Hizmetin Başka Ekollerle Kıyaslanması

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmet hareketinin başka hareket ve felsefi ekollerle karşılaştırması yapılıp benzerlik tespitlerinde bulunuluyor. Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep, kendi felsefesi ile ele alındığında, onun bazı ekollere benzediği tespiti yapılabilir, onlardan ilham aldığı, istifade ettiği veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir. Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu sübjektiftir, değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik arz eder. Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz. Araplar, “Şiirin manası şairin içindedir.” derler.

Aynen bunun gibi Hizmet hareketine bakan insanlar da kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara ulaşacak, onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım bağlar kuracaklardır. Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma, Hizmet’in başlıca faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir. Farklılıkları saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler, Hizmet’in önem verdiği hususlardır. Bunları inceleyen bir araştırmacı, kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup diyalog yapan bazı organizasyonlarla Hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.

Diyalog Anlayışımız

Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri, ona yön veren temel dinamikleri tam olarak anlaşılmadan, o hareketin mahiyeti ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sığ, sathi kalacak dolayısıyla yapılan bu sığ ve sathi değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır. Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak; biz diyalog derken ne anlıyoruz, diyalogla neyi hedefliyoruz, bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri kullanmayı tercih ediyoruz… önce bunların çok iyi bilinmesi gerekir.

İsterseniz bu diyalog konusunu biraz açalım. Biz, insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Her şeyden önce, yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenâb-ı Hakk’ın rızasının bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onu elde etmeye çalışıyoruz.

Bizim dinî kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkûremiz, ciddi bir müktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var. İnsanlığın bunlarla tanışmasını arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz. Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini, Rabbimizin ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz. Yakından tanıdıkları takdirde, çoklarının bunları hüsn-ü kabulle karşılayacağına ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.

Fakat şunu da çok iyi biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmeleri çok zordur. Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin ve düşmanlık hisleri hâkimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyor ve vahşiler gibi görüyorlarsa, “öteki”nden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu önyargıların aşılması, asırlık düşmanlık hislerinin son bulması, yakından tanımaya bağlıdır. Birlikte yaşayarak insanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibarıyla yakından tanımalarına fırsat vermelisiniz. Siz hiçbir şey anlatmasanız bile, eğer mana köklerinizden tevarüs ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir. Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde tanıtma, yanlış aktarımlardan koruma imkânı elde etmiş olacaksınız.

Kim bilir belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol açacak, insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır. Belki mütefekkir ve entelektüeller, şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış zaviyelerini yeniden ele alacak, onları rötuşlama lüzumu duyacaklardır. İşte biz diyalog derken bütün bu mülahazaları göz önünde bulunduruyoruz.

Bize düşen vazife, insanların birbirlerini doğru tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir hürriyetinin önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. İman ve hidayete gelince, o konudaki genel yaklaşımımız, imanın dindeki tarifine bağlıdır: “Din, akıl sahiplerini hür iradeleri ile hayra sevk eden ilâhî sistemler mecmuasıdır.” “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) âyeti çok önemli bir prensip vaz eder. Dinde, baskı ve zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.

Baskı ve zorlamanın yanında, demagoji ve diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dinî hakikatlerin anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez. Esasında özü itibarıyla hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur. Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve zorla kabul ettirilmek istenir. Eğer sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz yoksa, bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe etmenize gerek yoktur. İnsanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmalısınız. Hatta bu konuda o kadar objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara, “Bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak istiyorsun. Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşındın mı? Önceki yerinden ne zarar gördün veya burada ne gibi bir faikiyet gördün ki böyle bir karar alıyorsun?” gibi sorular sorarak yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli, bu değerler manzumesini sağlam bir fikrî temel üzerine kabul etmesini sağlamalısınız.

Bu tavrınızla, insanların bir anlık hissiyatla radikal karar alıp daha sonra bu kararlarında sabit kadem olamamalarının önüne geçmiş olursunuz. O zaman gerçekten inanan, meseleye gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz. Zira kalbiyle, gönlüyle birlikte size gelmeyen insanlar, daha sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır. Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle onların hür iradeleriyle ve özgürce yapacakları tercihlerle yapılması gereken bir şeydir.

İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya çalıştığımız şey de bir taraftan insanlık âlemindeki şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hâkim olmasına katkıda bulunmak, diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımaları ve istifade etmelerinin önündeki engelleri bertaraf etmektir. Biz, diyalog vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel insanî değerleri herkesle tanıştırmak, hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden istifade etmek istiyoruz.

Bu, Peygamber Efendimiz’in bize gösterdiği bir hedeftir. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/155; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/58) buyuruyor. Burada hem gaybî bir meseleyi haber verme söz konusudur hem de bir hedef gösterme. Bunu şöyle anlayabiliriz: Benim ümmetime düşen vazife; Muhammedî ruhu ve Kur’ânî manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak, tüm mahrum ve muhtaç gönüllere duyurmaktır. Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz. Kabul edip etmemek ise muhataplara kalmıştır.

Şimdi sizin bu gayeyle ve bu şekilde yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hususları tam göremeyebilirler. Duygu ve düşünceleriniz itibarıyla sizi tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ceht ve gayretleri başka din ve farklı ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları “bir çeşit misyonerlik faaliyeti” olarak isimlendirebilirler. Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir, bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara mahkûm edebilirler.. kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla, bugüne kadar farklı fikir adamları tarafından ortaya atılmış diyalogla ilgili fikirler arasında bazı iltisak noktaları tespit ederek analizlerini bunlar üzerinde yürütebilirler…

İnsan Sevgimiz

Aynı durum, adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Bazı araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşerî tecrübeler ve felsefi akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler. Sözgelimi sizin insana bakışınızı Batı’da gelişen “hümanizm” kavramıyla anlatabilirler. Bu kısmen doğru olsa da eksiktir. Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık, bizim insanla ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır. Mesela biz, insanı, Allah’ın matmah-ı nazarı (nazarını tevcih ettiği şey) olarak görürüz. Ona zübde-i âlem (kâinatın özü, hülasası) deriz. Cenâb-ı Hakk’ın gördüğümüz fizikî dünyayı insanın emrine âmâde kıldığına inanırız. Allah, insanı yeryüzünün halifesi kılarak, ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur. Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah’ın değer verdiği bir varlığa değer verme düşüncesi yatar. Öte yandan biz, Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırız. Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.

Görüldüğü üzere, yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın, kuşatıcı ve külli bir nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece, yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik veya hatalardan korunması çok zordur. Hele bir de meseleye önyargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa, ortaya konulan ürünler de gerçeklikten kopuk olacaktır.

Öte yandan, şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir. Okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve içine girdikleri akım ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar, ortaya koyacakları yorum ve değerlendirmeleri de buna göre yapacaklardır.

Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmi olmasının -O’nun hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, O’na “bilmemek” isnat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya ederim- hikmetiyle ilgili bir mülâhaza üzerinde ısrarla duruyor; O’nun zihninin başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da O’nun dine ait yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine bir şey karışmadığını belirtiyoruz. Din-i Mübin-i İslâm’ın safvetinin, temizliğinin, duruluğunun, ilâhî ve semavî yönünün muhafaza edilmesi adına Allah, farklı şeylerin O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) mübarek zihnine girmesine müsaade etmemişti. O, çevresinden Arap dilini yani daha sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş fakat semavî olan vahye arzî tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.

Bize gelince, farklı filozof ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve izm’lerin tesirinde kalabiliyoruz. Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz. Devasa kametler bile bu tür şeylerin tesirinden kurtulamamışlardır. Esasen bu, beşerî ve tarihî bir realitedir. Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilene gelmiştir. Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematıyla test edebilmek ise herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir. Bu yüzden zaman zaman doğruyla yanlış, hak ile bâtıl birbirine karışabilir. Kavramlar yerinde kullanılmayabilir. Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.

İçten ve Dıştan Yapılan Çalışmalar

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır. Buna rağmen içeriden yapılan değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir. Maalesef kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz. Kendi içimizde bir İmam Gazzâlî, bir İmam Rabbânî de yetişse, ona hâlâ “dünün çocuğu” gözüyle bakıyoruz. Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten dolayı onları hep mukassi görüyoruz. Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak yer bulamıyor, farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle onları el üstünde tutuyoruz.

Gerçi içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle, dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler. Tıpkı denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi. Veya kendini zulmetsiz ziya içinde bulan insanın, ziyanın çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi. Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar, onun farklılığını duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vaat ettiği şeyleri yeterince anlayamayabilirler. Buna karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini, dinamiklerini merak edip araştırırlar. Bu da onların avantajı.

Buraya kadar yapılan izahlardan, Hizmet hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Yoksa bu hareketle farklı şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir, farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.

Bizler bu tür çalışmalardan istifade etmeye çalışırız. Çünkü aklın, mantığın, muhakemenin bir hikmet-i vücudu vardır. Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir. Fakat bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hemen Hizmet’i bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı olarak tanımlamak doğru değildir. Meseleye edebiyatta kullanılan “tevarüd” kavramıyla yaklaşabiliriz. Öyle olmuştur ki iki şair aynı mısraı söylemişlerdir de birbirlerinden haberleri bile yoktur. Aynen öyle de aynı sevdayı taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan insanlar, topluluklar, farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer yaklaşımlar, benzer düşünce ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler. Nitekim bazı Grek filozoflarının düşüncelerine bakılacak olursa, peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle örtüşen önemli yaklaşımlar bulunduğu görülecektir. Bunu onların, saf kalbleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz. 

Günah, Bela ve Dua

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Millet olarak da bütün bir insanlık olarak da çok ciddi kritik bir dönemden geçmekteyiz. Bir taraftan kaderdenk noktalarının çok iyi değerlendirilmesine ve çok isabetli kararların alınmasına, diğer yandan da Allah’a çok dua edilmesine ihtiyaç var. Umumî problemler, sadece kendisiyle meşgul olan ve kendi dertlerine takılan insanları çok alakadar etmeyebilir. Onlar şöyle böyle kendi yaşayabilecekleri kadar bir zemin bulabilirler. Fakat içinde topyekûn insanlığı yaşatan muzdaripler, geniş dairede meydana gelen her bir problemi doğrudan kendileriyle alakalı gördüklerinden, kocaman bir coğrafya bile onlara kâfi gelmeyebilir.

Kur’ân’da, başımıza gelen bela ve felaketlerin sebebinin, kendi yaptığımız hata ve günahlar olabileceği ifade edilir. (Şûrâ sûresi, 42/30) Dolayısıyla ister şahıs ve aile, isterse ülke ve insanlık planında maruz kalınan tüm musibetler karşısında kendimizi sorgulamalı, tevbe ve istiğfar ile Allah’a yönelmeliyiz. Zira dar veya geniş dairede maruz kalınan sıkıntılar, eğer bizim bir kısım hata ve kusurlarımızdan kaynaklanıyorsa, farkında olarak veya olmayarak, Allah veya kul haklarıyla alakalı haksızlık yapmışız demektir. Bu sebeple evvela nefsimizi sorgulamalı, yaptığımızı tespit ettiğimiz yanlışları tashih ve telafi yollarını araştırmalı, sonra da Allah’tan af ve mağfiret talebinde bulunmalıyız.

Nitekim Kur’ân’da yer alan peygamber dualarının bize talim ettiği hakikat de budur. Hz. Musa (aleyhisselam), hata ile birinin ölümüne sebebiyet verdiği için, رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي “Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim kendime yazık ettim, bağışla beni!” (Kasas sûresi, 28/16) sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a içini döküyor, kendisi için takdir ve tayin buyrulan çerçevenin dışına çıktığını ifade ediyor ve Allah’tan bağışlanma diliyordu.

Aynı şekilde Hz. Yunus (aleyhisselam), لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَSenden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) diyerek enbiyâ-i izama mahsus küçük bir zelleyi bile büyük görüyor ve bunu “zalimlerden oldum” ifadeleriyle vurguluyordu.

Keza Hz. Âdem (aleyhisselam), رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik, kendimize yazık ettik. Eğer merhamet edip bizi bağışlamazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) sözleriyle ifası üzerine vazife olan hakları ifa edemediğini, kendisi için çizilen çizginin dışına çıktığını ifade ediyor.

Hz. Ebû Bekir, Allah Resul’ünden kendine has bir dua talebinde bulunduğunda, Efendimiz’in ona talim buyurduğu şu duanın da aynı çizgide olduğunu görüyoruz: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُAllah’ım, ben kendime çok mu çok zulmettim. Günahları senden başka affedecek kimse yoktur. Nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile beni bağışla ve bana merhamet buyur. Günahları bağışlayacak olan Sen, merhamet edecek de ancak Sensin!” (Buharî, daavât 16)

Ne Allah’ın insanlığa rehber olarak gönderdiği kutlu nebilerden ne de Hz. Ebû Bekir gibi nübüvvet kapısının sadık bendelerinden iradi ve kasti olarak bir günahın sadır olması düşünülemez. Fakat onlar, hallerini Cenâb-ı Hakk’a arz etmek suretiyle, “Bizden kusur, Senden affetmek” gibi bir tavır ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de ısrarla üzerinde durulduğu üzere Allah kullarına zerre miktarı zulmetmez, haksızlıkta bulunmaz. Onun kulları hakkında takdir buyurduğu her şey adildir. Eğer ortada bir zulüm varsa bu kullara aittir; ya doğrudan onların eliyle vuku bulmuştur, ya da onların bir kısım yanlışları buna sebep olmuştur.

Evet, insanın Allah huzurunda ellerini açarak, yaptığı haksızlık ve zulümleri itiraf etmesi, mağfiret ve merhamet edilme adına çok önemli bir vesiledir. Bu itibarladır ki özellikle sağanak sağanak bela ve gailelerin başımızdan aşağı yağdığı demlerde mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeleri ve yalvarmaları daha bir önem arz eder. Eğer bu sıkıntıları kendimizden bilmez ve sürekli dışta başka mücrim ve zalimler aramaya yönelirsek, belalar da devam eder. Fakat bunlardan kendimizi mesul bilir ve kusurları üzerimize alırsak, Allah bize merhamet eder ve önümüze maruz kaldığımız sıkıntılardan kurtulma yolları açar.

Şunu unutmamalıyız ki bizler peygamber değiliz. Allah, peygamberleri masum yaratmış ve onlara günah işleme fırsatı vermemiştir. Günaha giden yolları kesmiş ve âdeta “Burası çıkmaz sokak” demiştir. Bu yüzden seçkin ve kutsi olarak dünyaya gelen nebilerin hayatlarında kasdi bir inhiraf söz konusu olmamıştır. Nadirattan, içtihat hatası nev’inden yaptıkları hatalara karşı da onları hemen uyarmış, hatalarının kalıcı olmasına müsaade etmemiştir. Onların insanlığın önünde tam ve kusursuz rehber olabilmeleri buna bağlıdır. Bizim ise böyle bir “ismet” sıfatımız yoktur. Dolayısıyla hata ve günahlardan korunmuş değiliz. Allah’ın has kulları olan evliya ve asfiya derecesine ulaşsak dahi yine de hata yapabiliriz. Nitekim Bel’am İbn-i Baura ve Bersisa gibi hakikat-i uluhiyet ve hakikat-i rububiyete vâkıf nice insanlar devrilmiş ve Cehennem’e yuvarlanıp gitmişlerdir. Ne sahip oldukları bilgi ve marifet ne de daha önce yapmış oldukları salih ameller onlara fayda vermemiştir.

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edip hatasından dönmesini bilenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30) Demek ki bütün insanlar hataya açık şekilde bu dünyaya gönderilmiştir. Mahiyetlerinde hata işleme dürtüleri vardır. Bu şerri ehven hâle getirecek bir şey varsa o da günaha takılıp kalmadan ve onda ısrar etmeden hemen doğrulup tevbe ve istiğfara yönelmektir. Tabiat olarak hata ve günaha açık yaratıldığımıza göre, meydana gelen problem ve sıkıntılar karşısında kendimizi tekrar ber tekrar gözden geçirmesini ve bunları kendi eksikliklerimize bağlayarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesini bilmeliyiz.

Şunu da ifade etmek gerekir ki, insanın hatalarının farkında olması, onu, kendini Allah’a karşı “alacaklı” gibi vehmetmekten uzaklaştıracaktır. Kusurlarını bilen ve gören bir insan Allah karşısında tevazu ve mahviyetle iki büklüm olacak, ızdırap ve pişmanlıkla kıvranacak ve Allah’tan bunların affını isteyecektir. Henüz nail olduğu nimetlerin şükrünü dahi eda edemediğini ve Allah’ın emir ve yasakları karşısında gerekli hassasiyeti gösteremediğini düşünen bir mü’min, Allah’tan bir şey istemekten dahi haya edecektir.

Bir zatın münacatında dediği gibi, Allah’a yürekten inanmış bir mü’minin, “Allah’ım, herkes yığın yığın sevapla Sana geliyor, ben de belimi iki büklüm eden günahlarımla Sana geldim.” diyerek Allah’a sığınması ve O’ndan afv u mağfiret talep etmesi çok önemlidir. Zira böyle biri, Allah karşısında haddini bilir, sürekli temkinle yaşar, secdede yüzünü yerlere sürerek bağışlanma talep eder. Allah’a karşı müddeiyane tavırlara girmez, küstahlıktan uzak durur. Bir an olsun kulluk şuurundan ayrılmaz. Allah’ın başımızdaki belâ ve musibetleri def u refetmesi adına böyle bir tavır, nezd-i ulûhiyette çok hora geçecek bir tavırdır.

Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) insanları muzdarip eden birer musibet olan kıtlık ve kuraklık karşısında yağmur duasına çıkılmasını ve orada rahmet-i ilâhiyeyi celbedecek şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir. (Buhari, İstiska 1) Bu cümleden olarak yağmur duasında eller ters çevrilir, ellerle beraber elbiseler de ters çevrilir, çocuklar ve yaşlılar dua yerine götürülür, hatta imkân varsa hayvanlar oraya sevk edilir ve -Cenab-ı Hak her şeye, kullarının her haline nigehban olduğu halde- nasıl bir derbederliğe ve perişaniyete maruz kalındığı hâl diliyle Cenâb-ı Hakk’a arz edilir.

Eğer Cenâb-ı Hak günahlarımız yüzünden bizi imtihanlara maruz bırakıyorsa, bize düşen, tevbe kurnalarına koşarak temizlenmeye ve arınmaya çalışmak, dua dua Allah’a yalvarmaktır. Dua ederken söylediğimiz her kelime kalbimizin sesi olmalıdır. Daha önceden ezberlediğimiz talakatlı sözlerle edebiyat yapma değil, şatafatlı kelimelerle suniliğe girme değil; bilakis saf, duru ve heyecan dolu gönlümüzle Rabbimize teveccüh etmeli, ihlas ve samimiyetimizi ortaya koyabilmeliyiz.

Şahsî suç ve günahlarımız, umumî sıkıntılara sebep olabilir. Herkesin bu noktada kendisini gözden geçirmesi gerektir. Bazı insanlar vardır ki toplum için âdeta birer ümit abidesidir. Millet, ümidini onlara bağlamış, onların hizmetleriyle güzel şeyler olacağına, yeni doğumların gerçekleşeceğine inanmıştır. Onların gerekli temsili ortaya koyamamaları, konumlarının hakkını verememeleri, yanlış yapmaları, hatalı yollara girmeleri toplumda ciddi sarsıntı meydana getirir. Âdeta gemilere yol ve yön gösteren fenerler sönmüş gibi olur. Bu yüzden o gemilerin gidip nereye aborda olacağı belli olmaz. Bu açıdan belli noktaları tutmuş insanlardaki kıvam kaybı, topyekûn merhamet-i ilâhiyenin kesilmesine bile sebep olabilir. Hiçbirimiz peygamber değiliz. Hepimiz hata edebiliriz. Yaptığımız hatalar da birer musibet hâlinde geriye dönebilir. Bundan hiç tereddüdünüz olmasın.

Hz. Pîr, ihlâs kulesinin başından düşen kişinin düz bir zemine değil, derin bir çukura düşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ediyor. Çünkü kişi ne kadar iltifat ve nimete mazharsa, düştüğü zaman kötü bir zemine düşme riski de o kadar fazladır. Harem odasına alınmış biri, orada küçük bir küstahlık yaptığında, koridora veya salona çıkarılmakla bırakılmaz, kapının önüne atılır. Bu itibarla hatalar, konuma göre daha farklı bir boyuta ulaşır. Onların büyük veya küçük olması şahıslara göre izafi hâle gelebilir. Bunu ifade etme adına şöyle demişlerdir: “Hasenatü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrabîn” (Ortalama salih insanların sevapları, Allah’a kurbet kazanmış has kullar için günah bile olabilir.)

Bazen de topyekûn bir milletin başına gelen belâ ve musibetler, fasık ve zalimlerin işlemiş olduğu melanetlerden ötürü gelir. Eğer bir toplumda hırsızlık ve yolsuzluk başını almış gidiyor, fuhşun önüne geçilemiyor, yalan adiyattan sayılıyor, nifak ve ikiyüzlülük prim yapıyor, zulüm ve haksızlıklar irtikâp ediliyor, yaşanan bunca dejenerasyona başkaları da sessiz kalıyor ve bunları umursamıyorsa, bütün bir toplum maddi manevi afetlere maruz kalabilir. Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hakk’a soru üslubuyla şu sızlanışı da buna işaret eder: أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا “Aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin Allahım?!” (Â’raf sûresi, 7/155)

Şu ayet-i kerime de bu manayı destekler: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki o, hususi olarak içinizden yalnız zulmedenlerin başına gelmez (hepinize dokunur). Biliniz ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfâl sûresi, 8/25) Hazreti Bediüzzaman bu ayeti, Erzincan ve İzmir’de meydana gelen büyük zelzeleler münasebetiyle yazdığı zelzele bahsine serlevha yapmıştır.

Başa gelen musibetler vesilesiyle toplum zalim ve fasıklardan arınmış olur. Yaşanan olumsuzluklara karşı tavır belirlemelerine rağmen bununla başa çıkamayan masumlar da vefat etmeleri halinde şehit olarak öbür tarafa yürürler. Yaşanan haksızlık ve günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise günahkâr zümre ile birlikte helâk olur giderler. Fakat imanlarına, niyetlerine ve amellerine göre ahiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, ne seviyede olursa olsun iman ve amel-i salihi zayi etmez, mutlaka mükâfatlandırır.

Yukarıdaki âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah şedidü’l-ıkâb (cezası şiddetli) olduğu gibi aynı zamanda erhamü’r-râhimindir (en büyük merhamet sahibi). Bu sebeple cezalandırmada acele etmez. Belki bin türlü imhalden (süre vermeden) sonra bunu yapar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime mehil üstüne mehil verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Bunun akabinde de şu âyeti hatırlatır: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Halkı zalim olan beldeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azabı pek acı, pek çetindir!” (Hûd sûresi, 11/102)

Mehil vermenin içinde farklı tembih ve uyarılar da vardır. Allah, zalimlerin akıllarını başlarına almaları için farklı farklı tekvinî emirlerle, eşya ve hâdiselerin diliyle de onları ikaz eder. Bazen yağmuru kesip kuraklık yaşatarak onlara zımnen “Kendinize gelin!” der. Bazen ekonomik bir krizle onları sarsar. Bazen arzî ve semavî musibetler gönderip onları gaflet uykusundan uyandırır. Bazen din adına hayatı yaşanmaz hâle getirerek “Ülkenize, milletinize, dininize, değerlerinize sahip çıkın” der… Eğer inananlar, eşya ve hâdiselerin dilinden anlamaz, zulüm ve günahlarına son vermez ve akıllarını başlarına almazlarsa -Allah muhafaza- başlarına sağanak sağanak musibet, afet ve bela yağdırır.

