uzun maceranın, ihtiyarlığımın ümit kapıları içinde yer alması âdeta irademle olmadı. Yazmak istemiyordum, belki okuyanları

336