İçeriğe geç

değildir. Belki aynayı o hale getiren ve parlamasına, aydınlanmasına yardım eden güneştir. Güneş ona değil, aynanın hayat veren parlayışının devamı güneşin cilvesine bağlıdır.

Ey insan! Senin kalbin, özün ve mahiyetin bir aynadır. Yaradılışında ve kalbinde bulunan şiddetli bekâ aşkı o ayna için, kalbin ve mahiyetin için değildir. Belki o aynada, aynanın kabiliyetine göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâl’e karşıdır ki, ahmaklığın sebebiyle o aşkın yüzü başka yere dönmüştür. Madem öyledir, يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي de! Yani: “Madem Sen varsın ve bâkisin; fânilik ve yokluk bize ne isterse yapsın, mühim değil!”

Üçüncü İşaret

Ey insan! Hakîm Yaratıcının senin mahiyetine koyduğu en hayret verici hallerden biri şudur ki, bazen dünyaya sığamayıp zindanda boğazı sıkılan bir adam gibi “Of, of!” diyerek dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, zerre kadar bir şeyin, bir hatıranın, bir ânın içine girip yerleşebiliyorsun. Koca dünyaya sığmayan kalbin ve düşüncelerin, o zerreciğe sığıyor. En şiddetli hislerinle o dakikada, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Cenâb-ı Hak senin mahiyetine öyle bir manevî donanım ve öyle latifeler koymuştur ki, onlardan bazıları dünyayı yutsa doymaz. Bazıları ise içine bir zerreyi sığdıramaz. Baş koca bir taşı kaldırdığı halde, göz bir saç telini kaldıramadığı gibi; bazı latifeler de bir saç teli kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hale dayanamaz. Hatta bazen söner, ölür. Madem öyledir; sakın, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokmada, bir kelimede, bir danede, bir parıltıda, bir işarette, bir öpmede batma! Dünyayı yutan büyük latifelerini onlarda batırma! Çünkü çok küçük şeyler var ki, bir yönüyle çok büyük şeyleri yutar. Nasıl ki gök, yıldızlarıyla beraber küçük bir cam parçasının içine girebiliyor. İşlediğin amellerin çoğu ve ömrünün büyük kısmının sayfaları hardal tanesi kadar küçük hafızana sığıyor. Aynen bunu gibi, çok basit ve küçük şeyler var ki, öyle büyük şeyleri bir yönüyle yutar, içine alır.

199