Zalimler hem bu dünyada hem de öbür tarafta müstehak oldukları cezayı çekerler. Onların arasında bulunan iyiler ise bu dünyada cezalarını çekmiş olacakları için ahirete bir şey kalmaz. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz. Bilemiyoruz, belki de geçmiş kavimlerde olduğu gibi, sağlam iman etmiş olanlara hususi bir kurtuluş ihsan ederek onları daha sonra önemli vazifelerde de istihdam edebilir. Eğer onlar, Din-i Mübin-i İslâm adına istikbal vaat ediyorlarsa, Allah bir yeri helâk ederken onlara necat verebilir. Ölen ölürken, ezilen ezilirken, bazıları da ayakta kalır. Allah, geriye bıraktıklarını başka sahalarda, başka işlerde istihdam eder.

Şiddete Karşı Mücadele

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Günümüz insanlığının en büyük problemlerinden biri olan şiddetin önünü almada, adanmış gönüllere ne gibi sorumluluklar düşmektedir?

Cevap: İman ve Kur’ân davasına gönül vermiş kimselerin önemli hedeflerinden biri, dünyada mevcut bulunan veya ortaya çıkması muhtemel olan her türlü şiddetin önünü almaktır. Zira onların öncelikli vazifeleri, insanlığın maddi ve manevi dertlerine derman olmaktır. Şiddetin de insanlığa zarar veren önemli problemlerden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple onlar, güçleri yettiği ve akılları erdiği nispette bu konuda projeler üretmeli, stratejiler geliştirmelidirler.

Evet, adanmış gönüller, bugüne kadar partal bir eşya gibi kenara atılmış olan kendi inanç sistemlerinin, düşünce dünyalarının ve din anlayışlarının evrensel birer kıymeti haiz olduğunu ve insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğini herkese göstermek mecburiyetindedirler. Bizler, elimizdeki değerlerin, günümüzde yaşanan pek çok kronik problemin çözümü adına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz. İnsanlığı bu değerlerden mahrum etmemeli, onları herkesin istifadesine sunmayı en büyük vazifemiz addetmeliyiz. Ancak bunu da usul ve üslup hatasına düşmeden yapmalı; zorlama ve dayatmanın her çeşidinden uzak durmalıyız. Anlatmak istediğiniz meseleleri öncelikle mütemadi hâle getirdiğimiz tavır ve davranışlarımızla anlatmalıyız.

Maalesef bugüne kadar bazı kesimlerin İslâm’a karşı önyargı hatta düşmanca tutumlara sahip olmaları ve içimizdeki bazı nadanların da kötü temsilleriyle İslâm’ın aydınlık çehresine zift saçmaları, insanlığın bu tatlı su kaynağından istifade etmesine engel oldu. Hatta İslâmiyet, pek çok münasebetle şiddet ve radikalizmin adresi gibi gösterildi. O, kaba saba insanların dini gibi algılandı. Dolayısıyla da çokları onun özündeki değerleri tanıma fırsatı bulamadı. İşte İslâm’ın, bırakalım şiddet ve radikalizmi besleyen bir din olmasını, insanlığın başına bela olan bu iki musibetin önündeki en büyük panzehir olduğunu herkese göstermek ve anlatmak, Allah’a sağlam inanmış müminlere düşen çok önemli bir misyondur.

Şunu da unutmamak gerekir ki şayet siz, insanlığın ehemmiyet verdiği problemlerle ilgilenmezseniz, onlar da sizin problemlerinize karşı duyarsız kalırlar. Eğer siz bugün bir dünya meselesi hâline gelen ve tüm insanlığı tehdit eden şiddet, terör, radikalizm, açlık, fakirlik gibi kronik sorunlar karşısında yapılması gerekenleri yapmazsanız, başka konularda ortaya koyacağınız en yararlı projelerinizde bile arzu ettiğiniz desteği bulamazsınız. Sizin, kendi meselelerine sahip çıkmadığınızı gören insanlar, en ihtiyaç duyduğunuz noktada size arka çıkmazlar. Dolayısıyla büyük çoğunluğu itibarıyla insanlığın sizden istediği ve beklediği şeylere sahip çıkmanız, yapabileceğiniz her ne varsa yapmanız büyük ehemmiyet arz eder.

Diyalog ve Hoşgörü

Daha müşahhas konuşacak olursak, şiddeti önlemenin en başta gelen yollarından biri, diyalog ve hoşgörü kültürünü yaygınlaştırmaktır. Çünkü bu sayede insanlar aynı masanın etrafında bir araya gelecek, birbirlerini daha yakından tanıyacak, paylaşma ve uzlaşmayı öğrenecek, kavga etmeden bir arada yaşama tecrübesi geliştireceklerdir.

İnsanlar ilk başta ve sizin maksadınızı anlamadan önce belki direnç gösterebilir, çekince ortaya koyabilirler. Ancak meselenin makuliyeti ve gerekliliği layık-ı veçhiyle ortaya konulabildiği takdirde zamanla herkes o örfaneye iştirak edecektir. Hizmet gönüllülerinin doksanlı yıllardan itibaren sürekli vurguladığı ve imkânları dahilinde yapmaya çalıştığı hoşgörü ve diyalog açılımı her ne kadar ilk zamanlar bazıları tarafından tepki ve itirazla karşılaşsa da sonrasında bunu toplumun farklı kesimleri, farklı millet ve devletler de telaffuz etmeye başladılar. Bir sonraki safha, bunu daha sistemli şekilde icra etmenin ve yaygınlaştırmanın yollarını bulmaktır.

Cenâb-ı Hak, her bir insanı ayrı bir âlem olarak yaratmıştır. Her milletin kendine has değerleri ve kültürü vardır. İnsanları ortak bir çizgide buluşturup aynı değerler etrafında bir araya getirmek çok zordur, kalplere hitap edebilmeye ve inandırmaya bağlıdır. Bu da kolay bir iş değildir. Bununla birlikte bir yere kadar yeryüzünde barışı hâkim kılabilir, herkesi kendi konumunda kabul edebilir, kavga vesilelerini ortadan kaldırabilir ve huzur içinde bir arada yaşayabiliriz. En azından bize düşen, bu yolda gayret göstermek, sulh ve barışın temsilcisi olmaktır.

Başkalarından saygı görmenin yolu, herkese karşı saygılı olmaktan geçer. Eğer siz başka din, kültür ve medeniyetlere saygıda kusur etmezseniz, kendi inanç sisteminize saygı duyulmasını tetiklemiş olursunuz. Başkalarına gösterdiğiniz saygı bir gün size geri döner. Eğer karşı tarafa attığınız şeyler aynısıyla size geri dönüyorsa, güzel şeyler atmaya bakmalısınız ki geriye döndüğünde başınızı yarmasın, dişinizi kırmasın.

Alternatif Yollar Geliştirme

Bugün yapılması gereken vazife, “konuma saygı, hoşgörü, diyalog, barış vs.” diyerek icmali bir planla yola koyulmaktır. Zira her aksiyon, öncesinde bir düşünceyi, bir plan ve proje yapmayı gerektirir. Fakat bu, icmali (genel) bir düşüncedir. Çünkü siz işin bidayetinde neyle karşılaşacağınızı tam bilemezsiniz. Harekete geçtikten ve aksiyon aldıktan sonra zamanın, şartların ve konjonktürün karşınıza çıkardığı şeylere göre daha tafsilî (detaylı) planlar yaparsınız. Bunlara açılım içindeki talî planlar da diyebilirsiniz. Bugün ortaya koyduğumuz diyalog faaliyetlerinin ileride karşımıza neler çıkaracağını şimdiden tam olarak kestiremeyiz. Yolda yürürken düşünmeye devam eder, karşımıza çıkan yeni durumlara göre plan ve projelerimizi revize eder, buna göre aksiyonumuzu tekrar gözden geçirir… derken bu devr-i daim yol boyunca devam eder gider. Eğer sürpriz olarak yeni problemlerle karşılaşırsak oturur yeniden planlama yapar ve alternatif çözüm yolları geliştiririz.

Yeni fıkhî hükümler ortaya koymak için yapılacak içtihat faaliyeti konusunda farklı görüşler olsa da hizmet adına yapılacak işlerin tespitinde istinbat ve içtihat kapısının açık olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Karşılaşılan problemleri çözme adına, zaman ve şartlara göre her zaman yeni içtihatlar yapılabilir, yeni çözüm yolları geliştirilebilir.

İşte siz düşünce ve aksiyon planında ortaya koyacağınız bütün bu ceht ve gayretlerle insanlar arasında sevgi ve barışı hâkim kılmaya, şiddet sarmalını durdurmaya ve engellemeye çalışırsınız.

Temsilin Gücü

Şunu da bilmelisiniz ki sinelerde yatan kin ve nefreti bir kısım yollarla yok etmezseniz şiddet, terör ve radikalizmle mücadele edemezsiniz. Kin ve hınçla oturup kalkan insanlara, içinde yaşadığımız yerkürenin güzellikle paylaşılabileceğini, herkesin huzur içinde yaşayabileceğini anlatamazsınız. Bunlar, birbirini besleyen ve destekleyen şeylerdir. Kin ve nefret, şiddeti doğurduğu gibi, şiddet de yeni kin ve nefretlere yol açar. Bu fasit daireyi kırmak istiyorsanız, insanlara sevmeyi, affetmeyi, saygı duymayı öğretmelisiniz. Bunun en başta gelen yolu da temsildir.

Bu itibarla Kur’ân’ın emrine ittiba ederek, herkesle tanışmalı, herkesle el sıkışmalı, soframızı ve gönlümüzü herkese açık tutmalıyız. İnsanlarla birkaç defa yüz yüze gelmeden, beraber yemek yemeden, muhabbet etmeden ne kendinizi onlara anlatabilirsiniz ne de onları tanıyabilirsiniz. İnsanlarla uzun süre birlikte zaman geçirmeden, onlarla aranızda dostluk köprüleri kurmadan, asırlardan beri meydana gelen uçurumları kapatamaz, tepeleri dümdüz edemez, kandan irinden deryaları geçemezsiniz. Dolayısıyla da gönlünüzün heyecanlarını, ruhunuzun ilhamlarını onlara duyuramazsınız.

Evet, şiddetin en büyük sebeplerinden biri; insanların birbirini yeterince tanımamaları, birbirine yabancı olmalarıdır. Görüştükçe, konuştukça kine, nefrete, şiddete gerek olmadığını herkes daha iyi anlayacaktır. Öteden beri farklı ad ve unvanlarla etiketledikleri ve korktukları insanların hiç de zihinlerinde tasarladıkları gibi olmadığını göreceklerdir. Fakat tekrar etmek gerekir ki bu birdenbire olacak bir şey değildir. Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız yol ve yöntemlerle başlanılan böyle bir işin oturması en azından bir iki nesil ister.

Usul Adına Bazı Prensipler

Şiddet ve hiddeti bertaraf etme, insanlar arasında sulh-u umumiyi temin etme bizim için önemli birer hedef olsa da bu konuda her tür iddiadan uzak durmak gerekir. Şunu unutmamalıyız ki her şey Allah’ın elindedir. O, neyi dilerse o olur. Allah’ın olmasını dilemediği şey de olmaz. O dilemedikten sonra siz az gider, uz gider, dere tepe düz gider fakat bir arpa boyu kadar bile yol alamazsınız. Bu, insan iradesini kabul etmeme ve sebepleri görmezden gelme demek değildir. Bilakis biz, güç ve imkânlarımız dahilinde doğru bildiğimiz yolda iradelerimizi ortaya koyar, çalışır, gayret ederiz. Fakat neticeyi yaratmanın Allah’a ait olduğunu da akıldan çıkarmamalıyız. Evet, kalplere sevgiyi vaz edecek olan da insanları birbiriyle yakınlaştıracak ve kucaklaştıracak olan da Allah’tır. Her şeyi maddede, güç ve kuvvette arayanların bunu anlaması mümkün değildir.

Meselenin diğer bir yanı da şudur: Bizim, insanlığın hayır ve salahı adına çok güzel temenni, tasavvur ve planlarımız olabilir, güzel gördüğümüz şeylerin gerçekleşmesini yürekten arzu edebiliriz. Fakat ideallerimizle realitelerin kesiştiği noktayı doğru tespit edemezsek havanda su döveriz. Hatta attığımız adımlar aksülamelle neticelenebilir. Bu sebeple bir probleme müdahale etmeden evvel, onu düzeltebilecek güçte olup olmadığımıza bakmamız gerekir. En azından attığımız adımların maksadımıza hizmet edip etmeyeceğini çok iyi hesap etmeliyiz.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bazı problemleri çıkaranlarla onlardan şikâyet edenler aynı kişiler. Dahası onlar, şikâyet eder gibi gözükerek arka planda akla hayale gelmedik ayak oyunları oynuyorlar. Kendi hesaplarına ve stratejilerine bağlı olarak olmadık problemler çıkarıyorlar. Mesela sahnede şiddeti, radikalizmi, terörü eleştiriyor fakat sahne arkasında bunlara destek veriyorlar. Bu konuda plan ve stratejiler üretecekseniz bütün bunların da farkında olmanız gerekir.

Son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki şiddet, radikalizm ve terör bir kere ortaya çıktıktan sonra, bunlarla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak gerçekten çok zordur. Çünkü insanlar birbirleriyle yaka paça olmaya başladıktan, kin ve nefretler hortladıktan sonra akıl ve muhakeme bir adım geriye çekilir, kimse kimseyi dinlemez. Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken nokta, bu gibi problemlerin ortaya çıkmasını baştan engellemek olmalıdır. Veya probleme sebebiyet verme ihtimali olan durumlar önceden kestirilerek hemen üzerine yürünmeli ve çözülmelidir. Akıllı insanların yapması gerekli olan iş, hâdiselerin gidişatını çok iyi okuyarak muhtemel problemlere önceden reçeteler hazırlayabilmektir.

Çağın Yezitleri

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Keşke herkes sahip olduğu mazhariyetlere Alvarlı Efe Hazretleri gibi bakabilse ve şöyle dese:

Değil bu bana layık bu bende,
Bana bu lutf ile ihsan nedendir.

Keşke Hz. Bediüzzaman’ın verdiği şu ölçüleri bir an olsun aklından çıkarmasa: “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. “Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir (günahkâr) adamla da teyit ve takviye eder.” (Buhari, cihad 182; Müslim, iman 178) sırrınca, müzekkâ (temiz, pak) olmadığın için, belki sen kendini o racül-ü fâcir (fâcir, günahkâr adam) bilmelisin.  Hizmetini, ubudiyetini; geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, fariza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyadan kurtul.” (Bediüzzaman, Sözler, 26. Söz, Hâtime)

Kaç insan vardır ki şahsî hayatı itibarıyla kendini sorgulasın ve “Acaba ben bir fasık mıyım? Acaba kalbimde nifak taşıyor muyum?” desin. Kendi durum ve konumunu sorgulamayan, sürekli nefsini muhasebe ve murakabeye tâbi tutmayan bir insan, yaptığı hata ve günahları küçük görür, önemsemez. Kendini arınmaya muhtaç kusurlu bir insan gibi görmez. Kalb ve ruh dünyasını, tasavvur sistemini, tahayyül mekanizmasını, aklî melekelerini kirlettiğini düşünmeyen biri niye arınma kurnası arasın ki! Kendini melekler gibi kusursuz ve pir u pak gören, tepeden tırnağa kire bulaşsa da farkına varmaz. Bu yüzden tevbe edip Allah’a dönmez; inabe ve evbenin rüyasını bile görmez.

Kendi kirlerini görmeyen bir insan, tevbe ve inabeden mahrum kalacağı gibi, ortaya çıkan problemler karşısında suizan ve atf-ı cürümlerden de kurtulamaz. Çünkü o, çevresinde olup biten olumsuzlukların sebeplerini hep dışarıda arar. Dönüp kendine bakmaz, kendini sorgulamaz, kendi hata ve kusurlarını göremez. Bu sebeple hep dışarıda suçlu arar durur, bu hasta psikolojiden kurtulamaz. Başkalarını eleştirmeyi ve suçlamayı alışkanlık haline getirmiş bu tiplere elli numara gözlük de taksanız yine de kendi kirlerini göremezler. Zira onlar bu konuda kördürler.

Nazarları hep başkalarının üzerinde olan, sürekli “öteki”nin eksik ve gedikleriyle uğraşanlar, aslında acınacak durumda insanlardır. Zift kuyusuna düşmüş, üstü başı kir pas içinde ve belki de akıbeti Cehennemdeki zift kazanları olan zavallılara acınmaz mı? İnsanlığını kaybetmeyene düşen şey onlara acımaktır. “Batsın, bitsin, yerin dibine geçsin…” mülahazaları mümince bir tavır değildir. Bize, “Allah ıslah etsin, gözlerini açıp zift içinde bulunduklarını kendilerine göstersin, arınma yollarına hidayet eylesin!” demek düşer. Yoksa birileri sürekli çevrelerini suçlarken, onlara olmadık hakaretler ederken, sövüp sayarken, berikiler de mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesine başvurur ve aynısıyla karşılık verir ve karşı taarruza geçerlerse memleket savaş meydanına döner.

Yezitleşen Zalimler

Maalesef günümüzde bütünüyle kin ve haset duygularına yenik düşmüş bir kesim, olup biten her olumsuzluğu başkalarına fatura ediyor, meydana gelen bütün suçları, günah keçisi ilân ettiği bir camiaya yüklüyor, sürekli onların gıybetini yapmak suretiyle yamyamlar gibi insan eti yiyor, akla hayale gelmeyecek yalan ve iftiralarla onları karalıyor. Yalan, iftira, gıybet, karalama, intikam onların huyu, âdeti hâline gelmiş.

İnsanlık tarihinde bu tür haksızlık ve zulümler hep olagelmiş fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır. Mesela Yezid dönemi bunlardan biridir. Yezid ve çevresinde yezidleşen insanlar, Kerbelâ’da, aralarında çoluk, çocuk, kadın olan yetmiş kadar insanı hunharca katletmişlerdir. Savaşma gücü ve niyeti olmayan bir avuç insanın üzerine büyük bir orduyla yürümek ve onları toptan kılıçtan geçirmek akıl alır gibi bir vahşet değildir. Üstelik bunlar sıradan insanlar da değildir. Başlarında Efendimiz’in torunu Seyyidina Hz. Hüseyin vardır. Onun yanında da içlerinde kadın ve çocukların da olduğu akraba ve yakınları. Fakat gözü dönmüş bu vahşiler, karşılarında kimin durduğuna bakmadan onları katletmiştir. Hatta Hz. Hüseyin Efendimiz’in mübarek başını kesmiş, cesedini atlara çiğnetmişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde de zaman zaman Yezid ruhu hortlamış ve peygamber davasına sahip çıkan adanmışlara karşı benzer zulüm ve vahşetler irtikâp edilmiştir. Çağın yezitleri de aynı şeyleri yapıyorlar. İsterseniz hayal dünyanızda şöyle bir gezintiye çıkın. Çağın yezitleri ve onların yapmış oldukları benzer zulümler bir bir gözünüzde canlanacaktır. Kendi ülkeniz de dâhil dünyanın değişik coğrafyalarında hayalinizle seyahat edin. İnsanların vahşetle nasıl birbirlerini yediklerini göreceksiniz. Gücü ele geçiren zalimlerin, kendilerine biat etmeyen masumları nasıl hınçla ezdiklerini esefle müşahede edeceksiniz.

Çağın yezitleri de tıpkı tarihteki Yezid gibi devletin tüm güç ve şiddet mekanizmalarını kullanarak savunmasız durumdaki masumların üzerine yürüyor ve kendi saltanatları için tehdit gördükleri insanların kökünü kazıma adına ne vahşetler ne vahşetler irtikâp ediyorlar. Yezitleşen bu zalimlerin yanı sıra, onların işledikleri bu vahşetleri görmeyen veya görmezden gelen körleri de unutmamak gerekir. Bunca yalanı, hıyaneti, zulmü, nemelazımcılığı, zulme karşı dilsiz şeytanlığı, ondan da öte zulmü desteklemeyi… sıradan şeylermiş gibi gören insan müsveddeleri nasıl unutulur! Karşı koyma gücü ve savaşma niyeti olmayan masumların üzerine gitmek, ancak insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir özelliktir.

Evet, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, dünya kadar yalan ve iftira, şenaat ve denaet, vahşet ve zulüm olağan şeyler gibi görülüyor. Hatta makyavelist düşünen zalimler bütün bunları menhus hedeflerine ulaşma adına lüzumlu görüyor, belki de cihat gibi algılıyorlar. İntikam duygularıyla yatıyor, intikam duygularıyla kalkıyorlar. Belki rüya ve hülyalarında bile, düşman ilan ettikleri insanları bitirme senaryolarıyla meşgul oluyorlar. Uyandıklarında da bu senaryoların figüranlığını yapıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen insanları yokluğa mahkûm etmek için her gün elli türlü entrika ve komplo sahneye sürüyorlar. Dolayısıyla da yapıp ettikleriyle sürekli etrafa levsiyat saçıyorlar. Daha da vahimi, yaptıkları bunca kötülüğü İslâm adına yapıyor, İslâm’ın dırahşan çehresini kirletiyorlar. İslâm var olduğu günden bugüne adı herhalde bu ölçüde kirletilmemiştir.

Akıllı Mehmet

Bir taraftan İslâm’ın yasakladığı pek çok günahı hiç çekinmeden işleyecek, diğer taraftan İslâm’ı ikame iddiasında bulunacaksınız; olacak şey değil! Bu nâdânlar İslâm’ı bilmedikleri gibi, içinde yaşadıkları dünyadan da haberleri yok. Ne Kur’an ve Sünnet’in ruhuna vâkıflar ne de içtimai coğrafyanın şartlarına. Buna rağmen kocaman kocaman iddiaları da ağızlarından düşürmüyorlar. Öyle iddialar ki, bunları ne Hz. Ebu Bekir dillendirmiştir ne de Hz. Ömer. Boylarını aşkın sözler ediyor sonra da o sözlerin altında kalıyor, presleniyorlar. İnsan cehaletin ve aymazlığın bu kadarına da “pes” diyor. Neticede olan milletimize oluyor, Müslümanlara oluyor. Problemler sarmalı her geçen gün daha da büyüyor ve işin içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.

Akıllı Mehmet’in hikayesi, onların bu durumunu çok güzel resmeder. Akıllı Mehmet diye biri varmış. Büyük bir uçurumdan aşağı inmek için plan yapılırken ortaya bir fikir atmış. Uzun patikalarda dolaşmadan onları kestirme bir yolla hızlıca aşağı indirebileceğini söylemiş. Birisi kayalara yapışacak, bir diğeri ona, öbürü ona, derken aşağıya kadar bir sütun oluşturacaklar ve kalanlar da onlara tutuna tutuna inecek. Fakat en yukarıdakinin elleri yükü taşıyamaz hâle gelince hepsi birden aşağı yuvarlanmışlar. Kırk kişiden otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu kanadı kırılmış. Çevreden olayı görenler Akıllı Mehmet’in yanına koşmuş, ne olduğunu sormuşlar. Verdiği cevap şu: “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.”

