İçeriğe geç

ayetiyle beş yönden gayet mucizevî bir şekilde, evlatları, ihtiyar anne babaya karşı hürmete ve şefkate davet ediyor ve madem İslam, ihtiyarlara hürmeti, merhameti emrediyor. Hem madem insanın yaradılışı, ihtiyarlara karşı bu hürmet ve merhameti gerektiriyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştahıyla tadılan geçici, maddî zevkler yerine manevî, daimî, mühim bir ilahî inayet ve hemcinslere acıma hissiyle bir rahmet ve hürmet görüyoruz, o rahmet ve hürmetten doğan ruhani zevkleri alıyoruz. O halde ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, sizi temin ederim ki, bana şimdi Eski Said’in gençliğinin on senesini verseler, Yeni Said’in ihtiyarlığının bir senesine değişmem. Ben ihtiyarlığımdan razıyım, siz de razı olmalısınız.

Onuncu Ümit

Esaretten döndükten sonra İstanbul’da bir-iki sene yine gaflet bana üstün geldi. Siyaset havası, nazarımı nefsimden, gereksiz şeylere çevirip dağıtmışken, bir gün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul ufkuna baktım. Birden, hususi dünyam vefat ediyor, bazı yönlerden ruhum çekiliyor gibi bir hayal gördüm. “Acaba bana bu hayali gösteren, mezar taşlarındaki yazılar mıdır?” diyerek bakışımı çevirdim. Uzağa değil, o kabristana baktım ve kalbime şöyle ihtar edildi:

“Etrafındaki bu kabristanın içinde yüz İstanbul var. Çünkü İstanbul buraya yüz defa boşalmış. Bütün İstanbul halkını mezarlığa boşaltan Hâkim ve Kadîr Zât’ın hükmünden kurtulup bunun dışında kalamazsın, sen de gideceksin.”

Kabristandan çıkıp bu dehşetli hayalle, çok defa yaptığım gibi, Eyüp Sultan Camii’nin mahfelindeki küçük bir odaya girdim. Düşündüm ki, ben üç yönden misafirim; bu odacıkta misafir olduğum gibi, İstanbul’da da, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün İstanbul’dan da, bir başka gün dünyadan da çıkıp gideceğim.

329