Mevkice İstanbul’un en güzel yeri Çamlıca’da oturuyordum. Her şeyim mükemmeldi. Gayet zeki, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem manevî evladım olan merhum yeğenim Abdurrahman benimle beraberdi. Dünyada kendimi herkesten daha mutlu bilirken aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.
Birden esarette, Kosturma’daki camide yaşadığım ruhî uyanış yine belirdi. Bunun neticesi olarak, kalben bağlılık duyduğum ve dünyada mutluluğun kaynağı zannettiğim halleri, sebepleri gözden geçirmeye başladım. Hangisini tetkik ettimse baktım ki, çürük, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda en sadakatli sandığım bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve akla gelmeyecek bir vefasızlık gördüm. Dünya hayatına karşı bir ürküntü hissettim. Kalbime şöyle dedim: “Acaba ben tamamen aldanmış mıyım? Görüyorum ki, aslında acınacak halimize pek çok insan gıpta ile bakıyor. Bütün bu insanlar divane mi olmuş, yoksa şimdi ben mi divane oluyorum da dünyaya çok bağlı bu insanları divane görüyorum?”
Her neyse... İhtiyarlığın yol açtığı şiddetli uyanış sayesinde ilk önce, alâka duyduğum fâni şeylerin geçici olduğunu gördüm. Kendime de baktım, son derece acz içindeydim. O vakit, bekâ isteyen ve ebediyet kuruntusuyla fânilere bağlanan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem acizim, bu acizlerden ne bekleyebilirim? Derdime çare bulacak bir Bâki-î Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım.” Ve aramaya başladım.
O zaman, her şeyden önce, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat ile bir teselli, bir ümit bulmaya çalıştım. Maalesef o vakte kadar İslamî ilimlerle beraber felsefî ilimleri de zihnime doldurup çok yanlış bir şekilde ilerleme madeni ve nurlanma vesilesi zannetmiştim. Halbuki o felsefî meseleler ruhumu çok kirletmiş, manevî ilerleyişime engel olmuştu.
Birden Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti ve keremiyle Kur’an-ı Hakîm’deki mukaddes hikmet imdada yetişti. Pek çok risalede beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizledi.
Mesela, felsefî ilimlerden gelen karanlıklar, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi yöne bakıp nur aradıysam o meselelerde nur