Bugünkü serkârların yaptıklarının inanın bundan pek bir farkı yok. Asırlarca İslâm’a bayraktarlık yapmış, insanlığa mühim şeyler sunmuş, devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş mübarek bir ülkeyi enkaz yığınına çevirdiler. Fakat meydana getirdikleri tahribatı hatırlattığınızda hâlâ Akıllı Mehmet gibi cevap veriyor ve bir problemin olmadığını söyleyip duruyorlar. Tarih olup biten bütün bu hâdiseleri ironik şekilde yazacak, okuyanlar bir taraftan ağlarken bir taraftan da gülmekten kendilerini alamayacaklar.

Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytanlar

Yukarıda Yezid’in Âl-i Beyt’e reva gördüğü mezalimden bahsettik. Fakat burada Hz. Hüseyin’i çağıran ve ona sahip çıkacağını vaat edenleri de unutmamak lazım. Madem davet ettiniz, niye onlara sahip çıkmadınız? Kılıçtan geçirilirlerken niye imdatlarına koşmadınız? Niye onları yalnızlığa terk ettiniz? Yezit zulümde zirveleşen Allah’ın cezası bir insan. Fakat sizin yaptığınıza da yezitlik denmez mi? Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ciğerparesine kıyılırken bunu uzaktan nasıl seyredebildiniz? Yapmanız gerekeni yapmadığınız halde onun şehadeti üzerine utanmadan nasıl ağıtlar yakabildiniz?

Maalesef bu noktada da değişen bir şey yok. Birileri bir zulüm, bir haksızlık irtikâp ediyor, diğerleri de bu haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilerek ona ortak oluyor. Haydi zalimler kendi karakterlerinin gereğini yapıyor. Fakat yapılan bunca zulmü gördüğü, bildiği hâlde ses çıkarmayan ve hatta farklı yollarla buna destek olanlara ne demeli! Ben onların durumuna, bizzat zulmü yapanlardan daha çok şaşırıyorum. Bunca mezalimi tiyatro seyreder gibi seyreden bu zavallılara acıyorum.

Yezitlerin, Haccacların, Şimirlerin, İbn Mülcemlerin, Lü’lülerin yaptıkları zulümler aklımıza geldiğinde “Allah topunuzu yerin dibine batırsın” diyesimiz geliyor. Fakat ne Kur’ân ve Sünnet’te ne de Ehl-i Sünnet akidesinde Yezid’e veya daha başka bir zalime lanet okumanın sevap olduğuna dair bir hüküm yoktur. Ehl-i Sünnet ulemasından bazıları Yezid’e lanet etmiş ve lanet etmenin caiz olduğunu söylemiş; bunun mukabilinde çoğunluk ulema, caiz olsa da bunun teşvik edilecek bir yanının olmadığını, her konuda olduğu gibi bu hususta da temkinli ve itidalli davranmanın, aşırıya kaçmamanın, dilini tutmanın gerçek mü’min duruşu olduğunu ifade etmişlerdir.

Biz bir şey desek de demesek de onların müstahak oldukları şey her ne ise Allah onu takdir buyuracak ve hak ettikleri cezayı verecektir. Hiss-i mürüvvetle hareket eden, engin insanî duygulara sahip olan bir mü’mine düşen vazife, “Allah’ım bizi de şirazeden çıkmış bu zalimleri de Senin yoluna hidayet buyur, ıslah et! Eğer ıslaha kabiliyetlerini kaybetmişlerse, onları Sana havale ediyoruz. Şayet salah yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, tez zamanda haklarından gel.. ellerini kollarını bağla.. ayaklarına prangalar vur.. akıllarını işlemez, dillerini konuşamaz, kalemlerini yazamaz hale getir de kötülük yapamaz olsunlar.. masum insanların aleyhine kullandıkları ne kadar yol yöntem, imkân ve malzeme varsa hepsini ellerinden çekip al.. menfur emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve cümle masum, mazlum ve mağdurların çektiği zulümleri bertaraf et, ah u efganlarını dindir.. bu âciz ve çaresiz kullarını, nusretinle, hıfz u inayetinle teyit buyur Allahım!” demektir. Bu, insanlığımızın gereğini ortaya koymakla beraber aynı zamanda mağdur ve mazlumlara vefanın gereğidir.

Zamanın Ruhuna Uygun Hareket Etme

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bugüne kadar seleflerimiz, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için yaşadıkları dönemin şartlarına göre ciddi bir mücadele ortaya koymuş, ellerinden geleni yapmışlardır. Bu iş bazen sofi ve erenlerin eliyle gerçekleştirilmiş, bazen tüccarlar vasıtasıyla, bazen de fetihler yoluyla. Aşılmaz denilen surları aşmış, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmış ve gittikleri yerlerde sulh, huzur ve adaletin temsilcisi olmuşlar.

Ne var ki içinde yaşadığımız dünya artık onların yaşadığı dünya değil. Her şey değişti. Sadece sosyal, siyasi ve iktisadi şartlar da değil; kültürler, felsefeler, anlayışlar başkalaştı. Dolayısıyla i’lâ-i kelimetullah adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemlerin de çağın gereklerine uygun olması gerekiyor. Aksi takdirde muvaffak olunması çok zor. Hatta maksadın aksi bir netice bile ortaya çıkabilir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Maddi kılıç kınına girmiştir, medenilere galebe ikna iledir.” sözüyle günümüzde takip edilmesi gereken doğru yola işaret ediyor. Bugün Selçuklu da olsa, Osmanlı da olsa, Ukbe İbn-i Nafi de olsa, Tarık İbn-i Ziyad da olsa takip etmeleri gereken hareket tarzı budur. Onlar kendi dönemlerinin şartları içinde problemleri çözme adına yer yer kılıca başvurmak, güç kullanmak zorunda kalmış olabilirler. Fakat günümüzde sahip olduğumuz değerleri muhtaç sinelere duyurabilme, başka yolların bulunmasını iktiza ediyor. Tam bulduk mu bulamadık mı bilemiyorum. Ancak şimdilik bulduklarımızla amel ediyoruz.

Dünyanın halihazırdaki durumuna bakınca, durmamız gereken yer, almamız gereken tavır çok net görünüyor. Her tür şiddet ve radikalizmden uzak duruyor; eğitimle, diyalogla, sevgiyle, çözülmez zannedilen kronik problemlerin çözüleceğini düşünüyoruz. Bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna en uygun hareket tarzı olduğuna inanıyoruz. Fakat en iyisini biz yapıyoruz diye bir iddiamız yok. Tamamen Allah’ın lütfu olarak vücud sahasına çıkan güzel işler asla aidiyet mülahazasına bağlanmamalı, bağlanıp heder edilmemeli. “En doğru, en isabetli, en makul ve dinin ruhuna en uygun yol, bizim yolumuzdur.” gibi enaniyet ve kibir kokan sözlerden uzak durulmalı. Fikir ve aksiyon adına ortaya konulan şeyler İmam-ı Azam, İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi büyük zatların mülahazalarıyla bire bir örtüşse bile mü’mine düşen vazife, mahviyet ve tevazudur. Eğer mevcut içtihat ve yorumlarımızdan daha güzelini bulacak olursak, hemen mevcut fikirlerimizden dönmesini bilmeliyiz.

Tarih felsefecilerinin de üzerinde durduğu gibi, Müslümanlar zorla girdikleri yerlerden bir şekilde dışarı atılmışlardır. Ama gönülleri fethederek, sevgi iksirini kullanarak girdikleri yerlerde kalıcı olmuşlardır. Mesela Endülüs’e bu gözle bakabilirsiniz. Müslümanlar asırlarca orada kalmış, göz kamaştırıcı bir medeniyet kurmuş ve Batı üzerinde ciddi tesir bırakmış olsalar da bir süre sonra çok acı bir şekilde oradan çıkarılmışlardır. Aradan asırlar geçmiş olsa da ne zaman orada meydana gelen hâdiseleri düşünsem gözlerim dolar. Kendime göre bir kısım hikmet ve maslahatlar bularak hafakanlarımı bastırmaya çalışsam da, şimdiye kadar İslâm’ın bu yitik coğrafyası karşısında yaşadığım hasret ve elemi hafifletmenin bir yolunu bulamadım.

Demek ki bu tür yerlerde yaşayan insanlar sizi kabul etse bile, içlerinde bir yara kalıyor ve size karşı zamanla bir tepki gelişiyor. Şartlara göre bu tepki gittikçe şiddetini artırıyor ve bir gün geliyor, sizi bulunduğunuz yerden sürüp çıkarıyorlar. Hatta geride bıraktığınız âsâr-ı bergüzideleri de yakıp yıkıyor, mal ve servetlerinizi yağmalıyor, milyonlarca insanı katlediyorlar. Bu, üzerinde önemle durulması gerekli bir meseledir.

Temsilin Gücü

Eksiğiyle gediğiyle öncekiler kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlar. Bizim için önemli olan, bizim ne yaptığımızdır. Bir mü’minin asıl hedefi, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Değil dünya sultanlığı, ahiret nimetleri bile onun için maksud-u bizzat olmamalıdır. Allah rızasını kazanmanın en büyük vesilesi ise O’nun nam-ı celil-i sübhânisini dünyanın dört bir tarafına götürmektir. Bu, gaye ölçüsünde bir vesiledir. Kimse onu görmezden gelemez. Ne acı ki, birkaç asırdan beri Müslümanların böyle bir derdi olmamış. Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Bazı kimseler bunu dert edinmeli, ciddi bir aksiyon ortaya koymalı ve bu yolda karşılaşacakları sıkıntı ve zorluklara da katlanmalı. Bugün itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın önlerine açtığı imkanlar nelerse bunları çok iyi değerlendirmeli, onların üzerinde yoğunlaşmalı ve hizmetlerini o noktadan yürütmeli.. yarın öbür gün karşılarına daha farklı sünuhat ve tuluat çıkacak olursa, o zaman da onları değerlendirmeliler. Bizim gibi günah ve levsiyat asrında yaşayan insanlar için bundan daha büyük bir kefaret vesilesi ve kurtuluş yolu olamaz.

Biz tüm kalbimizle, İslâm’ın en kâmil ve eksiksiz din olduğuna, Cenab-ı Hakk’ın bu din sayesinde insanlığa sunduğu nimetlerini tamamladığına ve günümüz insanlığının onun sunduğu mesaja muhtaç olduğuna inanıyoruz. Yine şuna imanımız tam ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), Cennet’e giden yolları gösteren, bundan dolayı insanlığın mutlaka izlemesi gereken, aldatmayan bir rehberdir. Bu bakımdan O’nun bütün yönleriyle dünyaya tanıtılması gerekmektedir. Biz de bu hayatî vazifeyi ifa etmek üzere yollara düşmüş yolcularız.

Bazı mütemerrit ve mutaassıplar bundan rahatsız olacaktır. Düşmanlığa kilitlenmiş kimseler sizi yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Fakat meseleyi sadece bu tür zalim ve mütecavizlere bağlayıp ufku kapkaranlık görmüyoruz. Nitekim şimdiye kadar tanıştığımız ve birlikte olduğumuz insanlar hep takdirlerini ve güzel temennilerini dile getirdiler. Çok az istisna dışında şikâyet edene, rahatsızlık izhar edene rastlamadım. Dolayısıyla sadece negatif şeylere bakıp ümidimizi kırmamalı, karamsarlığa düşmemeliyiz.

İnsanlığa sunacak bir mesajı olduğunu düşünen adanmışlar, sözleriyle muhataplarına bir şey anlatmadan önce tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymaya bakmalıdırlar. Zira söz, bir kısım tabiatlarda rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.. sağa sola çekilebilir.. ondan, sizin aklınıza bile gelmeyen manalar çıkarılabilir. Temsil ise güven verir, inandırıcılığı çok daha yüksektir. Eğer biz Allah’ın insanlığın hayır ve maslahatı için vaz etmiş olduğu ilahî sistemi arızasız ve kusursuz şekilde yaşayabilirsek, insanların etkilenmemesi, büyülenmemesi mümkün değildir. Onca hırpalanmamıza rağmen hâlâ aile düzenimiz, insanî ilişkilerimiz, civanmertliğimiz insanları etkiliyorsa, çok laf söylemeye lüzum yok zannediyorum. “Gelin şöyle olun, böyle yapın” demek yerine, başkalarını çağırdığımız değerleri cezbedici ve imrendirici bir güzellikte temsil edelim.. bunu, başkası görsün diye değil, kendimiz için, Allah’la olan münasebetimiz adına, kulluğumuzun gereği olarak yapalım.. yapalım ve başkalarının ne yapacaklarının kararını onlara bırakalım.

Doğru Üslûbu Yakalama

Her ne kadar temsil çok önemli olsa da sözün ehemmiyeti de tamamen göz ardı edilemez. Temsilin yanında söze ihtiyaç duyulduğu zamanların olacağı da muhakkaktır. Temsilde kapalı kalan noktaların şerh edilmesine lüzum duyulabilir. O zaman da üslûba çok dikkat edilmelidir. Nerede, ne zaman, ne denileceği çok iyi tayin edilmelidir.

Öncelikle, muhatapla aramızdaki ortak noktalar öne çıkarılmalı, daha çok onlar üzerinde durulmalıdır. Zira her şeyden önce aradaki uçurumun kapatılmasına ihtiyaç vardır. Sizin anlattıklarınızla kendi düşünce sistemleri arasında bir kısım koordinatlar yakalarlarsa, söylenenleri daha kolay kabul ederler. Bunun için de muhatabın tâbi olduğu din, içinde yetiştiği kültür ortamı, bilgi seviyesi ve hissiyatı göz önünde bulundurulmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir.

Eğer muhatap olduğumuz insanlar dine karşı mesafeliyse, evrensel insani değerler üzerinde durabilir, birçok meselemizi onlar üzerinden anlatabiliriz. Hastalar Risalesi, İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi gibi konulara öncelik verebilir, hemen herkesin şöyle böyle dikkatini çekecek mevzular seçebiliriz. Eğer namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetleri anlatmamız gerekiyorsa, bunların hikmet ve maslahat yönlerini öne çıkarır, şahsî ve içtimai hayatımıza bakan faydalarını ele alabiliriz.

Farklı din mensuplarıyla yapacağımız görüşmelerde, onların da üzerinde ittifak ettiği inanç esasları üzerinde durabiliriz. Bütün dinlerde şöyle böyle bir yaratıcı fikri mevcut olsa da hiçbir dinde Zat-ı Uluhiyet, İslâm’daki gibi isim ve sıfatlarıyla detaylı bir şekilde ortaya konulmamıştır. Farklı ad ve unvanlarla Allah’tan bahsetseler de, onların ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatleri hakkındaki düşünceleri, İslâm’ın ortaya koyduğu ölçüde ve mükemmeliyette değildir. Muhataplarımızın seviyelerine göre, anlayabilecekleri bir şekilde onlara bu konularda bilgi verilebilir.

Her din mensubu, kendi peygamberinin en üstün olduğuna inandığı için İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bahsetmemiz onları rahatsız edebilir, bu konuda itiraz ileri sürebilirler. Dolayısıyla onlarla bir araya geldiğimizde, mutlak manada nübüvvet hakikati üzerinde durma ve peygamberlere ait vasıfları anlatma daha faydalı olacaktır. Aynı şekilde Hıristiyanlık ve Yahudilikte net çizgileriyle ortaya konulmuş ve İslam’da olduğu derecede çerçevesi belirlenmiş bir haşr u neşr akidesi yoktur. Siz, Kur’ân demeden, Allah Resûlü’nden bahsetmeden âyet ve hadislerde anlatılan hususları net bir şekilde ortaya koyduğunuzda zannediyorum gönül rahatlığıyla kabul edeceklerdir.

Anlatılan hususların tesirli olması için, muhataplarla ciddi arkadaşlık ve dostluk bağlarının kurulması da çok önemlidir. Karşılıklı ziyaretlerde bulunarak, hediyeleşerek, yardımlaşma ruhuyla hareket ederek, hiçbir şekilde feda edilmeyecek ve vazgeçilmeyecek yakın arkadaşlıklar tesis etmeliyiz. Bu konuda olabildiğince civanmert ve centilmen davranmalıyız. Önyargıların silinip gitmesi ve insanların birbirini dinleyecek hâle gelmeleri adına kurulacak dostlukların çok büyük önemi vardır. Bunu yapabildiğimiz takdirde, sunacağımız mesajlar onlar nazarında daha değerli hâle gelecektir. Unutmamalıyız ki Efendimiz’in sunduğu mesajın, içinde yaşadığı toplum tarafından hüsn-ü kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri, nübüvvetinden önceki dönemde emniyet ve sadakat timsali olarak bilinmesi ve herkesçe sevilmesidir.

Makuliyet ve Sebeplere Riayet

İnsanın kendisini i’lâ-i kelimetullah davasına adaması ve yaptığı bütün işleri ihlâs ve samimiyetle yapması muvaffakiyet adına çok önemlidir. İhlâsla ve güzel niyetlerle yapılan ameller az da olsa Allah nezdinde makbul olur ve değerler üstü değerlere ulaşır. Fakat atılan adımların semere vermesi ve kalıcı olması için niyet ve ihlasın yanında bilgi, tecrübe ve mantık da çok önemlidir. Mesela şiddet kullanmak insanî/İslâmî olmadığı gibi, dini tebliğde şiddete başvurmanın da hiçbir mantıkî yanı yoktur. Bugün birileri tarafından yapılan ve maalesef İslâm’a nisbet edilen terör saldırıları, canlı bombalar bütünüyle dinin ruhuna aykırı olduğu gibi, bunların hiçbir mantığı da yoktur. Zira terör ve şiddetle hiçbir yere varılamaz. Bir yere ulaşılsa bile orada kalıcı olunamaz. Çünkü bu tür eylemler geride kin, nefret, gayz ve öfke bırakır. Gün gelir bu öfke, ona sebep olanları da boğar. Eğer yapılan işlerin insanlar nazarında kabul görmesi ve kalıcı olması isteniyorsa, hem güzel niyet ve düşüncelerle yola çıkılmalı hem murad-ı ilâhîye uygun hareket edilmeli hem de akıl ve mantık sonuna kadar kullanılmalıdır.

Eğer ortaya koyduğunuz güzel işlerin kabul görmesini veya en azından bunlara ilişilmemesini istiyorsanız, meselelerinizi bir dünya meselesi hâline getirmelisiniz. Öyle ki dünya üzerinde hegemonya kurmak isteyen, çatışmadan beslenen veya kin ve nefretlerinin kurbanı olmuş bir kısım zalim ve mütecavizler size engel olmak istediğinde, sizi başkaları savunmalı, “Hayır, bunlara ilişmeyiniz, bunlar insanlık adına çok güzel işler peşinde koşuyorlar.” demeliler. Siz, bir taraftan insanlığın sulh ve selameti adına durma bilmeden koşturmalı fakat diğer yandan da ortaya koyduğunuz güzelliklerin heba edilmemesi adına bütün sebeplere riayet etmelisiniz.

Bizim Cenab-ı Hakk’ın inayetine, hıfz u himayesine itimadımız tam olsa da, projelerimizi bu gibi ekstra lütuflar üzerine bina edemeyiz. Her zaman söylediğimiz gibi, dinimiz bize, esbaba riayette âdeta bir esbapperest gibi davranmayı, Allah’a tevekkülümüzde de âdeta bir “cebrî” gibi düşünmeyi öğretir. Her şey Rabbimizin yaratmasıyla, O’nun inayetiyle, lütf u keremiyle meydana gelir. Ama kuldan, Allah’ın ekstradan gelecek lütfuna değil, yapacağı plana uygun hareket etmesi istenir. Eğer ekstra lütuflar üzerine hüküm bina edilecek olsaydı, bunu en başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yapardı. Ama O böyle yapmadı. Hiçbir işini, harikuladeler kuşağında planlamadı. Cenab-ı Hak dileseydi Mekke’nin azılı düşmanlarının tepesine göklerden bir meteor gönderiverir ve işlerini bitirirdi. Ne var ki Allah Resûlü (sallallahu eleyhi ve sellem) bir beşerdi ve beşere imam olmuştu. Sebepler dünyasında yaşıyordu. Rehberliği de buna göre olmalıydı. Allah her zaman mü’minlere ekstra lütuflarda bulunsa da, onlara düşen vazife, içinde yaşadıkları şartlara göre yapılması gerekli olan işlerde boşluk bırakmamaları, kusur etmemeleri ve almaları lazım gelen her tür tedbiri almalarıdır.

Evet, insanlığın faydası adına gerçekleştirilen projelerin korunması, bin bir emekle ortaya konulan birikimlerin heder olmaması, yarın birileri tarafından zayi edilmemesi, insanlığa sunulan hizmetlerin kalıcı olması adına bugünden ne kadar tedbir alınsa değer. Cizvitlerin, Urartuların yaptığı gibi iç içe surlar örülmelidir ki, kötü niyetlilerin elleri oraya ulaşmasın, Allah’ın inayet ve keremiyle başlamış ve devam etmekte olan bir açılıma halel gelmesin, dünyanın dört bir tarafında cihanpesendâne hizmet veren güzel insanların emekleri zayi olmasın.

Bu güzel açılımın hiç durmadan yoluna devam etmesi için bir araya gelmeli, beyin fırtınası yapmalı, aklı eren insanlara danışmalı, en makul ve realist yol ve yöntemler nelerse onları bulmaya çalışmalıyız. Bu konuda herkesin fikrinden istifade etmesini bilmeliyiz. Ufkumuzu aydınlatacak, yürüdüğümüz yolda bize önemli doneler verecek ve hareketimizi hızlandıracak alternatif düşüncelere, farklı yol ve yöntemlere açık olmalıyız.

Sabır ve Teenni

Konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur: Eğitimle, diyalogla, kültürel faaliyetlerle veya insanî yardımlarla hizmet götürdüğünüz toplum ve milletlerin ortaya koyduğunuz projeleri benimsemesi, kabul etmesi ve sahip çıkması, zamana vabestedir. Her şeyden önce muhataplarınıza güven vaat etmelisiniz. Bunun için de içinde yaşadığınız toplumun bir parçası hâline gelmeniz, bünyenin içine girip onunla bütünleşmeniz gerekir. Eğer içinde yaşadığınız toplumda, bünyenin içine girmiş yabancı bir cisim gibi kalır, entegre olamazsanız, bir gün oradan sökülüp atılırsınız. Onlar sizi benimsemeli ve kendilerinden kabul etmelidirler ki size tepki duymasın ve mesajınızın doğruluğundan şüphe duymasınlar.

Evet, bir topluma entegre olma, onun bir cüz’ü haline gelme, eğreti durmama, zamana vabestedir. Acele edilmemesi, konjonktürün müsaade ettiği ölçüde hareket edilmesi gerekir. Bazen birdenbire amudi yükselmeler tepki toplayabilir. Özellikle kendi geleneklerine, dinlerine bağlı toplumlar, yabancı gördükleri kimselerin ortaya koydukları projeleri hazmedemez ve reaksiyon gösterirler. Mesela bir ülkede sizin birdenbire onlarca okul açmanız oradaki güçlü lobileri rahatsız edebilir. Sizin hiçbir şekilde idareyle, siyasetle işiniz olmasa da, onlar bunu bilmedikleri ve henüz sizi tanımadıkları için endişe duyabilirler. Kendi hesabınıza bazı şeyler yapacağınızı zannedebilirler. Onların öteden beri yaptıkları bir kısım hesapları vardır. Hesaplarının karışmasını istemezler.

Bu bakımdan sadece kendi projelerinize ve ideallerinize odaklanmamalı, her hamle ve açılımınızda içinde bulunduğunuz toplumun çıkarlarını, sizden beklentilerini ve dünya adına onların yapmak istediklerini de hesaba katmak zorundasınız. Ortaya koyacağınız faaliyetlerin bunlarla uyum içinde olmasına dikkat etmelisiniz. Yani fasl-ı müşterekleri çok iyi belirleyerek buradan hareket etmelisiniz. Yürüdükleri yolda bir engel teşkil etmediğinizi, dünya üzerindeki genel politikalarına zıt yanlarınız olmadığını görmeliler. Yoksa kendi ülkenizde bile size rahat verilmediği gibi yabancı ülkelerde hiç rahat vermezler.

Hâsılı; düşünce ve aksiyon iç içeliğiyle çıktığımız bir yolda, ideallerimizin peşinden koşarken, yukarıda zikrettiğimiz hususların da çok iyi hesap edilmesi gerekir. Böyle hassas dengeler üzerine kurulu bir dünyada her şeyi düşünebilmek, doğruyu bulabilmek ve başarılı olabilmek gerçekten çok zor. Allah yanıltmasın ve istikametten ayırmasın. 

Fitneler Karşısında Müslümanca Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Cenab-ı Hak, hiçbir dönemde insanlığı başıboş bırakmamış, nebileriyle ve onların sadık temsilcileri hak dostlarıyla beşerin yolunu aydınlatmıştır. Bu, O’nun insanlığa büyük bir merhameti, fazlı ve inayetidir. Fâtır sûresinde yer alan, وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلاَّ خَلاَ فِيهَا نَذِيرٌ Hiçbir millet yoktur ki, aralarında, onlara gerçekleri anlatan, onları iyiliklere sevk edip düşülmesi muhtemel yanlışlara karşı uyaran birileri bulunmuş olmasın.” (35/24) âyet-i kerimesi de bunu ifade eder. Her peygamber, gönderildiği toplumun problem ve dertlerine uygun reçetelerle gelmiştir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin sonuncusu olduğu için, O’ndan sonra, değişen zaman ve şartlara göre dinin yoruma açık yanlarının yorumlanması, mücedditler ve müçtehit imamlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bununla birlikte niceleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra peygamberlerinin izini takip etmemiş, mesajını unutmuş, kalbî ve rûhî hayattan uzaklaşmışlardır. Çünkü kalb ve ruhun yörüngesinde bir hayat yaşayabilme ve istikameti koruyabilme, ancak ilâhî nefhayla mümkündür. Vahy-i semavîye sırt çeviren, peygamber soluklarına kulak asmayan toplumların, bir kısım bâtıl ve sapkın yollara sülûk etmeleri kaçınılmazdır.

Geçmiş kavimlerin hayat sergüzeştleri bunun misalleriyle doludur. Peygamberleri hayatta iken onun arkasından giden kavimleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra hemen kendilerince bir kısım totemler bulmuş ve putperestliğe sapmışlardır. Bu totemler bazen taştan tahtadan yapılan heykeller olmuş, bazen de büyütülen ve kutsallaştırılan şahıslar. Vahyin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaşan günümüz insanının da yer yer farklı varlıkları totem ve tağut hâline getirdiğinde şüphe yoktur. Mesela biri kalkıyor “Falana dokunmak ibadettir” diyor. Bir başkası ona taptığını söylüyor. Bir başkası onu ezeli ve ebedi lideri olarak isimlendiriyor.

Oysaki bütün bunlar, itikadi olarak insanı helake sürükleyecek çok tehlikeli sözlerdir. Bırakalım sıradan şahısları, peygambere dokunmak ibadettir bile diyemezsiniz; zira ibadetleri belirleyen Allah’tır ve O, böyle bir ibadet vaz etmemiştir. Aynı şekilde, peygamberler dâhil hiçbir şahıs için ezelî ve ebedî vasıfları kullanılamaz. Zira bu sıfatlar Allah’a mahsustur. Keza Allah’tan başka kimseye tapılmaz; başkasıyla ilgili bu ifadeyi kullanmak mecazen bile olsa doğru değildir. Tapılmaya, kulluğa lâyık tek varlık vardır, o da Allah’tır. İbadet, ubudiyet ve ubûdet yalnız Allah’a yapılır. Nitekim biz her gün namazlarımızda, Biz ancak Sana ibadet eder ve yardımı ancak Senden dileriz.” (Fâtiha sûresi, 1/4) demek suretiyle günde kırk defa bunu ilân ediyoruz. Esasen değişik kulluklardan sıyrılmanın yegâne yolu da Allah’a hakiki kul olmaktan geçer. Allah’a kul olmayanlar, farklı varlıklara kul olma zilletinden kurtulamazlar. Allah’a kulluk yolundan sapanlar yamuk yumuk yollara sapmış olurlar ve asla hedeflerine varamazlar.

Günümüzde bazıları, din adına günaha giriyor, din adına cinayet işliyor, din adına zulmediyor, din adına türlü türlü cürümler irtikâp ediyor; daha doğrusu, yaptıkları mesaviyi, dini kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Meşum emellerine ulaşmada dini bir basamak görüp onu istismar ediyorlar. Kendi vesayetlerine girmeyen ve kendilerine mutlak biat etmeyen insanları hiç olmayacak şeylerle itham ediyor, suçluyor, hatta onları tadlil ve tekfir ediyor, sonra da onlara yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı mubah ilân ediyorlar. Arkasından ne şenaatler ne şenaatler işliyorlar. Çok rahatlıkla onların gıybetini yapıyor, hiç utanmadan onlara iftira atıyor, bile bile onları itibarsızlaştırıyor ve bütün bunlarda da dinen bir mahzur görmüyorlar. Bu tür tavır ve davranışlar, peygamber yolundan sapmanın birer neticesi.

Din Adamlarının Sessizliği

Asıl tuhaf olan şu ki, bir tarafta din adına bütün bu cinayetler işlenirken, bir tane teolog da kalkıp bunlara itiraz etmiyor. “Teolog” kelimesini, son zamanda türeyen, dinin ruhundan uzak bir kısım ilahiyatçılar, hocalar, vaizler için bilerek kullanıyorum. Eğer onlar gerçekten ilâhiyatçı olsalardı, âlim olsalardı, ilimlerinin gereğini yerine getirir ve bu türlü sapkınlıklara itiraz ederlerdi. Maalesef şimdiye kadar birisi çıkıp da “Bu kadarı fazla!” demedi.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki dindarlar, hatta din âlimleri yalana yalan diyemiyor; hırsızlığın haram olduğunu söyleyemiyor, yolsuzluğa karşı sesini yükseltemiyor; zulüm ve haksızlıklara itiraz edemiyorlar. Haddini bilmezin biri kalkıp Kur’an’la dalga geçiyor; ne ilahiyat ne de diyanet camiasından çıt çıkmıyor. Bir başkası, “Peygamber gurura düştü, biz aynı hataya düşmeyeceğiz” diyor, kimse itiraz etmiyor. İtiraz etmek şöyle dursun, tevil ve yorumlarıyla bu tür küstahlıkları mazur göstermeye kalkan, söylenen yalanlara kılıf bulan, hırsızlık ve yolsuzlukları makul ve meşru göstermeye çalışanlar çıkıyor. Camileri, minber ve mihrapları, işlenen yığınla haram ve mesaviyi meşrulaştırmak için kullanıyorlar, ona göre hutbe hazırlıyor, ona göre vaaz ediyorlar.

Bilmiyorlar ki bütün bu haramları irtikâp eden zalim ve zorbaların vebali, kıyamet günü onların sırtlarına da yüklenecek. Zulmedilen, ezilen, haklarına girilen ne kadar mağdur ve mazlum varsa, kıyamet günü zalimlerle birlikte onlardan da hak talep edecekler. Hatta belki taraflı fetvalarıyla, gizli-açık destekleriyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları, kötülüğe karşı cesaretlendirdikleri zalimler bile onlardan hesap soracak.

Asıl Yiğitlik

İslâmî düşüncenin bir endazesizliğe mahkûm edildiği ve her şeyin bütün bütün şirazeden çıktığı böyle bir dönemde, en azından hizmet-i imaniye ve Kur’aniye davasına gönül vermiş adanmışlar kalblerine, gönüllerine, dillerine, söz ve davranışlarına hâkim olmalılar. Duygu ve düşüncelerini sık sık gözden geçirmeli, Allah’ın razı olmayacağı söz ve fiillerden uzak durmalılar. El âlemin günah işlemesi, onların günah işlemesini mubah kılmaz. Zira herkesin günahı kendine. Ahirette herkes hesabını kendisi verecek. Kur’ân ifadesiyle kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek.

Tekrar başa dönecek olursak, Allah, insanlığı hiç boş bırakmamış. Gönderdiği nebileri ve kitaplarıyla insanlığın yolunu aydınlatmış. Enbiya-yı izam, tebliğini üzerlerine aldıkları hakikatleri muhataplarına ulaştırmış, kalblere inşirah salmış, mü’minleri eğri yolun encamından sakındırmış. Doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, akı-karayı birbirinden ayırmış. Bize düşen vazife de ilahî vahye kulak vermek, Allah karşısında durulması gerekli olan yerde durmaya çalışmak, ne pahasına olursa olsun, kendi çizgimizi terk etmemek, istikametten ayrılmamaktır.

Toplumun çoğunluğunun iyi olduğu, iyilik düşündüğü, Müslümanlığın, dinin, diyanetin, hikmetin, adaletin hükümferma olduğu iyi zamanlarda insanın eline ayağına, gözüne kulağına, diline dudağına hâkim olması kolaydır. İnsanların birbirine güven vaat ettiği, herkesin sadakat ve vefa solukladığı, kimsenin kimseyi incitmediği, yardımların bile “sadaka taşları” vasıtasıyla yapıldığı bir toplumda zannediyorum şeytan bile fısk u fücura cesaret edemez. Asıl önemli olan, şartların zorlaştığı, sabırların tükendiği zamanlarda istikameti koruyabilmektir. Fitnelerin fokur fokur kaynadığı, belâ ve gâilelerin seylaplar hâlinde her şeyi önüne katıp götürdüğü dönemlerde bile emniyet ve güveni temsil edebilmektir.

Evet, asıl yiğitlik, yapılan gıybetler, atılan iftiralar, reva görülen kötülükler karşısında aynıyla mukabeleye yeltenmemek, intikam hisleriyle hareket etmemek, tahriklere aldırmamak ve mü’min karakterinden taviz vermemektir. Ne var ki bunu başarabilmek hiç de kolay değildir. Beşer fıtratını ve sosyal realiteleri göz ardı etmeyelim. Bu sebepledir ki çokları, çetin imtihanların yaşandığı fitne dönemlerinde durmaları gerekli olan yerde duramaz ve kaybederler. Fakat kaybedenlerin yanında kazananlar da olur. İşte onlar, tüm zorluklara rağmen dimdik durmasını bilen, sarsılmayan ve çizgi değiştirmeyen babayiğitlerdir.

Fitne ve fesadın ortalığı kapladığı, sadece zalimlerin hay huyunun duyulduğu sisli dumanlı bir atmosferde böylelerinin kadr ü kıymeti bilinemeyebilir. Fakat fırtınalar dindiğinde, azıcık da olsa bahar meltemleri esmeye başladığında veya karanlık geceden sonra yavaş yavaş fecir sökün etmeye yüz tuttuğunda her şey daha net görülecektir. İşte o zaman niceleri nedametle kıvranacak, özür dileyeceklerdir.

Sövüp saymanın, kin ve düşmanlığın insanlığa kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Dünyanın sevgiye, sulha, güvene ihtiyacı var. Adanmışlara düşen en büyük sorumluluk da bu değerlerin temsilcisi olabilmektir. Onlar bunu başarabildiği takdirde, ileride, Allah’ın izni ve inayetiyle, gözlerinin içine bakılan, parmakla gösterilen, örnek alınan insanlar hâline geleceklerdir.

***

Not: Bu yazı, 1 Aralık 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Rabbânîler

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’ân’da geçen “rabbânî” kelimesi ne anlama gelir, rabbânîler kimlerdir, vasıfları nelerdir?

Cevap: Sözlükte; âlim, Rabbe kulluk eden din adamı manasına gelen rabbânî, tefsirlerde ârif-i billah, hikmet ve ilimle mücehhez hak erleri olarak tarif edilmiştir. (Lisanu’l-Arab, “Rab” md.; Taberî, Camiu’l-Beyan, 6/540-544) Biraz daha açarak rabbânîyi, Allah rızasını hedefleyen, metafizik mülâhazalara ve maneviyata açık yaşayan, hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-i hayatında seyr ü seyahatte bulunan hak eri şeklinde de tarif edebiliriz. Tasavvufta yer alan seyr illallah, seyr fillah, seyr meallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade eder. Farklı bir yaklaşımla rabbânî, inandığı dava uğruna kendi arzu ve isteklerinden vazgeçmiş, her şeyi Cenab-ı Hakk’ın hesap ve planlarına bağlamış, emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatlarını bu istikamette sürdürmeye azm u cehd etmiş mü’minlere denir.

Evet, rabbânî, bu manada, “Rabb”e bağlılığı şahsında yaşayan kâmil mü’min olmasının yanında, aynı zamanda o ufka ulaşma yolunda başkalarına da rehberlik eden kâmil mürşiddir. O, Cenab-ı Hakk’ın rububiyet dairesini nazar-ı itibara alarak, insan olarak yaratılan “potansiyel insanları”, hakiki insan haline getirme gayretini, cehdini sarf eden bir rehberdir. Onun için ehlullaha, hakiki terbiyecilere, mürşidlere rabbânî insan denmiştir. İmam Rabbânî’ye rabbânî denmesinin sebebi de budur. Yani kâinatta cârî kanunlara tevfik-i hareket eden, insanlara yaşamasını öğreten, bu dolapların içinde insanların rahat gezmelerini, bu meşheri temaşa etmelerini, bu kitabı okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlayan eğitim kadrosu.

Rabbânî kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’in üç âyetinde geçer. Mâide sûresi 44 ve 63. âyetlerde, Ehl-i Kitab’ın rabbânîlerinden bahseder. Âl-i İmran sûresindeki diğer âyet ise bütün peygamberlerin muhataplarını rabbânî olmaya çağırdığını ifade eder:

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ

Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka, Allahla beraber bana da kul olundemesi düşünülemez. Bilakis o, Okuyup başkalarına da okuttuğunuz, öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbânî olunder.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/79)

Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ölçüde rabbânî olabilir, kendi arş-ı kemalâtına yükselebilir. Fakat bunun için bir kısım manevî sistemlerini harekete geçirmesi, his ve heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsî hesaplarından vazgeçerek bütün hayatını Allah’ın hesaplarına göre plânlaması gerekir.

Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedî bir hasmı bulunan insanın rabbânî olabilmesi kolay değildir, ciddi bir mücadele ve mücahede gerektirir. Böyle bir yola giren kimse, Allah’la münasebetlerini çok kavi tutmak zorundadır. Kendi mülâhazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı anda, onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir. Diyelim ki nafile bir namaz kılıyor. Eğer içine Allah mülâhazası dışında başka bir mülâhaza karışıyorsa, namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra yeniden başlamalıdır. Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz. Fakat rabbânî olmak isteyen bir insan, kendini Allah’a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlâsı yakalamaya, gönlünü Allah’a vermeye mecburdur.

Kur’ân-ı Kerim’de geçen, rabbânî kelimesine benzeyen bir kelime de “ribbî”dir: وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok ribbî mücadele verdi, savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/146)

Tefsirlere bakıldığında, “ribbî” kelimesine, ağırlıklı olarak, kökenini tespite raci iki farklı mananın verildiği görülür. Birincisi, büyük topluluklar; ikincisi ise kendini “Rabb”e adamış kimseler. Bu ikinci manada ribbî kelimesi, rabbânî kelimesine benzer. Bazı müfessirler, ikisinin arasında şöyle bir farktan bahsederler: Ribbî, kendini Allah yoluna adamış herkese denirken, rabbânî, aynı zamanda mürşitlik vasfını da haiz kimselere denir.

Demek ribbî de, i’lâ-i kelimetullah davasına kendini adayan, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu erlere denir.

Âyette, i’lâ-i kelimetullah davasına adanmış kimselerin, yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık izhar etmeyecekleri, düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor. Çünkü onlar, yürüdükleri yolun zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahdetmişlerdir. Onlar hayatları boyunca hep bu ahitlerine bağlı yaşarlar. Temsil ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar. Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler. Asla “Ne zaman bu işten sıyrılacağız?” düşüncesine kapılmazlar. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allaha arz ediyorum.” (Yusuf sûresi, 12/86)

Evet, Allah’a inanan bir insan sadece O’nun karşısında secde ve rükûa gider, sadece O’nun huzurunda yüzünü yerlere sürer. Bu payeyi elde etmiş bir mü’minin başkalarına kul köle olması, ağyar karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi, vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez. O, Bediüzzaman Hazretleri gibi “Ben, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” der. (Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, s. 159) Hiçbir şey karşılığında bağımsızlığını feda etmez, Allah’tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım dilenmez.

Ribbîlerin anlatıldığı âyet-i kerimenin sonunda, Cenab-ı Hakk’ın sabredenlerle beraber olduğu ifade buyruluyor. Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki O asla sizi zayi etmez. Burada Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan kerime-i muhteremelerini teselli etmek için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz: Ağlama ciğerparem! Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/169)

Bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ Evet, bu durumda (düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı, kan revan olduğu zaman) onların dudaklarından dökülen, yalnızca şu kelimeler oldu: Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve (fıtratlarındaki inanma istidadını kendi iradeleriyle köreltmiş, neticesinde gözleri görmez, kulakları duymaz ve kalbleri işlemez hâle gelmiş) küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol.” (Âl-i İmrân sûresi, 2/147)

Bu iki âyet-i kerimede, kendini Allah’a adamış insan prototipi ortaya konuluyor. Böylece onların ne düşündüklerini ne dediklerini, kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenab-ı Hakk’a nasıl teveccüh ettiklerini, zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz. Ortaya konan bu portreden hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasındaki farkı görebilir, Allah yolunun adanmışları olup olmadığımızı anlayabiliriz.

Rabbanîlik ile adanmışlık, bir vahidin iki yüzü gibidir, bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır. Rabbânîlik, içte derinleşmeyi, Allah’la kalbî irtibatı ifade ederken; ribbîlik daha ziyade dışa açılımı, Allah’ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir. Rabbânî olmadan, tam manasıyla adanmış da olamazsınız. Eğer adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti ihraz edememişseniz bu sefer de rabbanîlik yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz. Bunların birindeki kusur, diğerini de etkiler. Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki etmiş olabilirsiniz. Ama rızaya tam kilitlenememişseniz, i’lâ-i kelimetullah davasında da eksikleriniz olur.

Hâsıl-ı kelam, mü’mine düşen vazife, bir taraftan kalbî ve ruhî hayata tam kilitlenmesi, havâss-ı zahire ve bâtınesi ile hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi, bu konuda hep adanmışlık ruhuyla hareket etmesidir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rızasını elde etme ve Rabbimizin cemal-i bâkemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin tam tekmil yerine getirilmesine bağlıdır.

***

Not: Bu yazı, 25 Nisan 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Yalancılar ve Yamacılar

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bediüzzaman Hazretleri, güzel görenin güzel düşüneceğini, güzel düşünenin ise hayatından lezzet alacağını ifade eder. En olumsuz zaman ve şartlarda bile insanın bu bakış açısını koruyabilmesi, en olumsuz hâdiselerin bile güzel yanlarını görebilmesi çok önemlidir. Çünkü zâhirî yüzleri itibarıyla çirkin ve kötü görünen nice hâdiseler vardır ki, altında güzellikler saklıdır. Bu itibarla zamandan, olaylardan, sıkıntı ve meşakkatlerden şikâyet etmemeli. Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şulesinin kalmadığı, her şeyin renk attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı dönemlerde bile elden geldiğince hâdiselerin güzel ve olumlu yönlerini görmeye çalışmalı.

Biz, “hayır” veya “şer” gördüğümüz hususlarda yanılabiliriz. Hayır zannettiğimiz şeyler şer, şer zannettiklerimiz de hayır olabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu hususu net olarak şöyle ifade eder: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı; sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi, 2/216)

Hemen her dönemde insanlık rahatsız edici bir kısım imtihanlara maruz kalmıştır. Özellikle peygamber yolunu yol edinenler neredeyse hiç rahat yüzü görmemişlerdir. Bazen kâfirler bazen de küfür sıfatları taşıyan mü’minler onlara hayatı dar etmişlerdir. Maalesef tarihte ve günümüzde mü’min görünen niceleri, muhalif ve düşman belledikleri kesimleri sindirmek, ezmek ve yok etmek için akla hayale gelmedik zulümler işliyorlar. Menfur hedeflerine ulaşabilmek için her vesileyi meşru görüyor, her yola tevessül ediyorlar. Yalan, iftira ve karalama, başlıca silahları. Bu halleriyle onlar, mü’min olduklarını iddia etseler de, küfre ait vasıflar taşıdıklarında şüphe yok.

Hz. Pir’in dediği gibi her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü’minin her sıfatı da mü’min değildir. Mesela yalan, bir küfür sıfatıdır. Eğer bir mü’min yalan söylüyor, yalan yazıyorsa küfre ait bir sıfat taşıyor demektir. İnsan bir kere yalan söyleyince, küfre ve nifaka doğru bir adım atmış ve imandan da bir adım uzaklaşmış olur. Yalan söyleyen bir kişi, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de küfre ait bir hususiyeti üzerinde taşıyor olmaktan kurtulamaz. Hele bir de bu yalanını medya vasıtasıyla çok geniş kitlelere ulaştırıyor ve silinmeyecek şekilde arşivlere kaydediyorsa, katmerli bir günah işliyor demektir.

Maalesef günümüzün bazı siyasileri, bile bile yalan söylüyor, bu yalanlarını durmadan tekrar ediyor, medya da onların bu yalanlarını yine yalan olduğunu bile bile geniş kitlelere duyuruyor ve gelecek nesillere intikal ettiriyor. Hatta bazen şerh ve haşiyelerle bu yalanı daha da köpürtüyor, büyütüyorlar. Dolayısıyla ağızdan çıkan bazı sözler birkaç kişiye söylenmiş basit bir yalan olarak kalmıyor, belki milyonlara ulaşıyor. Yani milyonlarca kafa karıştırılıyor, milyonlarca zihin ifsat ediliyor.

Bu yalancıların bir de yamacıları var. Yalancılar, ne zaman inanılması zor bir yalan ortaya atacak ve kitlelerde tereddüt hâsıl edecek olsalar, hemen yamacılar devreye giriyor ve onların yalanlarına payandalar buluyor; inanılması zor yalanları, tevil ve yorumlarıyla kitlelere makul göstermeye çalışıyorlar. “Sürç-i lisan oldu, maksadını tam izah edemedi; esasında onun asıl demek istediği şu idi” diyerek yalancıları toplum nezdinde aklamaya, temize çıkarmaya çalışıyorlar. Bu durum yalancıları daha da cesaretlendiriyor ve bu defa daha büyük yalanlar söylüyorlar. Yalancılarla yamacıların bu yardımlaşması sayesinde nice masumlar mücrim gösteriliyor, itibarlarıyla oynanıyor ve ne zulümler ne zulümler irtikap ediliyor. Kitlelerin cehaleti ve muhakemesizliği de yalancılara ayrı bir cesaret veriyor. Onlar, bu yalanlarıyla halkın efkarını ifsat ediyor, toplumu paramparça hâle getiriyorlar.

Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Demek ki düşünce kuluçkalarının altında yatan yumurtalarda haset ve çekememezlikler, kin ve düşmanlıklar gizliymiş. Meğer bunları açığa çıkaracak, gizledikleri sinsice düşüncelerinin gereklerini yapacak bahane peşindelermiş. Bir harekete karşı kıskançlıkla kıvranıp duruyor ve içlerindeki erâcifi dökmenin yollarını arıyorlarmış. Bu sebepledir ki ellerine imkân ve fırsat geçer geçmez, masumiyetlerinden kendilerinin de şüphe duymadıkları on binlerce insanı, yalan ve iftiralarla mücrim gibi göstermeye kalktılar. Akla hayale gelmedik hakaret ve küfürler ettiler. Aslında bir endam aynasının karşısına geçip baksalar, söyleyip ettikleri şeylerin numara ve drobunun kime uyduğunu çok iyi göreceklerdi. 

Bütün bunlar karşısında bize düşen vazife, peygamberâne ve velayetkârane bir azimle sarsılmadan ve paniklemeden yolumuza devam etmek; yaşanan sıkıntıların ardında saklı güzellikleri görmeye çalışmaktır. Zira bunlar bizi güzel düşüncelere, güzel düşünceler de hayattan lezzet almaya sevk edecektir. Yapılan hakaretlere aldırmadan, kimseye küsmeden, gönül yıkmadan ve gönül koymadan işimize bakmalıyız. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Her hırıltı ve homurtuya laf yetiştirmeye kalkarsanız, vaktinizi ve enerjinizi boşa tüketmiş olursunuz. Üstelik işlerinde profesyonelleşen yalancı ve yamacılarla da başa çıkamazsınız. Onlar her gün karşınıza yeni yeni düzmece sözlerle çıkarlar. Ne yalanları biter ne de bunlara getirdikleri tevilleri.

Zihin aktivitelerimizi bu tür olumsuzluklarla yoracağımıza, şimdiye kadar yapageldiğimiz güzel işleri yapmaya devam etmeliyiz. İnsanla meşguliyet adına alternatif yollar bulmalıyız. Himmetimizi âli tutmalı, birlerimizi bin yapmanın yoluna bakmalıyız. “Bu yapılan işlerle ne olacak ki?” demeden, en ufak bir kıpırdanışı küçük görmeden, elimizdeki imkân ve fırsatları çok verimli değerlendirmeye çalışmalıyız. Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz. Biz yaptığımız hizmetleri kendi küçüklüğümüze bağlamamalıyız. Her şey Allah’ın elindedir. O murad buyurduktan sonra damlalardan deryalar meydana getirir.

Önemli olan, maruz kalınan ağır imtihanları rıza ve sabırla karşılayabilmek ve ahirete alacaklı olarak gidebilmektir. Bazen şeytan aklımıza, “Biz bugüne kadar hiçbir bedel beklemeden, adanmışlık ruhuyla sürekli koşturduk, malımızdan ve canımızdan fedakârlıkta bulunduk. Karşılığı bu mu olmalıydı!” şeklinde farklı düşünceler getirerek bizi şikâyete sevk edebilir. Allah karşısında, kulluk şuuruyla bağdaşmayan bu tür düşüncelere girmemenin yolu, bizim için birer rehber ve rehnümâ olan peygamberlerin hayatına bakmak, onlara iktida etmek, peşlerinden gitmektir. Şunu unutmamalıyız ki, Allah’ın en çok sevdiği kullarının en ağır imtihanlara uğraması, kadimden bu yana devam edegelen bir âdet-i ilâhiyedir, yani Allah’ın değişmeyen bir kanunudur. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa onların, imtihanların en ağırına maruz kaldıkları ve bütün bu imtihanları sabır ve rızayla göğüsledikleri görülür. Allah bizleri de onların yoluna tâbi olan babayiğitlerden eylesin!

***

Not: Bu yazı, 17 Ağustos 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

İmtihan ve Hakta Sebat

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Her hâlimiz ve tavrımızla, iman, ihsan, ihlâs, yakîn ve rıza kahramanı olma peşinde olmalıyız. Bütün bir hayatımızı bir dantela gibi bu atkılar üzerinde işlemeliyiz. Asıl derdimiz, hedefimiz, işimiz bu olmalı. Her bir davranışımızın Cenâb-ı Hakk’ın marziyât-ı sübhâniyesine muvafık olması için çok yalvarmalıyız. O’nun rızasına uygun düşmeyen hiçbir şeye razı olmamalıyız. Farz-ı muhal, şayet O, bizim insanları Cennet’e götürmemizden, Firdevs’in kapısını açmamızdan razı değilse, bunu bile arzu etmemeliyiz. Gerçi bunlar bizim boyumuzu aşkın şeyler. Fakat bir hakikati dile getirme adına, “farz-ı muhal” ile de kayıtlayarak söylenince zannediyorum mahzuru olmaz.

Evet, her meselemizle alakalı en önemli şey, yapıp ettiğimiz şeylerden Allah’ın razı ve hoşnut olması; bizim de sürekli bunun peşinde koşmamızdır. Ancak her zaman bu talebimizde başarılı olamayabiliriz. İnsan olmamız ve nefis taşımamız itibarıyla yer yer hatalar yapabiliriz. Bununla birlikte, falsolarımız bizi böyle yüksek bir duygu ve düşünceyi sürekli vird-i zebân etmekten alıkoymamalıdır. Düşsek, sürçsek bile, hemen ayağa kalkmalı ve yine “Allah’ım, iman, ihsan, ihlâs, rıza, aşk u iştiyak…” demeye devam etmeliyiz. Hayatımızı bu yüce gaye etrafında örgülemeli, Allah rızasını elde etmeyi biricik maksadımız hâline getirmeliyiz. Yatıp kalkıp sürekli, “Allah’ım, Seni görüyor gibi kulluk yapmaya, Senin tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yaşamaya, muradın istikametinde adım atmaya muvaffak eyle ve beni bu mülâhazalardan bir an dûr eyleme!” diye yalvarmalıyız.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde, her âdemoğlunun hata işleyeceğini, hata işleyenlerin en hayırlısının da tevbe edenler yani hatasından dönmesini bilenler olduğunu ifade buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, sıfatü’l-kıyame 49) Sanki herkesin tabiatında onu hataya sevk edecek bir kısım genler var. Ne var ki, düşüp kalkmalar, üst üste yapılan falso ve fiyaskolar, kemal-i ciddiyetle doğrunun arkasında olmaktan bizi alıkoymamalıdır. Zira kul olmanın gereği budur. İnsan, bir an için nefsine uyabilir, hata edebilir; fakat asla orada kalmamalı, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmelidir. Allah bizi insan olarak yaratmıştır. Ancak bu bir potansiyeldir. Bu potansiyelin inkişafı yani hakiki insanlığa yükselme, oradan da “insan-ı kâmil” zirvelerine çıkabilme, şart-ı âdi planında irademize, ceht ve gayretimize, teyakkuz ve temkinimize emanet edilmiştir.

İnsanlık olarak çok kritik bir zaman diliminden geçmekteyiz. Kötülük ve fenalığa götüren kapılar ardına kadar açılmış durumda. Şeytan boş durmuyor. Ayağımızı kaydırmak ve bizi Rabbimizden uzaklaştırmak için çırpınıp duruyor. Hakka çağıran sesler ise çok cılız çıkıyor. Çokları bâtılın bayraktarlığını yapıyor; hem de suret-i haktan görünerek. Kafalar karışık, himmetler sarsık. Kavga ve çatışmalar hiç bitmiyor. Dünya sevgisi, kalpleri esir almış. Bunca keşmekeşlik içinde kalb-i selim, hiss-i selim ve akl-ı selim ile hareket edebilmek ve rıza yolundan ayrılmamak zorlardan zor.

Eğer Karşılık Verecekseniz…

Özellikle i’lâ-i kelimetullahı dert edinmiş adanmışların imtihanı daha da büyüktür. Ne düşmanların imansız ve amansız saldırıları biter, ne de dostların vefasızlık ve hazımsızlıkları. Türlü türlü zorluk ve sıkıntılarla imtihan olurlar. Bütün bunlar karşısında doğru durabilmeleri, istikametlerini koruyabilmeleri çok önemlidir. Şeytan, böylelerini boş bırakmaz. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 200) Mesela, yapılan hakaret ve saldırıları önlerine koyarak, “Haydi siz de benzer şeyler söyleyin, onların yaptıklarının aynısını yapın. Bunca haksızlığa sükût mu edeceksiniz!” diyerek onları kışkırtır. Şayet nefislerine uyup şeytanın bu dürtüleriyle hareket etmeye başlarlarsa, kazanma kuşağında kaybederler.

Gerçekten bugüne kadar birileri, aynısıyla nakletmeye bile terbiyemizin müsaade etmeyeceği şeyler söylediler. Demedik şey, atmadık iftira, söylemedik yalan bırakmadılar. Türkçe sözlüklerde bile bulmakta zorluk çekeceğimiz hakaret ve küfürler ettiler, lanetler okudular. Densizliğin her türlüsünü yaptılar. Sözle de kalmadı, türlü türlü zulümler, gadirler irtikâp ettiler. Gönüllüler hareketini “günah keçisi” ilân etti ve ne kadar suç ve günah varsa, ona yüklemeye kalktılar. Karalama adına hiç olmayacak isnatlarda bulundular. Yakın zamanda işlenmiş ne kadar suç varsa, hedef tahtası haline getirdikleri bir hareketin sırtına yüklemek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. Onların deyip ettikleri şeyler Amnofis’in Hz. Musa’ya dediklerini çoktan geçmiştir. Ne Lenin ne Stalin ne de daha başka diktatörlerin bu ölçüde ağız bozduklarını, insanlara bu ölçüde hakaret ve küfürler ettiklerini bilmiyorum.

Ne diyelim, herkes karakterinin gereğini sergiler. Birileri hınçlarının gereğini yerine getirebilir, intikam hisleriyle hareket edebilir, zulüm ve gadirler işleyebilir. Ama başkalarının gırtlağına kadar günaha gömülmesi, sizin de günah işlemenizi mubah kılmaz. Başkalarının, size ağza alınmayacak şeyler söylemesi, sizin ağzınızı bozmanızı mubah kılmaz. Kim ne derse desin ne yazarsa yazsın; biz kendimiz olarak düşünmeli, kendimiz olarak yazmalı, kendi karakterimizi muhafaza etmeliyiz. Kimsenin terbiyemizi ve üslubumuzu bozmasına müsaade etmemeliyiz. Namus ve haysiyetimizi korur gibi bunları korumalıyız. Başkaları bu konuda hassas olmayabilir. O bizi hiç alakadar etmez. Zira Kur’ân’ın ifadesiyle hiç kimse bir başkasının yükünü yüklenmez. (Bkz. En’âm sûresi, 6/164; İsrâ sûresi, 17/15; Fâtır sûresi, 35/18; Zümer sûresi, 39/7) Herkes kendi vebali ile ahirete gider. Yine Kur’ân’ın ifadesiyle, bize, kendimize bakmak düşer; biz doğru yolda oldukça, yolunu şaşırmışlar bize zarar veremez. (Bkz. Mâide sûresi, 5/105)

İncinme İncitenden

Her şeye rağmen bize centilmence ve civanmertçe davranmak düşüyor. Yapılan kötülük ve fenalıklar karşısında hislerimize hâkim olmak, marzî-i ilâhîye uygun düşmeyecek söz ve tavırlardan uzak durmak zorundayız. Aleyhimizde söylenen sözleri, Cenâb-ı Hakk’ın bizim ruh ve kalb dünyamıza yerleştirdiği manevî enzimlerle eritmek suretiyle ademe mahkûm etmeliyiz. Maruz kaldığımız bütün bu olumsuzluklar, bize çizgimizi terk ettirmemeli. İman, ihsan ve ihlâs mülahazalarıyla telif edilemeyecek her tür davranışa karşı mesafeli durmalıyız. Biz durmamız gereken yerde durduğumuz, konumumuzun hakkını verdiğimiz sürece, pespaye insanların her gün maşeri vicdan pazarlarına sürmeye çalıştıkları metaları rağbet görmeyecektir; zira bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Alvar İmamı şöyle der:

“Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden”

Varsın başkaları inciten olsun. Biz incitmemeye, hatta elimizden geliyorsa incinmemeye bakmalıyız. Çünkü bizim dünya adına bir talebimiz yok. Dünya adına beklentisi olan, geldikleri makamları beğenmeyerek sürekli gözünü yukarılara diken insanlar, gözünü diktikleri makamları elde etme adına her melaneti işleyebilir ve yürüdükleri yolda kendileri için engel gördükleri insanlara yapmadık kötülük bırakmayabilirler. Lakin Allah rızasından başka bir şey düşünmeyen, i’lâ-i kelimetullaha gözünü diken, nâm-ı celil-i Muhammedi’yi dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedefleyen adanmışlar asla onlar gibi olamazlar.

Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi, yıllardan beri aleyhimde yazı yazan insanlara şahsî haklarımı helâl ettim ve yanımdakileri de buna şahit tuttum. Bize yapmadık kötülük bırakmayan zalimleri, ahirette hakkına girdikleri insanların günahlarını yüklenmiş, ağır veballer altında iki büklüm olmuş inim inim inler vaziyette görsem, ona da yüreğim dayanmaz ve kendi şahsıma taalluk eden hakları affederim. Fakat Allah’a ait, başkalarına ait haklar varsa, onları affetmek bizi aşar; bir hakkı ancak hak sahibi affedebilir.

Evet, bizim yegâne gaye-i hayalimiz, Gönüller Sultanı’nın sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır. Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) yaratılırken gönüller sultanı olarak yaratılmıştır. Onu bütün gönüllerin sultanlığına taşımak bizim asli vazifemizdir. Eğer bunun dışında bir hedef peşindeysek, bir gün biz de bir yerlerde küçük bir idareci olalım, vekil olalım, iktidar olalım gibi mülahazalar taşıyorsak, hiç farkına varmadan Allah’tan uzaklaşmış oluruz. Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez. Fakat şuna katiyen inanmalıyız ki, biz Allah yolunda yürümeye devam edersek Allah kendi yolunda yürüyenleri yüzüstü bırakmaz.

Elbette bu kudsi yolun yolcuları da fırtınalara, tsunamilere maruz kalabilirler. Zira belâ ve felaketler bu yola revan olanların sabit ve değişmez kaderi olmuştur. Eğer hususiyetlerini bilerek bu yola girmişseniz bunlara katlanacaksınız. Bazen Firavun ve Nemrutlardan çekeceksiniz, bazen din düşmanlarından, bazen münafıklardan, bazen de sizinle aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye baş koyan ya da öyle görünenlerden. Çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyları olacak.

Allah’a ahd ü peymânımız var, dönmeme kararındayız. Eğer bir gün döneceksek Allah canımızı alsın. Bütün bunları bilerek bu yolda iseniz, neyle karşılaşırsanız karşılaşın, dişinizi sıkıp sabredeceksiniz. Çünkü sabır, kurtuluşun sırlı anahtarıdır.

***

Not: Bu yazı, 4 Ağustos 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Dünyanın Selâmetini Sağlayan İki Söz

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet Risalesi’nde Hafız Şirazî’nin şu sözünü nakleder: “İki cihanın rahat ve selâmetini iki şey tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 302) Buradaki dost tabirini geniş anlamıyla düşünmek gerekir. Kardeş, muhib, taraftar, sempatizan konumunda olan insanlar da bir yönüyle bu kategoriye girer. Hatta bazıları vardır ki iyi günde sizin yanınızda durur fakat kötü günler gelip çattığında zaaflarına yenik düşerek size sırtını dönebilir. Bunları da sindirmesini, hazmetmesini ve hoşgörüyle karşılamasını bilmeli ve Hafız Şirazi’nin dediği gibi mürüvvetten ayrılmamalısınız.

Bunun yanında kişi, kendisine düşmanca tavır alanları da idare etmesini, onlarla barış içinde yaşamasını bilmeli. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إنّ اللَّهَ تَعَالَى أمَرَني بِمُدَارَاةِ النَّاسِ كَمَا أمَرَني بإِقامَةِ الفَرَائِضِ “Allah bana, farzları yapmayı emrettiği gibi insanları idare etmeyi de emretti.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 3/407) Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) burada insanları idare etmenin, tıpkı namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme seviyesinde bir emir olduğunu ifade buyuruyor. Bunu, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker kategorisi içinde değerlendirmemiz mümkündür.

Aslında bunun adı siyasettir. Her ne kadar günümüzde oldukça kirlenmiş olsa da esasında Arapça bir kelime olan siyaset, idare etme sanatı demektir. Çok farklı yönleri bulunan idare sanatı, ciddi bir birikim ister. İçinde yaşadığı çağı iyi okuyamayan ve çevresindeki insanların bakışını doğru değerlendiremeyen birinin şartlara göre doğru tavrı belirleyebilmesi ve düşmanlığa kilitlenmiş insanları idare edebilmesi mümkün değildir. Siyaseti (idare sanatını) bilen kimse, mesela teferruata ait meseleleri kavga vesilesi yapmaz. Herkesi kendi karakteri, kabiliyeti ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi tanır ve buna göre davranır. Üzerine doğru gelen çılgın bir sel bile olsa, bir mecra bulur ya da açar ve onu zararsız hale getirebilir. Zararsız hale getirmenin de üstünde, onu bir barajda toplayarak, arkasından da toprakla buluşturarak faydalı hâle getirebilir.

Siyaset, yani idare sanatı, sadece devletle ilgili bir mesele değildir. Eğitimde, ailede, insanî münasebetlerde, toplumsal meselelerde de söz konusudur. Hiç şüphesiz, daire genişledikçe insanları idare etmek de zorlaşacaktır. Problemleri akıl ve diplomasiyle çözme, düşmanlara karşı doğru bir ilm-i siyaset takip etme asıldır. Fakat yeterli donanıma sahip olmayan ve bulundukları makamın hakkını veremeyen idareciler, hemen kaba kuvvet ve şiddete başvurur ve siyaset ilminin gereklerini yerine getirmezler.

Özellikle kademe kademe konumları hak ederek ilerlememiş, birden sıçrayıp bir noktaya yükselmiş/yükseltilmiş insanlar, bulundukları yerin hakkını edâ edemezler. Onlar her ne kadar yüksek makamları temsil etseler de duygu ve düşünce açısından bulundukları yerin çok gerisinde kalırlar. Karşılaştıkları zorluklar veya düşmanların hile ve hud’aları karşısında çabuk tahrik olur, hislerine yenik düşer, ne zaman nasıl hareket etmeleri gerektiğini kestiremezler. Bu sebeple de temsil ettikleri konuma terettüp eden vazifeleri hakkıyla edâ edemezler. Ancak küçük ölçekte aldığı vazifeleri başarıyla yerine getiren, zamanla rüştünü ispat eden ve yavaş yavaş olgunlaşarak yükselen insanlardır ki konumlarının hakkını verebilme potansiyelleri daha yüksektir. Nerede istihdam edilseler, Allah’ın izniyle falso yapmazlar.

Eğri Büğrü Yollarla Hakka Varılamaz!

Hafız Şirazî’nin sözü, bugünün Müslümanları için daha bir önem kazanmıştır. İhtilaf ve çatışmaların hiç eksik olmadığı, şiddetin ve radikal davranışların İslâm’ın dırahşan çehresini kirlettiği günümüz dünyasında Mevlânâ, Yunus Emre ve Bediüzzaman gibi davranmaya, dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz mukabelede bulunmaya ihtiyaç var. Müslümanlar, her tür kabalık ve saldırıya göğüs germesini, zorluk ve sıkıntılara katlanmasını bilmelidirler. Her ne kadar son asırlarda Müslümanların ülkeleri işgal edilmiş, toprakları elinden alınmış, idare sistemlerine dokunulmuş ve kaynakları sömürülmüş olsa da bu onları tepkisel ve radikal davranmaya sevk etmemelidir. Onlar, temsil ettikleri değerlerin hatırına İslâmî düşünceyi, olması gereken noktaya yönlendirerek tüm dünyada barış köprüleri kurmaya, sulh adacıkları inşa etmeye çalışmalıdırlar.

Bu konuda günümüzde öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki! Kimileri devletten bağımsız olarak kafasına göre istiklal mücadelesi başlatıyor. Kimileri canlı bombalarla çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden masum insanları öldürmenin adına cihat diyor. Hakta mutabakat sağlanamadığından, herkes kendine göre bir hak arayışına giriyor ve kendine göre bir mücadele şekli ortaya koyuyor. İstiklal ve hürriyet peşinde koşsa bile asla maksadına ulaşamıyor. Bilakis ortaya kargaşa ve anarşi çıkıyor. Hatta kin ve nefretler körükleniyor, İslâm düşmanlığına sebep olunuyor.

Hak olmayan bu tür eğri büğrü yollarla hakka varılamaz. Hz. Pir’in ifadesiyle, her hakkın her vesilesi hak olmayınca, hak olan bir maksuda bâtıl yollarla ulaşılmaya çalışılınca, ortaya konulan bütün mücadeleler akamete maruz kalıyor. Hâlbuki hakka ulaştıran yolların da hak olması gerekir. Eğer biz hakkı hedeflemiş, gözümüzü i’lâ-i kelimetullah’a dikmiş ve tüm insanlığın bir sevgi atmosferi içinde bir araya gelmesini gaye-i hayal haline getirmişsek, makyavelist düşüncelerle bu hedefimize varamayacağımızı iyi anlamalıyız. Bu konuda kendi kafamıza göre yol ve metotlar uyduramayız. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet’in önümüze koyduğu ilke ve prensiplere, sonrasında da günümüz insanlığının büyük mücadeleler neticesinde elde ettiği evrensel insanî değerlere uygun hareket etmek zorundayız.

Fasl-ı Müştereklerde Anlaşma

İnsanlığın üzerinde ittifak ettiği evrensel fasl-ı müştereklerin ortaya çıkarılması ve bunlar etrafında bir araya gelinmesi, her zaman olduğu gibi günümüzde de takip edilmesi gereken önemli bir siyaset tarzıdır. Kur’ân’ın Ehl-i Kitab’a hitaben söylediği gibi, farklı duygu ve düşüncelere sahip olan insanlarla benzer noktalar çok iyi tespit edilerek “Gelin şunlarda anlaşalım!” diyebilmeliyiz. İşte bu, dünya çapında bir sulh ve salahın sağlanması adına takip edilmesi gereken çok önemli bir idare anlayışıdır.

Kur’ân şöyle buyurur: “(Resûlüm!) De ki: Ey Ehl-i Kitap! Buyurun gelin, sizinle aramızda müşterek şu noktada buluşalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah’ı bırakıp da insanları rab edinmeyelim. Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız, bu ahde teslim olanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/64)

Bediüzzaman Hazretleri, ayet-i kerimede geçen “ehl-i kitap” ifadesine, “ehl-i mektep” şeklinde mana veriyor. Buna göre âyete bakıldığında Hıristiyan ve Yahudilerin, kendilerine indirilen kitabı okumalarına ve anlamalarına işaret edilerek aslında bir yönüyle onlara iltifat edildiği anlaşılıyor. Diğer bir yönden bu ifade, şu anlamı ihtiva eden ciddi bir ikazdır: “Madem sizin elinizde kitabınız var ve onu okuyorsunuz, o halde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle değil; okumuş, elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.”

Arkasından Cenâb-ı Hak, her iki tarafın da üzerinde ittifak ettiği müşterek bir söz etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor. Nedir bu müşterek kelime? Sadece Allah’a kulluk yapmak. Âyet, hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor. Çünkü detaya indikçe ihtilaflar ortaya çıkacaktır. Ümmühatta (temel esaslarda) mutabakat sağlama imkânı varken, detayda ihtilaf etmek doğru değildir.

Farklı din ve kültürlere sahip olan insanların, anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabiîdir. Fakat tartışma ve çatışma doğuracak meseleler bahis mevzuu edilmeden müşterek noktalarda anlaşılabilir. Dolayısıyla karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan hemen kendi doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.

Selim vicdanlar, selim akıllar Kur’an’ın yukarıdaki çağrısı gibi çağrılara itiraz etmezler. Bu yüzden, önemli bir misyonun temsilcisi olan insanların hep bu espri içinde hareket etmeleri çok önemlidir. Vahdet-i rûhiyenin, gönül birliğinin sağlanması buna bağlıdır. Senelerden beri rehnedâr olmuş bir kaleyi birden tamir edemezsiniz. Tahrip kolay olsa da bir şeyi aslına uygun şekilde restore etmek çok zordur.

Günümüzde kalpler, vicdanlar, akıllar çok zedelendi, tahrip çok büyük oldu. İnsanların birbirine karşı güvenleri kalmadı. Yeniden bu güveni kazanma ve aynı zamanda başkalarına da güvenebilme, yani insanların yeniden çok rahatlıkla güven içinde birbirlerine sırtını dönebilecekleri bir atmosfer oluşturma, ciddi bir gayrete vabestedir. Eğer dünyaya sunacağınız bir mesajınızın olduğuna inanıyorsanız, önce en yakın dairede, sonra yavaş yavaş dışarıya doğru açılarak insanlarla fasl-ı müştereklerde anlaşmakla işe başlamalısınız. Hiçbir yerde probleme sebebiyet vermemeli, dünyevi mücadelelerin içine girmemeli, çatışma ve ihtilafa sebebiyet verecek meselelerden uzak durmalısınız. Çünkü dünyanın kardeşçe yaşamaya, paylaşmaya, huzur ve barışa ihtiyacı var.

***

Not: Bu yazı, 2 Mayıs 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Temkin ve Teyakkuz

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Ehl-i dünya, ademe mahkûm etmek istediği bazı kimseleri dünyevî zaafları ve beşerî arzularıyla vuruyor. Böyle bir tehlike karşısında Kur’ân davasına gönül vermiş adanmışlara düşen sorumluluklar nelerdir?

Cevap: Emanete sahip çıkılması ve vahdet-i ruhiyenin korunması açısından çok dikkat ve incelik gerektiren ve çok farklı boyutları olan böyle hassas bir konuyu bütün detaylarıyla izah etmek gerçekten zor. Nazari olarak söylenen meseleleri hayata geçirmek, bir o kadar daha zor. Ben aklıma gelen ve önemli gördüğüm bazı noktaları arz etmeye çalışayım.

Öncelikle soruda zikredilen realitenin farkında olmamız gerekir. Düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler öteden beri ehl-i imanı rahat bırakmadıkları gibi, bundan sonra da bırakmayacaklardır. Onları sürekli kontrol edecek, mercek altına alacak, adım adım takip edecek ve kesinlikle boş bırakmayacaklardır. Fırsatını bulduklarında onları etkisiz hâle getirme ve bitirme adına ellerinden geleni yapacaklardır. Dolayısıyla Kur’ân ve iman davasına gönül vermiş insanların, mercek altında tutulduklarının ve yakın takipte olduklarının bilinciyle hareket etmeleri çok önemlidir.

Bugüne kadar nicelerinin açıklarını tespit ettikleri, tespit edemediklerini tuzağa düşürdükleri ve bir şekilde itibarsızlaştırdıkları gibi, bundan sonra da benzer oyunları oynamaya devam edeceklerdir. Hile ve hud’alarıyla bazen size bir “Haziran fırtınası” yaşatırlar, bazen de bir “Şubat Soğuğu”. Siz, iftira ve karalamaların iç yüzünü ortaya çıkarıp gerçeği ortaya koyarak işin içinden sıyrılana kadar da yapacakları tahribatı yapmış olurlar. Sizin hakkınızda öyle bir algı oluştururlar, size karşı insanların hissiyatını öyle bir köpürtürler ki, herkesin gayzla oturup kalktığı bir atmosferde en masum işleriniz dahi kirletilir, kirli gösterilir de bu çirkinliğe kurban gider.

Bazen bir Müslümanın hatasını öne çıkarıp büyüterek bütün Müslümanları ve ardından da Müslümanlığı vururlar, bazen de böyle bir gerekçeyle bir hareketi bitirmeye kalkışırlar. Dünya var olduğu günden bu yana iman-küfür mücadelesi devam etmiştir. İyi, dürüst, imanlı ve ahlâklı insanların yanında; zalimler, münafıklar, fesatçılar da hiç eksik olmamıştır. Bundan sonra da bu tablo değişmeyecektir. Bazen açıktan bazen gizli olarak birileri menhus emellerini gerçekleştirme ve inananları yürüdükleri yoldan alıkoyma adına ellerinden geleni yapacaklardır. Bize düşen vazife, fitne ve fesada kilitlenmiş bu gibi insanların varlığını hiçbir zaman göz ardı etmemek, hâl ve hareketlerimizle hiçbir şekilde onlara koz vermemektir. Hatta belki inanan gönüller bir araya gelmeli, kafa kafaya vermeli, bu konuda nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durmalı, bununla ilgili stratejiler geliştirmeli ve birbirlerini uyarmalılar.

Töhmet Yerlerinden Sakının!

Küfür ve dalalete, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanlara malzeme vermemek ve onların işini kolaylaştırmamak için çok hassas yaşamalı, asla temkin ve teyakkuzdan ayrılmamalıyız. İffet ve ismete bağlı yaşama zaten vazifemiz, kulluk borcumuz. Değil haramlara dalma ve günah işleme, zihinlerde soru işareti bırakabilecek davranışlardan bile uzak durmalıyız. Nitekim hadis olarak da rivayet edilen bir sözde, “Töhmet yerlerinden sakının.” (Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/36; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/45) denilmiştir. Bu söz her ne kadar hadis kriterlerine takılsa da, çok önemli bir prensip ortaya koyar. Siz çok iffetli olabilirsiniz. Fakat çirkin yerlerde gezinirseniz, birileri bunu tespit ederek aleyhinize değerlendirebilir. Yaptığınız bazı şeylerde dinî açıdan bir mahzur görmemeniz yeterli değildir; bunların yarın öbür gün karşınıza ne şekilde çıkacağını da hesap etmek zorundasınız. Önemsemediğiniz nice hareketlerinizle sizi vurabilirler. Sadece sizi değil, mensup olduğunuz hareketi de karalayabilirler.

Kur’ân ve iman hizmetine kendini adamış insanlar, kendi şeref ve haysiyetlerini korudukları gibi birlikte oldukları arkadaşlarının şeref ve haysiyetlerini de korumak zorundadırlar. Şayet bizim yüzümüzden onlara laf gelirse mesul oluruz. Sırtımızda taşıdığımız emanet adına ve talibi olduğumuz iman davası hatırına çok dikkatli yaşamak, her adımımızı düşünerek atmak zorundayız.

Bugüne kadar nice yalanlar doğruluk urbası giydirilerek piyasaya sürülmüş ve bununla nice temiz sular bulandırılmıştır. Nice samimi mü’minler olmadık iftiralarla karalanmıştır. Bu tür kirli operasyonların sebep olduğu tahribat, sadece işin faili gibi gösterilen kişilerle de sınırlı kalmamış, bilakis dine karşı tavır alınmasına yol açmıştır. Bazı mü’minlerin şuursuzca yaptığı hatalar veya bilerek işledikleri günahlar, dini vurmak isteyen çevreler tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüş ve tepe tepe kullanılmıştır. Hiç kimsenin, yaptığı bir kısım yanlışlar yüzünden dine, diyanete söz söyletmeye, umum Müslümanları karalatmaya hakkı yoktur. Yapılan yanlışlar her ne kadar şahsi gibi görünse de, bir yönüyle umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur.

Hassaten dini temsil konumunda bulunan kimseler, başından sonun kadar bütün hayatlarını peygamberane bir azimle, ciddiyetle, titizlikle, ismet ve iffet duygusuyla yaşamaya çalışmalıdırlar. Bunun da ötesinde onlar, ehl-i dünyanın muhtemel saldırılarını hesaba katmalı, suiistimal edilecek noktaları göz önünde bulundurmalı ve fevkalade bir basiret ve ferasetle hareket etmelidirler. Şüphe, töhmet ve suçlamalara sebep olabileceği, su-i tevil ve tefsire uğrayabileceği, istismar edilebileceği endişesi söz konusuysa, dine göre mahzurlu olmayan bir kısım mubah fiillerden bile uzak durmalıdırlar. 

Bir mü’minin, din ve diyanete laf gelmesin, içinde bulunduğu heyete zararı dokunmasın diye koyduğu bu tür gayretler onun ibadet hanesine yazılır ve defter-i hasenatına sevap olarak akar. Çünkü hassasiyeti Müslümanlık adınadır ve bu hassasiyetin altında Allah rızası vardır. Müslümanları mahcup etmeme, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nuranî mesajına toz kondurmama, İslâm’ın dırahşan çehresini karartmama adına ne kadar hassas olsak yine de azdır.

Kendimizi Hesaba Çekme

Hesabını veremeyeceğimiz hiçbir davranışımızın olmaması gerekir. Hesaba çekilmeden evvel kendimizi burada hesaba çekmeli, hayatımızı ciddi bir muhasebe duygusuyla yaşamalıyız. Ta ki açığımızı yakalamak için fırsat kollayan kötü niyetli insanlara koz vermeyelim; omuzlarımızda taşıdığımız emanete hıyanet etmeyelim.

Bediüzzaman Hazretleri’nin; kazandığı paranın, giydiği elbiselerin, yediği yemeklerin sık sık hesabını vermesinin altında böyle bir hassasiyet vardır. Bazıları onun bu tür açıklamalarını, talebelerine karşı güven telkin etme olarak anlayabilir. Bu doğrudur da. Fakat meseleyi sadece buna münhasır görmemek gerekir. Bunun yanında o, daha sonra hakkında ortaya atılabilecek bir kısım yalan ve iftiraların önünü almıştır. Yaşadığı hayatın milimi milimine hesabını vermek ve topluma karşı şeffaf davranmak suretiyle, gelebilecek her tür töhmet ve eleştiriye mani olmuş, oldukça nezih ve iffetli bir hayat yaşadığını herkese göstermiştir. Evet, Hz. Pir, bir taraftan olabildiğince sade ve basit bir hayat yaşamış, diğer yandan yaşadığı bu basit hayatın defaatle hesabını vermiştir.

Bazıları bu kadarını fazla bulabilir ve böyle bir hassasiyetin insana hayatı zindan edeceğini düşünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle,  Cennet ise nefse ağır ve zor gelen şeylerle çevrilmiştir. İnsan, nefsin önüne çıkan bu engelleri aşa aşa Cennet’e ulaşacaktır. Hele bir de dini temsil etme konumunda bulunuyor ve önde görünüyorsanız, çok daha fazla meşakkate talip olduğunuzu unutmayacaksınız. Çünkü sizin en büyük krediniz, güvenilirliğinizdir. O krediyi kaybettiğiniz zaman artık sizi kimse dinlemez. Nihayetinde çoklarının kolunu-kanadını kırmış, yapılan nice güzel işi baltalamış olursunuz.

Dolayısıyla katlanacaksınız. Çektiğiniz her bir zorluğun sevap defterine kaydolacağını, öbür tarafta mizanın bir kefesine konulacağını unutmayacaksınız. Bilemiyoruz, burada Allah için katlandığınız zorluklar, ötede karşınıza ne gibi sürprizler, ne türden ilahî teveccühler şeklinde çıkacak!

***

Not: Bu yazı, 9 Mayıs 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Nimet ve Külfet Dengesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bazıları İslâm davasını, nispeten rahat ve kolaylık zamanlarında üzerine alır. Daha başkaları ise şartların olabildiğince ağır ve zor olduğu dönemlerde onu sırtlanır. Önemli olan, insanın içinde bulunduğu hâle razı olması ve hâlin gereklerine göre üzerine düşen vazifeyi tam tekmil edâ etmesidir. Mesela bazıları rahat yaşadığı sürece dine hizmet eder, Allah rızası istikametinde bir hayat yaşar ve dolayısıyla Cennet’i kazandıracak ameller işler. Gel gör ki aynı kişi, ağır imtihanlara maruz kalacak olsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.

Büyüklüğe, büyüklere, onların hâllerine özenmek güzeldir. -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle- en hayırlı zaman dilimi, asr-ı saadettir. İnsanlığın gördüğü göreceği en hayırlı nesil de sahabe neslidir. Buna rağmen “Keşke ben de Allah Resûlü zamanında yaşasaydım!” bile dememeli. Çünkü o dönemde yaşamanın getirileri kadar götürüleri de vardır. Nimeti kadar külfeti de söz konusudur. Zira imtihan çok ağırdı. O dönemde yaşamak öyle riskli ve tehlikeliydi ki, insan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) yanında saf tutabileceği gibi, -Allah muhafaza- O’nun karşısında da yer alabiliyordu. Zira bir insanın cahiliye döneminin tortularından kurtularak, içinde yetiştiği kültür ortamını terk ederek iman etmesi hiç de kolay değildi. Her devirde peygamber yolunun temsilcilerine tavır alanlar gibi, o gün de Efendimiz’e tavır alarak ebedî hüsrana uğrama, ihtimal dahilindeydi. O dönemde iman ettikten sonra sabit kadem kalabilmek de kolay değildi; düşman kavî, mücadele çetindi.

Hepimiz, yetiştiğimiz kültür ortamlarının çocuklarıyız. Bizler, yetiştiğimiz dönem itibarıyla zorlanmadan Allah’ı, Efendimiz’i ve İslâm’ı kabul ettik. İslâmî gelenek ve görenekler ruhumuza sindiğinden, dini kabul etmede bir zorluk yaşamadık. Bu sebeple hâlimize ne kadar şükretsek azdır. Mehmet Akif, hislerine yenik düşüp,

Gül devrini bilseydim O’nun, bülbül olurdum;
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu!

dese de meseleye tek yönlü bakmamak lazım. Kazanç ufku kadar kaybetme dehlizlerinin de görülmesi gerekir. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem (Kazanç imkanı, risk ölçüsündedir/nimet ölçüsünde külfet)” kaidesince, Asr-ı Saadet’te yaşamanın, nimetleri kadar risklerinin de olduğu unutulmamalı. O dönemin sıkıntılarına katlanabilir miydik katlanamaz mıydık, bunu hiçbirimiz bilemeyiz. Bu yüzden, hâlimize razı olmalı ve sahip olduğumuz imkânları en iyi şekilde değerlendirmeye bakmalıyız. İçinde yaşadığımız genel hava, sosyal yapı, şartlar ve sistemin Müslümanlığı yaşama ve başkalarına anlatmanın ne kadarına müsaade ettiğini ölçmeli, tartmalı ve bu çerçevede hareket etmeye çalışmalıyız.

Ne sahabenin ne tâbiînin ne tebe-i tâbiînin ne de daha sonraki dönemlerde yaşamış büyük zatların çektikleri çileleri hafife almayalım. Onların pek çoğu, hayatlarını at sırtında, cephelerde geçirmiş ve sürekli düşmanla yaka paça olmuşlar. Bir yerden başka bir yere hicret edip durmuşlar. Pek çoğu cephelerde can vermiş. Kendileri ölmüşler ama başkalarının dirilmesine vesile olmuşlar. Tabii bu arada bir kısım kimseler de dökülüp yollarda kalmış.

Bizim gibi rahata alışmış ve ciddi sıkıntı görmemiş bir neslin bu tür ağır imtihanlar karşısında sebat etmesi, tahammülfersa zorluklara katlanması kolay olmayacaktır. Bu itibarla “Allah’a hamdolsun ki bizi bu dönemde yarattı, götüremeyeceğimiz yükleri sırtımıza yüklemedi!” demeli ve hâlimize şükretmeliyiz. Gül devrinde yaşamayı istemek yerine, gül devrinin insanlarının kıvamını yakalama gaye-i hayaliyle yaşamalıyız. Önemli olan, hâlihazırda bir emanet olarak yüklendiğimiz vazifeye ihanet etmemek ve onun hakkını verebilmektir.

Cenâb-ı Hak, bazı fertlere veya toplumlara büyük olma yolunu gösterir, onlara ekstra nimetler bahşeder. Şayet onlar Allah’ın kendileri için takdir buyurduğu bu nimetlerin kadrini bilirlerse, Allah nimetini daha da artırır. Aksi takdirde sıradan insanların durduğu yerde de duramaz ve daha aşağılara inerler. Aslında bir açıdan her insan böyle bir büyüklüğe namzet olarak yaratılmıştır. Çünkü o, ahsen-i takvime mazhardır, eşref-i mahlûkattır; âdeta bütün bir varlığın hülâsası gibidir. Meleklerin kendisine secde ettiği varlıktır. Allah’ın bu ölçüde kıymet verdiği insan, şayet sahip olduğu donanım ve potansiyelin hakkını vermezse, esfel-i safiline sukut eder. İnsanın önünde üç alternatif vardır: Ya iyi işler yapacak ya kötü fiiller irtikap edecek ya da boş ve hareketsiz duracaktır. Son iki durum, onun sukutuna sebeptir. Yükselmenin ise tek yolu vardır: İyi işler yapma. Kur’ân bunu, iman etme ve amel-i salih işleme şeklinde formüle eder. Her insanın hayatında bu nimet-külfet dengesini görebiliriz. Fakat bu bazılarında daha belirgin olabilir. Bir kimse ne kadar külfete katlanmışsa, hakkında o kadar ganimet takdir edilir. Bu kaide, fıkıhta pek çok ahkâma kaynaklık etmiştir. Mesela savaşta, ölümü göze alarak düşmanla göğüs göğüse çarpışan muharibe verilen mükafatla geri hizmetlerde çalışana verilen aynı tutulmaz.

Aynı kuralı Allah’la münasebetlerimiz açısından da düşünebiliriz. Herkesin kendi kamet-i kıymetine ve kulluktaki derinliğine göre Allah’a yakınlığı söz konusudur. Bir insan kulluk yolunda katlandığı sıkıntılar ölçüsünde Allah’a yaklaşır, Allah’a yaklaştıkça mazhar olacağı nimetler artar ve tabii ki bu ölçüde sorumluluğu da fazlalaşır. Kapının önünde duranla, koridorda tutulan, salona alınanla harem odasına giren kimse aynı olmaz. Kapının önünde duran, durduğu yerin âdâbına riayet etmediği takdirde en fazla, bulunduğu yerden sokağa atılır. Harem odasına kabul edilen ise şayet konumunun hakkını vermez, mazhar olduğu iltifatlara karşı kadirşinas davranmazsa, Everest tepesinden Lût gölünün dibine düşer.

Meseleye şöyle farklı bir misalle yaklaşabiliriz: Allah, bazı kimseleri irşat ve tebliğ vazifesiyle serfirâz kılar veya onları, kitleleri yönlendiren önder ve liderler yapar. Bu durumda onlara düşen vazife, sahip oldukları itibar ve krediyi, imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirerek insanları doğru yola sevk etmektir. Fakat onlar bunu yapmayıp, arkalarından yürüyen kalabalıkları yanıltır ve saptırırlarsa, konumlarının hakkını vermedikleri ve hatta bunu istismar ettikleri için üstlenecekleri günah yükü de çok ağır olur.

Şayet bir kişi bir konumu ihraz etmişse, onun hakkını vermekle mükelleftir. Gözünün içine bakan, beklentisi olan ve sözünü dinleyen insanları yanıltmamalıdır. Yanılmamak ve kimseyi yanıltmamak için meşveretten ayrılmamalıdır. Hisleriyle hareket etmemelidir. Kendisine, ailesine, çoluk çocuğuna ait hesapları değil, Allah’ın hesaplarını takip etmelidir. Sürekli Allah’ı ve Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’ı hoşnut edecek adımlar atmalı, icraatlar yapmalıdır. Kur’ân ve Sünnet’i kendine rehber tutmalı ve onlara kilitlenmelidir ki arkasına aldığı insanları sukut-u hayale uğratmasın, onların kuvve-i maneviyelerini kırmasın ve onlara inkisar yaşatmasın.

Önemli konumları ihraz eden insanların, konumlarının hakkını vermeleri durumunda elde edecekleri mükâfat büyük olacağı gibi, konum hainliği yapanların maruz kalacakları ceza da bu nispette büyük olur. Bu sebepledir ki Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: إِنَّ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ يَوْمَ القِيَامَةِ وَأَدْنَاهُمْ مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ عَادِلٌ، وَأَبْغَضَ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ وَأَبْعَدَهُمْ مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ جَائِرٌ “Kıyamet günü insanlar arasında Allah’ın en sevdiği ve O’na en yakın olan kişi, adil sultan; Allah nazarında en menfur ve O’ndan en uzak olan kişi ise zalim sultandır.” (Tirmizî, ahkâm 4)

Evet, üzerine aldığı ağır sorumluluğun gereklerini bihakkın edâ eden, her hak sahibinin hakkına ulaşmasını sağlayan adaletli yöneticilerin Allah katında mükâfatı tasavvurlarımızı aşkın olduğu gibi, emanet olarak üstlendiği vazifeye ihanet eden, sorumluluğunu aldığı insanlara âdil davranmayan, Allah’ın kendisine verdiği imkânları gerektiği gibi kullanmayan zalim yöneticilerin veballeri de çok ağır olacaktır. Evet, elde edilecek mükâfatlar ölçüsünde, karşılaşılması muhtemel sıkıntılar da büyük olur. O büyük ganimeti elde edebilmek için ceremesine katlanmak gerekir. Talip olunan kazanç ne kadar çoksa riski de o kadar büyük olur.

Şayet Cenâb-ı Hak, gözünüzü belli ölçüde hakikate açmış, salih insanlarla birlikte hareket etme imkânı bahşetmişse, size düşen, konumunuzun hakkını vermektir. İçinde bulunduğunuz şartları sürekli göz önünde bulundurarak devamlı, “Bu durumda ne yapsam, acaba nasıl bir yol takip etsem?” demelisiniz. Eğer ne yapacağınıza kendi aklınız yetmiyorsa, müşterek akla başvurarak işin doğrusunu bulmaya çalışmalısınız. Bazen siz konumunuzun hakkını verme adına hangi sebeplere müracaat edeceğinizi araştırırken, Cenâb-ı Hak, fevkaladeden lütuflarda bulunur ve sevk-i sübhânîsiyle sizi hayırlı bir yola sevk ediverir. Esasen günümüzde nâil olduğumuz bunca nimeti başka türlü değerlendirmek hata olur.

Öte yandan, konumun hakkını vermek süreklilik ister. İhlas kulesinin zirvesine çıkmak çok zor olsa da sürekli orada kalabilmek ondan da zordur. İhlas kulesine tırmanmak için bir birimlik bir gayrete ihtiyaç varsa, orada kalabilmek için on birimliğine ihtiyaç vardır. Allah muhafaza buyursun, oradan düşen bir insan, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla derin bir çukura düşer. Çıktığı kule ne kadar yüksekse, düştüğü çukur da o nispette derin olur. Bu sebeple, istikametin korunabilmesi için sürekli tahkim ve tebşire ihtiyaç vardır. Bir taraftan kimsenin kuvve-i maneviyesini kırmamaya özen göstermeli fakat diğer yandan herkesin kendisini sorgulamasını sağlamalıyız. Allah’la münasebetimizi sağlam tutabilme ve konumumuzun hakkını verebilme adına sürekli birbirimize hayırhahlık yapmalıyız. Manevî beslenmeyi, okumayı, düşünmeyi, müzakereyi, derinleşmeyi ihmal etmemeliyiz ki kıvamımızı koruyabilelim.

Bunların yanı sıra Allah bazen bize farklı imkânlar bahşeder. Mesela güçlü medya kuruluşlarına, en çok satan gazetelere, en çok izlenen televizyonlara, en güzel eğitim müesseselerine sahip olursunuz. Bu durumda bunların da kendine göre bir şükür isteyeceğini, bu nimetlerin de hakkının verilmesi gerektiğini unutmamanız gerekir. Müşterek akla müracaat ederek elinizdeki imkânları en rantabl şekilde nasıl değerlendireceğiniz noktasında beyninizi zonklatmanız icap eder. Bir taraftan vermek istediğiniz mesajı doğru belirlemeli ve bunu da doğru bir üslupla sunmalı, diğer yandan da önünüzü kesmek isteyen bir kısım muhalif ve düşmanlara fırsat vermemelisiniz. Aksi takdirde Allah bunların hesabını sorar.

***

Not: Bu yazı, 26 Haziran 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Yuva

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin farklı yerlerinde, aile huzurunun gerçekleşip yuvanın Cennet köşelerinden bir köşe hâline gelmesini imana bağlar ve özellikle ahirete iman üzerinde durur. Gerçekten, hayatının hesabını verme mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü çok kolaylaşır. Cennet ümitleriyle yaşayan, uhrevî nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de dünyevi kusurlardan arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları Cennet köşesi hâline gelecektir. Ne hastalıklar, ne yaşlılığın verdiği haller, ne aralarında geçen ve kırgınlık hasıl eden durumlar, ne de maruz kalınan daha başka olumsuzluklar, Allah’a ve ahiret gününe sağlam inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştiremeyecek, onlar arasındaki vefa, sadakat ve samimiyeti bozamayacaktır.

Yuva, fertlerden meydana gelir. Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması, her şeyden önce fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır. Bunun için de yuva bir okul gibi vazife görmeli; insanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli; mabet, onlara ruh üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı; okul, onlara yüksek ufuklar ve gaye-i hayaller göstermelidir. Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği, mabedin kupkuru hâle geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir yerde nesiller boşlukta kalacaktır. Maalesef günümüz nesilleri böyle bir donanıma sahip olmadıkları, bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum yetiştikleri için evlilikle, eş seçimiyle, sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor, bu yüzden de iç içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.

Evlilik Sertifikaları

Öte yandan, eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkâmına, ardından karı-koca münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor. Bilenler de uygulamada problem yaşıyor. Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik mevzuunun da yeniden ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.

Bu yüzden, öteden beri, evlenecek adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor, hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkâmı öğretilmeli, her iki cinsin karakter özellikleri anlatılmalı, evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli, bunların nasıl aşılabileceği anlatılmalı ve bu yolda karşılaşılacak meşakkatlere karşı sabır ve tahammül yolları gösterilmelidir. Evliliğe adım atacak kişiler, nasıl bir sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda önceden bilgilenmeli ve hazırlanmalıdırlar.

Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, evlilikle ilgili teknik nazari bilgilere sahip olmak önemli olsa da, ailedeki huzursuzluk ve geçimsizlikleri izale etmede bu tek başına işe yaramayacaktır. Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah’a ve haşr u neşre imanla desteklenmesi ve belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla sağlam bünyeli ailelerin tesisi, toplum fertlerinin manevî beslenmesine ve ruhî tatminine bağlıdır. Bu sayede onlarda ciddi bir sorumluluk şuuru gelişecektir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onca vazifesi arasında, ashabının evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi de asla ihmal etmemiştir. Allah’tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin, cahiliyedeki yanlış âdet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir. Çünkü O, hayatı bütünüyle ta’lim etmek için gönderilmişti. Herhangi bir alandaki kusur, başka yerlerde de bir kısım eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için, dinin temel prensiplerine ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal etmiyordu. Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususları tembihliyor, kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor, kimine mehrinde yardımcı oluyor, kimini de bizzat kendisi evlendiriyordu.

Bizim de bu konuda Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı olmamız gerekir. Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkânlar hazırlamalı, uygun zeminler oluşturmalıyız. Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle evlenmeden önce onları evliliğe hazır hâle getirmeliyiz. Farklı vesile ve yollar bularak onlara evlilik ahkâmı, eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.

Her şeyden önemlisi, onlara anlattığımız bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz. Allah’ı tanıma, burada yapılan amellerin öbür dünyada eksiksiz bir şekilde geriye döneceğine inanma, anlatacağımız nazari mevzuların blokajı gibidir. Şayet temelleri sağlam atmazsanız, çürük temellerin üzerine bina edeceğiniz yapılar da zayıf kalacaktır. Dolayısıyla öncelikle sağlam bir blokaj çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından vereceğimiz bilgileri vermeliyiz. Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor. Zira günümüz nesilleri büyük bir inanç zaafı, inanç boşluğu içindeler. Buna bir de bilgisizlik, ahlakî zaaflar ve taklitçilik gibi problemler eklendiği için yuvalar çatırdıyor, yıkılıyor.

Asimilasyon ve Ailevî Çözülme

Batı dünyasında aile, çok zor durumda. Evlilik ve boşanmalar öteden beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri. Boşanma oranları çok yüksek. Hatta evliliği bir hayat tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan var. Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve huzurlu bir ortam sağladığı sorgulamaya açık. Hiç evlenmeyen, aile hayatında ciddi geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini koruyabilmeleri hiç de kolay değil. Nitekim yaşanan ahlâkî erozyon çoklarının malumu. Bâtılı tasvir edip safi zihinleri idlâl etmeye gerek yok, fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, ne tür melanetlerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Maalesef mevcut tablo İslâm dünyasında da hiç iç açıcı değil. Batıya karşı müthiş bir özenti var. Temel dinamiklerimizi kaybetmişiz gibi bir durum söz konusu. Farkına varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz. Başkalarının bilim ve teknolojilerini değil; hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlâklarını taklit ediyoruz. Batı da kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor. Bu yüzden, sahip olduğumuz değerler ve yuva ciddi tehdit altında. Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulsa ve bu konuda ne kadar tahşidat yapılsa yine de az kalır.

Esasında bizde yuva çok oturmuştu. Onun oldukça sağlam ve güçlü temelleri vardı. Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hâlâ yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı Batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Keşke bir de onun yıkılmadan evvelki halini görselerdi! Bu perişan hâlimiz karşısında insan, “Yıkanların kolları, kanatları kırılsın!” demekten kendini alamıyor. Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık. Aileler, malûl bir vaziyette, düşe kalka yoluna devam ediyor. Evlerimiz, rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş durumda.

Yuvanın Önemi

Toplumun molekülü konumundaki yuva yıkılınca daha başka hayatî müesseselerin ayakta kalması çok zor hale gelir. Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz. Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum, derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz. Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız. Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz. Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.

Bu sebeple, ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir Cennet köşesi hâline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüviyetine büründürmeye çalışmak lazım. Bu hususiyetleri haiz ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, bir takım sıkıntılar yaşayabilirler. Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler. Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler. Geçmiş asırlarda yaşamış insanlar derin malumat sahibi olmasalar, pedagojik eğitimden geçmeseler de ruhlarına sinmiş ahlâklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi. Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç var.

Hususiyle çok geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha arttı. Maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları, yerine göre şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi iş yapabiliyor. Şeytanın eli gibi evlerimizin içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor. Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse, bunların toplumu dejenere etmeye yönelik meydana getirdiği tahribat ölçüsünde genç nesillere zarar veremezdi. Dolayısıyla şayet biz Cennet köşesini andıran huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı ortamlar oluşturamazsak, yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır. Yuvalar, şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk edilmemelidir.

Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında olduğumuz zannedilmemelidir. Zira iyi niyetli ve ahlâklı insanların elinde o, Cennet’ten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin başkalarına duyurulmasına vesilelik edecektir. Küreselleşen dünyanın insanlığın önüne serdiği imkânlar iyi yolda kullanılabildiği takdirde, faydalı bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir tarafına ulaştırılabilir. Birilerinin elinde şeytanın eline dönüşen ve tahripkâr bir unsur haline gelen bir şey, başkalarının eline geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler. Önemli olan onun hangi niyet ve maksatla, hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır. Evet, teknolojik imkânlar, beşerin hayır ve salahını arzulayan insanların eline geçtiği takdirde, insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur hâline gelecektir.

***

Not: Bu yazı, 3 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Dava Adamı ve Sıkıntılar

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Dava adamı kimdir, dava adamı olma ile sıkıntılara maruz kalma neden özdeşleştirilmektedir?

Cevap: Dava, çok genel bir kavramdır. “Dava adamı” terkibindeki dava, daha ziyade, ulaşılmak istenen gaye, ideal ve ülkü gibi anlamlara gelir. Dava, dünyevî olabileceği gibi uhrevî de olabilir. Bazıları kendisini dünyanın imarına adar ve sürekli o ideal arkasında koşturur durur. Kimileri, -belgesellerde müşahede ettiğimiz üzere- bütün ömrünü, hayvanların, hatta tek bir hayvanın hayatını araştırmaya ve buradan hareketle yeni ilmî keşifler ortaya koymaya vakfeder. Kimileri, ömrü boyunca sosyal, siyasi ve iktisadi hayatı kendi ideoloji ve felsefesine göre şekillendirmek, kendi anlayışına göre bir sistem kurmak için çırpınır durur. Bunların hepsi bir nevi davadır.

Dava adamına gelince o, gaye-i hayali her neyse, bunu gerçekleştirme yolunda mücadele eden, fedakârlık yapan ve gerektiğinde bir kısım mahrumiyetlere katlanan insandır.

Bazıları vardır ki, “Zaman, imanı kurtarma zamanıdır.” diyerek gönüllerde iman meşalesini yakmaya çalışır. Onların davası, Allah rızasını kazanma davasıdır. Onların tek derdi Cennet’tir, rü’yettir, rızadır, rıdvandır. Bu nimetlere ulaşmanın en büyük vesilesi olarak da i’lâ-i kelimetullah’ı (Allah’ın adını yüceltme, bayraklaştırma) görürler. Bütün muhtaç gönülleri Allah’la buluşturmaya, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nam-ı celilini dünyanın her tarafına ulaştırmaya çalışırlar. Bu yolda her türlü zorluğu göğüsler, her çeşit fedakârlığa katlanırlar.

Görüldüğü üzere hedefi bütünüyle dünya merkezli olan davaların yanında, ahiret yörüngeli olanlar da vardır. Şunu unutmamak gerekir ki bir davanın kıymetini belirleyen de, ulaşmak istenilen gaye-i hayaldir, ikame etmek için çaba sarf edilen manadır. İnsan, neyin bayraktarlığını yapıyor, neye teksif-i himmet ediyorsa, ona göre kıymet kazanır.

Biz, kendi dünyamızda özel olarak davadan ve dava adamından bahsettiğimizde daha çok, iman davasını ve ona kendini adamış adanmışları anlarız. Bu manada en büyük dava adamları -bu tabiri onlar hakkında kullanmak doğruysa- peygamberlerdir. Onlardan sonra Raşid Halifeler, Ömer İbn-i Abdülaziz, İmam Gazzalî, Fahruddin er-Râzî, İzz İbn-i Abdisselâm, İmam Rabbânî, Hazreti Mevlânâ, Hazreti Bediüzzaman gibi peygamber yolunun kutlu temsilcileri gelir. Onların tek derdi, tek davası dinin ihyası olmuştur. Nübüvvet davasına vâris olabilmek, onu temsil edebilmek, çok ulvî, çok mukaddes bir davadır. Fakat bu ölçüde de zor ve meşakkatlidir. Öteden beri bu yolda yürüyenler, enbiya-i izamın maruz kaldığı belâlarla karşılaşmış, zorluklarla mücadele etmişlerdir. Dolayısıyla onların hayatları genellikle sıkıntı ve zorluk içinde geçmiştir.

İradî Olarak Dünyaya Küsme

Allah davasına omuz verenler bazen kendi iradeleriyle dünyaya küsme vaziyeti sergileyebilirler. Fakat çoğu zaman Allah (c.c.) maruz bıraktığı bir kısım sıkıntılarla onları dünyaya küstürür. Nitekim Hz. Pîr de, “Hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli, ta ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.” der. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 54) Bazen hastalıklar, bazen ailevî veya içtimaî hayatta karşılaşılan sıkıntılar, bazen arzî ve semavî belalar, bazen de ehl-i dünyanın musallat olması insanın huzurunu kaçırır, yüzünü ahirete çevirir.

Hususiyle haset veya düşmanlıklarının esiri hâline gelmiş kimseler bu tür insanları asla rahat bırakmaz. Gelir gelir onların tepelerine binerler. Ellerindeki imkân ve fırsatları, güç ve kuvveti onları ezme ve yok etme adına kullanırlar. Şeytanın dürtüsüyle hareket eden bu tür zalimlerin baskı ve zulümleri, Allah davasını omuzlayan adanmışları, üzerlerine aldıkları vazifeye daha bir ehil hâle getirir. Bu tür bela ve felaketler bir taraftan onlar için keffâretü’z-zünûb olur, hata ve kusurlarını temizler; diğer yandan da birer şefkat tokadı olur, onları intibaha getirir de, yaptıkları bir kısım yanlışlardan geri döndürür.

Şefkat Tokatları

Peki, şefkat tokadını celbeden yanlışlar nelerdir? Dikkatsizce yaşama, hayatı rantabl değerlendirememe, konumun hakkını verememe, ele geçirilen imkân ve fırsatları gaye-i hayali istikametinde kullanamama, elde edilen başarıları nefisten bilme, Din-i Mübin-i İslâm adına yapılan hizmetlerin gücünü kırabilecek hatalar irtikâp etme, vefa ve sadakati koruyamama, ihlas ve samimiyetten uzaklaşma gibi pek çok şey bu meyanda sayılabilir. Hepimiz geri dönüp hayat sergüzeştimize baktığımızda kaçırdığımız nice fırsatlar olduğunu görürüz. Elimizdeki imkânları ne ölçüde Din-i Mübin-i İslâm’ı sevdirme istikametinde kullandığımız sorgulanabilir.

İşte bu tür ihmal ve kusurlarımız şefkat tokatları şeklinde bize dönebilir. Hazreti Bediüzzaman’ın tabiriyle bunlara “şefkat tokadı” dememizin sebebi, zahirî yüzleri çirkin olan bu tür sıkıntıların altında büyük hayırlar gizlenmiş olmasıdır. Bu tür hata ve kusurlarımızdan ötürü Cenab-ı Hakk’ın bizi zalimlerin eliyle tokatlaması, farklı bir tabirle kaderin adalet etmesi, zalimleri mazur kılmaz. Zulmeden insanlar, ahirette, yaptıkları zulme göre muamele görecek ve işledikleri her bir haksızlık ve zulmün cezasını çekeceklerdir.

Allah davasına gönül vermiş adanmışlar, kendilerini başkalarına kıyas edemezler. Onların yürüdükleri yol, peygamber yoludur. Bu sebeple yolun gereklerine riayet etmek zorundadırlar. Temsil ettikleri hakikatlere zarar gelmemesi için peygamberâne bir ismet ve sadakat üzere yaşamalıdırlar. Sözlerinin gönüllere nüfuz etmesi için muhataplarına güven vaat etmelidirler. Kılı kırk yararcasına istikamet içinde olmalıdırlar. Şayet bu gibi konularda dikkatsiz yaşarlarsa Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu mevhibelere ihanet etmiş olurlar. Yaptıkları yanlışlar çok küçük olsa bile, Allah onları zalimlerin eliyle tazip eder, cezalandırır. Ta ki arınsınlar, temizlensinler, temsil ettikleri konuma ehil hâle gelsinler veya pîr u pak bir şekilde huzur-u Sübhâniye yürüsünler.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Belânın en şiddetlisi peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) İnsanın konumuna göre gelen belâlar bazen çok çetin ve zorlu olur. İnsanı ezer geçer. İnsan, kendisini âdeta bir tankın paletleri altında eziliyor gibi hisseder. Önemli olan, bu tür durumlarda akıl ve şuurun işletilerek maruz kalınan sıkıntıların doğru yorumlanması.. insanın temsil ettiği konum ve yaptığı hatalarla uğradığı sıkıntılar arasında bir koordinasyon tesis edip Bediüzzaman gibi, “Bunlar tam bana göre geldi.” diyebilmesidir. Bunu yapabilen, sabretmesini bilir, rızadan ayrılmaz, Allah’ın hoşnut olmayacağı düşüncelere, tavırlara girmez. Bilakis yaşadığı zorlukları ahireti adına kazançlı hâle getirir.

Aslında hüşyar (uyanık) ve hassas ruhları hüzün ve ızdırap içinde bırakan şeyler, sadece herkesçe bilinen belâ ve felâketler değildir. Günümüz insanlığının genel durumu, Müslümanların perişan hâli, bu hüşyar ruhların burukluk yaşamaları ve ızdırapla inlemeleri adına yeterlidir. Mesela bugün pek çok yerde Müslümanlar, en temel demokratik haklarından bile mahrum bırakılıyor, dinlerini tastamam yaşamalarına müsaade edilmiyor. Vicdanlar, inançlar, hissiyatlar, düşünceler üzerinde kurulmuş çeşit çeşit baskılar var. Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü insan, değişik farklılıkları bahane ederek birbirini öldürüyor. İhtilaf ve çatışmalar bir türlü bitmiyor. Bunların her biri, İslâm’ın kaderiyle kalben irtibatlı olan insanlardan birer parça alıp götürüyor.

Bir Müslüman için, Müslümanların bugünkü perişan hâlinden daha büyük bir belâ olabilir mi? İnandığınız değerlerin ayaklar altında ezilmesinden daha büyük bir felaket yaşanabilir mi? Daha nasıl bir belâ bekliyoruz! Yaşanan hâdiselere arzu ve beklentileriniz açısından baktığınız zaman, başınızdan aşağıya sağanak sağanak belâların yağdığını hissediyorsunuz. İslâm’ın kaderiyle alâkadar olan insanların bu olumsuz tablo karşısında hüzünlenmemesi, ızdırapla iki büklüm olmaması mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 5 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Nefsin Oyunları ve Kalb Selameti

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İnsandaki bozulma da düzelme de kalbde başlar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şunu iyi biliniz ki cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107) hadisleriyle kalbin önemine dikkat çeker. Nasıl ki maddî kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni etkiliyorsa, manevî kalb de bunun gibidir. O, temiz ve sıhhatli olursa manevî ve ruhî hayatımız sağlam, Allah’la münasebetimiz de güçlü olur. Aynı şekilde kalbde başlayan bir bozulma ve deformasyon, manevî ve ahlakî hayatımızı da bozar.

Kalb kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka bir organ yoktur. Kalbe “kalb” denmesinin sebebi de budur. Zira Arapça’da kalb kelimesinin kökü olan “ka-le-be” fiili, bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, ters yüz etmek gibi anlamlara gelir. Kalbin, iyiliklere yönelmesi de, kötülüklere yönelmesi de çok kolaydır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok yaptığı dualardan biri şudur: يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, kader 7; İbn Mâce, duâ 2) Keza Kur’ân-ı Kerim’de de bize şu dua talim edilir: رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً “Ey Kerim Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8)

Bu kadar dönme ve başkalaşma potansiyeline sahip olan kalbin, din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem olmasını, ibadet ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.

Farsça’da “dil” kelimesinin bir manası da kalbdir. Edebiyatımızda bu anlamda çok kullanılır. Mesela, “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan” derken kalb kastedilir. Esasen insanın konuşmasına akseden sözler, kalbde gizli olan manaların yansımalarıdır. Dilin vazifesi, kalbe tercüman olmaktır. Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz. Üslûbun nezaheti kalbin temizliğini gösterdiği gibi, kabalık ve huşuneti de kalbin fesadına delalet eder. Dahası, kalbde başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür. Kalbleri kararan veya ölen insanlar, düşünce planında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.

Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan münasebeti de kalbin O’nunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır. Bu sebeple, şayet bir kısım felâketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa kontrol etmemiz gereken ilk şey, Allah’la münasebetimiz olmalıdır. Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mâl ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlâs ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba Rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik? Acaba bir beyt-i Hudâ olan kalbimizi dünyevî alâkalar mı kapladı?

Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde aşkın lütuflarda bulundu. Şayet bunların devam ve temadi etmesini istiyorsak Allah’la kalbî alâkamızı güçlü tutmalıyız.

Siz kendinizden emin misiniz?

Şundan emin olmalıyız ki Allah, kendi dost dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekkeli müşriklerin kendisine verdikleri eza ve cefa karşısında ağlayan kızı Hz. Fatıma’ya şöyle mukabelede bulunmuştur: “Ağlama, Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/169) Çünkü O, kendinden, kendi vefa ve sadakatinden emindi. Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu. Ölesiye yaptığı peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir bedel beklentisine girmemişti.

İşte önemli olan da budur. Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe etmenize gerek yoktur. Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi beklentilerinizi, indî hesaplarınızı, cismanî ve bedenî duygularınızı karıştırıyorsanız; yaptığınız hizmetleri kendinizi anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak hâline getiriyorsanız; makam, mansıp, pâye, alkış, takdir, görünme gibi mülâhazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur. Şunu unutmamalısınız ki peygamber yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur. Bir damla pis şey onun içine karışacak olsa kirletir.

Adanmışlar, değil kendi ülkelerini, dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevî mülâhazalara girmemeli, kalblerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler. En büyük dinamikleri adanmışlık ve beklentisizlik olan insanlar, bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım atmamalıdırlar. Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı, yaptıkları güzel işleri çıkar çarkına bağlamamalıdırlar.

İnsanlığa hizmet etme yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösteren kimseler nebilerdir. Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi önümüzdedir. Bunun dışındaki yollara “yolsuzluk” denir. O ana caddenin dışına çıkan insan, hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğun içine girebilir. Ve yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile, onun karşısına çıkaracağı şeylerle bir gün öyle bir ağlatır ki “Bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım!” dedirtir. Keşke şu meret dünyayı dünyaya bakan cihetiyle unutabilseydik. Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler, milletin canına okudular.

Dünyalık şeyler gelip geçicidir. Kalıcı olan ise imandır, salih amellerdir. Âyetin ifadesiyle, ahirette insana fayda sağlayacak tek şey kalb-i selimdir. İnsan, yaptığı salih amellerin bu dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli. Gördüğü takdirde samimiyet ve ihlasının zedelenmesinden endişe etmeli. O, bütün hesaplarını Allah’a bağlı götürmeli. Âyet, “Allah, kuluna yetmez mi?” buyuruyor (Zümer suresi, 39/36). Evet, Allah bize yeter. Niye gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu, dünyaya ait imkanları değerlendirmeme demek değildir. Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek edelim, hepsinde mülâhazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde olmalıyız. Allah’ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah’a sığınmalıyız. Şunu unutmamak gerekir ki şayet bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa Allah’ın razı olmadığı şeylere vize verdiğinizden durur.

Yaşatma Davası

Bizim davamız, yaşatma uğruna, yaşamayı terk etme davasıdır. Şayet Allah bir topluma yeniden neşvünema gücü verecek, onlara yeni bir diriliş nasip edecekse, varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın. Başkaları için tastamam var olabilmek, büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır. Belli menfaatlere, belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri katiyen düşünülemez. Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar, yaptıkları işi dünyevî bir geri dönüşe bağlamamalıdırlar. Onlar iğne gibi olmalı, kendileri üryan kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar. Veya mum misali, kendileri yanma pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür âlemin zenginliklerine nail olmak, bu âlemde cismanî ve nefsanî olan şeylerin elin tersiyle itilmesine bağlıdır. Bu âlemde kullandığımız nimetler, zevkler, lezzetler bir yönüyle öbür âlemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi demektir. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti buna işaret eder: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safâ sürdünüz.” (Ahkâf sûresi, 46/20)

Allah bazılarının rızkını genişletebilir, onlara farklı imkânlar bahşedebilir. Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli, dünyada bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yiyip bitirmemelidir. Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstağni bir hayat yaşamışlardır. İlle de örnek arıyorsanız, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakın. O, ne peygamberlikten önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağının ucuna kadar geldiği dönemde çizgisini hiç değiştirmemiştir. O’nun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.

İşte bu istiğna kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi bir güven atmosferi oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır. Peygamber yolunu takip etmeyenlerin, sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir. Bunlar dünyada veya ahirette mutlaka tedip göreceklerdir.

Evet, bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir. Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır. Başkaları bizi ilgilendirmez. Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah’a kendisi verecektir. Biz kendimize bakmalıyız. Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği, avcının üç peş dane ile kuşları ağa düşürmesi gibi dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde, Allah davasına omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabitkadem olması gerekir. Onlar imkânlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa, dünyanın kendilerine gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.

Dilerim bu ruh ve mana, arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir. Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz. Mala-mülke esir olmazlar. Kendilerini dünya metaına ipotek etmezler. Arkadan gelecek nesiller tarafından tel’ine sebep olabilecek şekilde davranmazlar. Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleri sayesinde arkadan gelenlere bir yâd-ı cemil bırakırlar. İnsanlığa hizmete kendini adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu, peygamber yolundan ayrılmamalarıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp daha sonra Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile anılırlar.

Bir Kalbde İki Muhabbet Olmaz!

Kaymaların çok yaşandığı bir yerde, yere dikkatli basmadıkları takdirde, hiç kaymayacak kimseler bile, kaymaya maruz kalabilirler. Dolayısıyla herkesin dünya peşinde koştuğu, zevk u safa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkânları kendi çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak zorundayız. Herkesin kaydığı, herkesin bir şeyler aparıp kopardığı, herkesin harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesirinde kalabilirsiniz. Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal görerek siz de onlar gibi olmayı mahzursuz sayabilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket olur. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, ahirette herkes kendi amel, davranış ve düşünceleriyle baş başa kalacak, buna göre muamele görecektir.

Evet, hemen her gün türlü hile ve hud’alarla karşınıza çıkacak, olmayacak şeyleri size güzel gösterecek, bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Her defasında onun manevralarından sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir. Bu yüzden çok büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir. Çünkü o, şeytanın, sürekli insana müdahale etme ve ona vesvese vermekte kullandığı bir mekanizmadır. Şeytan, bu mekanizmayı işletmek suretiyle insan üzerinde tesir icra eder. İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.

Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak lazım. Allah’a karşı ortaya koyduğumuz bütün amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinde tarttıktan ve çok ciddi bir kalibrasyondan geçirdikten sonra O’na sunmalıyız. İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı kirletmesine müsaade etmemeliyiz. Allah’ın rızasına uymayan her ne olursa olsun, onun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmeliyiz. Kur’ân’ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı, sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız. Yoksa bir kere nefs-i emarenin karanlık patikalarına girecek olursak, o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız kesilir. Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir edemeyebiliriz. İyisi mi en başından bu konuda çok kararlı duralım.

Şayet biz bu konuda ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de işin içine bize ait bir kısım şeyler karışırsa Rabbimizin, bunları bizim acz ve zaafımıza binaen af ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz. Ne var ki lakayt ve laubali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnüzanda bulunmak kolay değildir.

Dünyevilik ile uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur. Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz. Bir kalbde iki muhabbet olmaz. Bu konuda insan kendini aldatabilir. Dinime hizmet ediyorum, milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne çıkarabilir. Kendi kaprisleri, kendi beklentileri işin içine girebilir. Her beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir. Er geç onu yer bitirir. Müslümanın sonunu, düşmanlarının gücü değil, işte bu beklentileri hazırlar. Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar, Allah’ın hür olarak yarattığı insan, kendi eliyle kendini esir hâline getirmiş olur. Dolayısıyla -Allah muhafaza- kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu itibarladır ki hayatın farklı birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekli. Onların kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline gelmelerine, kalb ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan verilmemeli. Tevehhüm-ü ebediyetin, tûl-i emellerin, Hücumat-ı Sitte’de zikredilen-zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade edilmemeli. En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip, bu tatlı su kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.

Yeni Bir Okuma Usulü

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Maalesef toplum olarak ilim ve fikir hayatında çok geri kalmışız. Bu yüzden sürekli geçmişteki başarıları anlatma ve onlarla teselli olma ihtiyacı hissediyoruz. Bugünün dünyasında kendisiyle gurur duyacağımız ve kendimizi ifade edeceğimiz güzellikler olmadığı için, sık sık geçmişin hülyalı dünyasına müracaat ediyor, seleflerimizin bilim ve kültür dünyasına yaptığı katkıları anlatıyoruz. Anlatmalıyız da! Bunları görmezden gelmek doğru olmaz. Fakat Yahya Kemal’in enfes tabiriyle “kökü mazide olan bir âti” olduğumuzu unutmamalıyız. “Geçmişte bunlar olduğuna göre gelecekte neden olmasın!” mülahazasıyla hareket etmeliyiz. Geçmişin parlak günleriyle kendimizi avutmamalı, bugünü çok iyi değerlendirmek suretiyle geleceğin insanı olmaya çalışmalıyız.

İnkar eden, kendi kökünü, çekirdeğini ve ağacını inkâr etmiş olur. Önemli olan, bugünü çok iyi suretiyle geçmişin semeresini geleceğin nüvesi haline getirebilmektir. Yani dünü, bugünü ve yarını beraber duyma ve birlikte değerlendirmedir. Eğer sürekli geçmişin mefahiriyle iftihar ettiğimiz halde bugünü değerlendiremez ve adım adım geleceğimizi inşa edemezsek kendi elimizle etrafımızda duvarlar örmüş ve kendimizi oraya hapsetmiş oluruz. Sonrasında da bugünün Müslümanlarının çokça yaptığı gibi hamaset destanları keser durur da gelecek adına söyleyecek bir çift sözümüz olmaz.

Günümüzde çözüm bekleyen yığınla problem var. Zihinlerde din ve diyanet adına sürekli şüphe ve tereddüt hâsıl ediliyor. Bunlar da dinî alt yapısı ve donanımı yeterli olmayan, kendi kaynaklarından yeterli ölçüde beslenemeyen genç nesillerin zihinlerini bulandırıyor. Ortaya atılan soru ve şüphelere cevap verme konumunda bulunan insanların bile zihinleri çok karışık. Güzel çalışmalar varsa da yeterli değil. Oluşan yaralar, yapılan tahribat gerçekten çok büyük. Çok sayıda insan inandığı değerler noktasında ciddi sarsıntı içerisinde. Toplumun idrak seviyesi çok düşük olduğu için tahrip de çok kolay oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri yaşanan problemleri çok önceden sezen ve bunlara uygun reçeteler sunan çok büyük bir dimağ. Ne var ki biz, onun geride bıraktığı âsâr-ı bergüzîdesini hakkıyla değerlendiremedik. Bir hikmete binaen söylediği, “Aklınız almasa bile kalbiniz istifade eder.” sözünü yanlış anladık. Bu söz nice zaman beynimize kement vurdu ve biz de onun mahkûmu olarak yaşadık. Dolayısıyla bu menhelü’l-azbi’l-mevruddan (tatlı su kaynağından) hakkıyla istifade edemedik. Onun derinliklerine açılamadık. Ondan yola çıkarak içinde yaşadığımız çağın hastalıklarına uygun tedaviler geliştiremedik.

Duygu ve düşüncede yeni bir inkılaba ihtiyaç var. Yeni bir düşünce tarzı, yeni bir üslûp, yeni bir okuma şekli geliştirmeli, bugüne kadar bildiğimizi zannettiğimiz meseleleri yeniden bir kere daha ele almalıyız. Haşiye ve şerhçilikten kurtularak, kopyala-yapıştırlarla zaman kaybetmeyerek, günümüze göre yeni teviller, yorumlar, açılımlar ortaya konulması gerekiyor. Bize yeni bir can ve ruh getirecek olan şey işte budur.

Bugüne kadar çokça duyduğumuz ve bildiğimizi zannettiğimiz meselelerin bile maalesef arka planına vâkıf değiliz. Söz gelimi Hz. Pir’in Birinci Söz’de Besmele’nin hakikatine dair ifade ettiği sözlerini çoğumuz biliriz. Hatta orada yer alan bazı cümleleri ezberlemişizdir. Fakat orada anlatılmak istenilen hakikatleri ne kadar anladığımız, detaylarına ne kadar inebildiğimiz, arka planıyla ne kadar değerlendirebildiğimiz şüphe götürür. Nice altın kıymetindeki hakikatler maalesef ülfet ve ünsiyetin kurbanı oluyor.

Bunu sadece Bediüzzaman’ın eserleri için söylemiyorum. İmam Gazzâlî, İmam Maturidî, İzz b. Abdisselâm, İmam Rabbanî gibi daha başka büyüklerin eserleri için de aynı şeyi ifade edebiliriz. Bütün bunların üzerini örten gaflet perdesinin yırtılmasına ve eldeki mirasın bir kere daha keşfedilmesine ihtiyaç var. Selef-i salihinin safiyane içtihatlarının bir kere daha gözden geçirilmesi, bunların günümüz dünyasının anlayışı içinde yeniden insanlığa sunulması gerekiyor. Hatta bunlardan daha önce Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sanki yeni nazil oluyor gibi, Sünnet-i Sahiha’nın sanki Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi vesellem) yeni işitiliyor gibi bir kere daha değerlendirmeye alınması ve devrin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre onlardan yepyeni hakikatlerin çıkarılması gerekiyor. Eğer sahip olduğumuz değerlerin eskimediğini, eskimiş zannedilen şeylere bugünün insanının ne kadar muhtaç olduğunu günümüze uygun farklı ve yeni bir üslupla bir kere daha ortaya koymak istiyorsak, ciddi bir cehd ü gayret sarf etmemiz gerekiyor.

Bu meseleleri sadece halk seviyesinde ele almakla iktifa etmemeli, akademik seviyede çalışmalar ortaya koyabilmeliyiz. Bunun için de akademiler ihdas etmeli, buralarda araştırma yapacak çalışma grupları oluşturmalı ve bunların farklı alanlarda derinleşmelerini sağlamalıyız. Bu kadrolar öncelikle selef-i salihinden bize intikal eden mirası gözden geçirmeli, arkasından da günümüzde insanlığın ulaştığı ufuktan meseleleri değerlendirmeliler.

Bilindiği üzere devr-i risaletten günümüze kadar Kur’ân’ı anlama adına farklı hacimlerde binlerce tefsir yazılmış. Müfessirlerin hiç biri “Nasıl olsa benden önce Kur’ân üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var?” dememiş. İslâm’ın ilk asırlarından başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberî, Razî, Kurtubî, Ebû Hayyan gibi Kur’ân’a ciddi vukufu olan, bütüncül bakış sahibi ve dini bilen âlimler oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmış olsalar da, onlardan sonra gelenler bunlarla iktifa etmemiş ve kendi dönemlerine göre yeni yeni çalışmalar yapmış, farklı tevil ve yorumlar ortaya koymuşlardır.

Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ihdas etmek şart ve elzem. Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz. Eserlerle âdet kabilinden meşgul oluyoruz. Aradan çıkarmaya matuf okumalar yapıyoruz. Bunlarla bir yere varılamaz. Düşünce hayatımızda bir yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız. Eğer duygu ve düşüncede dirilebilirsek, bu bizim insanî ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir. Allah huzurunda el pençe dîvan durmanın, bel kırmanın, secde etmenin ne manaya geldiğini anlayacağız. Eğer böyle bir yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz, ölmez eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatihi kendiniz değersizleştirmiş olursunuz.

Şurada burada okullar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açıyor, eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyoruz. Cenab-ı Hak da samimiyetlerinden dolayı bu işlere omuz verenleri muvaffak kılıyor. Bunları takdirle karşılamak lazım. Ne var ki, meselenin bundan ibaret olmadığının da bilincinde olmalıyız. Günümüzde Kur’ân ve Sünnet’in ne dediğinin anlaşılmasına ve anlatılmasına ihtiyaç var. İslâm’ın insanlığa sunduğu mesajın bugünün şartlarına göre bir kere daha yorumlanıp açıklanması, günümüz dünyasının bakış açısına göre geleneğin/mirasın yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor. Bunun kolay olmadığını baştan kabul etmeliyiz. Bu, köklü bir gayrete bağlıdır.

Bütün bu konularda çağın ihtiyaçlarına uygun özgün eserlerin telif edilmesi çok önemlidir. Fakat yazma, birikim ister. Bu da çok ciddi okumalara, müzakerelere, araştırmalara vabestedir. Mesele sadece mevcut kaynaklardan alınan bilgilerin fişlenip işlenmesi meselesi değildir. Farklı kaynaklardan alınan bilgileri yeni terkiplerle sunmakla iktifa, kolaya kaçmadır. Önemli olan, yeni sentez ve analizlere dayanan, ufuk açan ve mevcut problemlere çözümler sunabilen kaliteli eserler verebilmektir. Bu da cins dimağlar ister. Risale-i Nurlar hem muhteva hem de takip edilen usul açısından bu konuda bizim için önemli bir rehberdir.

Dolayısıyla farklı grup ve heyetler halinde ilmî meseleleri karşılıklı müzakere ederek, karşılaştırmalar yaparak tefekkür, tedebbür ve tezekkür kabiliyetlerimizi geliştirmeli, ilmî ve fikrî alanda derinleşebilmeliyiz. Bu yapılabildikten sonra Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde yeni tefsirler, fıkıh kitapları ve sair ilim dallarında yeni eserler ortaya konabilir, daha başka alanlara dair çalışmalar yapılabilir. Çok zengin bir geleneğe sahibiz. Tarihimizde devasa kametler yetişmiş ve onlar tarafından ölümsüz eserler kaleme alınmış. Öncelikle bu birikimi elde etmeli, ayağımızı sağlam bir zemine basmalı ve geleceğe öyle yürümeliyiz. İlmî ve fikrî açılımların Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun olmasını istiyorsak ayağımızı bu sağlam zeminden ayırmamalıyız.

***

Not: Bu yazı, 1 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kur’an’a Teveccüh ve Ondan İstifade Yolları

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’an’la nasıl doğru bir ilişki kurabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?

Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin Kur’ân’la nasıl bir münasebet içinde olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem vermenin yanı sıra, onun mazmun ve manasını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyor ve aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirme adına fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.

Murâd-ı İlahi’nin Keşfi

Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’an’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini bizlere vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini Yüce Kitabında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırma aşkında, içtimaî ve iktisadi hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, onların Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Hayata hayat kılınması gereken Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı sûrî bir saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbirisi yanlış değildi. Kur’ân gerçekten de kendisine karşı saygı duyulacak mukaddes en büyük kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyânıyla her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında -Kur’ân’ın ifadesiyle (Bkz. Ra’d suresi, 13/31)- dağlar yerinden oynayacaksa Kur’an’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’an’la savrulur, yer paramparça olacaksa bu da Kur’an’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Bununla birlikte Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa, ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilahî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân, bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilahî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhı ve aynı zamanda Kitab-ı kebir-i kâinatı, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutenâ köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Ben bunları yadırgamam. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Böyle bir hürmet eksiktir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.

Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka planına vâkıf oldular ve yürüdükleri yolu onun rehberliğinde yürüdüler. Kur’an’a gerçekten değer verme ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar âvamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvînî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’an’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak kaldı ve şeklî yanıyla ele alındı. Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birerlerimiz özellikle ihtisas alanlarımızın önümüze açtığı ufuklardan onun içine girerek yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.

Gönülden Kur’ân’a Yönelme

Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak lazım. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde fazla olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Yoksa bir kısım kelimeleri telaffuz eder sevap kazanırsınız. Fakat buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.

Kur’ân’a bakarken, onun Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla bakmalı ve tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Siz böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini açar ve size önemli hakikatler ifade eder. Eğer böyle gönülden bir yönelme olmazsa, insan -Allah muhafaza- Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz!

Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilahî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. Şayet insana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alakalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından, şualarından ve renklerinden istifade edersiniz. Eğer ona sırtınızı dönecek olursanız, size karşı kapanır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.

Her zaman söylediğimiz bir şey var: Kur’ân’ı iyi Arapça bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı -hâşâ ve kellâ- bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân -tabir caizse- kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara o da cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’an, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh ve ihtiram edilmesini bekler. Bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.

Kur’ân’ın Evrenselliği

Selef-i sâlihîn Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde “sağmış” ve ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan elde edilebilecek her şeyi elde etmişlerdir. Bir insan bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.

Ayrıca hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman, bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada duruyor. Şayet kemâl-i ihtimâmla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.

Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa, her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar.  Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken, şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her dediği kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Eğer Arapça bilmiyorsa, açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmâlen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derince bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.

Kur’an Nesli

Allah’la ve varlıkla münasebetlerimizde olması gereken yerde olmak istiyorsak, hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.

Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, imkânı varsa açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa, zannediyorum avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşur, onun neresinde ne olduğunu bilir ve böylece onu vicdanlarında daha derince duyarlar.

Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân üzerine daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı bir aşk u şevk uyarmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere kurban olmaktan kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.

Müteheyyiç Fıtratlar ve Dengeli Hareket

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bazı insanlar müteheyyiç (heyecanlı, coşkulu) olurlar. Hz. Üstad da kendini müteheyyiç fıtratlar içinde görür ve bu tür fıtratların rahatının sa’y ve cidalde olduğunu ifade eder. Müteheyyiç fıtratlar, olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve meydana gelen hâdiseler karşısında derin heyecan duyarlar. Bu tiplerin tavır ve davranışları, hareket ve mimikleri çok defa başkalarına benzemez. Mesela onlar, toplumun maruz kaldığı sıkıntı ve meşakkatleri, belâ ve musibetleri derinden derine ruhlarında duyar ve âdeta bunlar karşısında hafakan geçirirler. Başkalarına nazaran hassasiyet ve duyarlılıkları çok yüksektir.

Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir. Zira bu, insan tabiatıyla ilgili bir meseledir. Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru olmayabilir. Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir, his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir. Hatta öyleleri vardır ki cihan yansa umurlarında olmaz, İslâm dünyasının cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz. Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde gamsız olan bunlara mukabil, öncekiler, havadan dahi nem kaparlar. Ağustos kuraklığında dışarı çıksalar, ıslak olarak geriye dönerler. Bütün bunlar, bir yere kadar fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.

Temkin ve Teenni ile Hareket

Müteheyyiç ruhlar, iyi mürşitlerin elinde terbiye gördüğü takdirde insanlık adına çok faydalı hizmetlere muvaffak olabilirler. Çünkü onlarda, sönmeyen, dinmeyen bir heyecan vardır. Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya bir lokomotife ihtiyaç yoktur. Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları, zaten onları, hayalini kurup mefkûre hâline getirdikleri hedeflere sevk edecektir. Gamsız ve dertsiz insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur. Ekstra gayret gerektirir. Hz. Pir, hayatını tembel tembel geçiren bu tipler için, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslamiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüç-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” der. (Bediüzzaman, Münazarat)

Hz. Pir, sürekli cedid (yeni) ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur. Kur’ân’ı semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak, ona Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak, tamamıyla Allah’a müteveccih ve adanmışlık ruhuyla inandığı meselelere sahip çıkan bir nesl-i cedid! On tane lokomotif bağlasanız bile yerinden kıpırdatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdumduymaz insanlara karşı da yukarıdaki sözleri yöneltmiştir.

Bu itibarladır ki insanın, müteheyyiç bir fıtrata ve hüşyar duygulara sahip olması çok önemlidir. Fakat bunun da kendine göre riskleri vardır. Şayet bu tür insanlar, duygularını akıl ve mantıklarıyla kontrol edemez ve şer’î disiplinlerle bir çerçeveye oturtamazlarsa çok hatalar yaparlar. Aceleci davranıp oyun bozarlar. Hislerine yenik düşüp meşru çerçevenin dışına çıkarlar. Dolayısıyla asıl önemli olan, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Hz. Bediüzzaman gibi, his ve heyecan insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda temkin ve teyakkuz insanı da olabilmektir. Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız; diğer yandan her şeyin bir vakt-i merhunu olduğunun farkında olacak, zamanın hükmüne boyun eğecek, soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi terk etmeyeceksiniz.

Bir insan, yoluna baş koyduğu mefkûresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa olsun, şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gaileler açabilir. Şayet dert ve ızdırap, basiret ve firasetle birlikte bulunmazsa insana büyük hatalar işletebilir. Müteheyyiç fıtratlar, atacakları adımlarının önünü arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, anti-demokratik çıkışlar yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler. Tarihte bunun yığınla misali vardır.

Evet, tembellik ve uyuşukluğun, durağanlık ve humûdetin ne insana ne de topluma hiçbir faydası yoktur. Bunlar kaldırılıp çöplüğe atılması gereken özelliklerdir. İnsanın ne yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılması gerekir. Samimiyet, heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir. Ne var ki doğru adımlar atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz. Bunların yanı sıra insan, mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli, yeri geldiğinde, hoşa gitmeyen bazı hâdiseleri hazmetmesini bilmeli, sinesini geniş tutmalı, planlı ve programlı hareket etmeli, belirli bir vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.

Kısacası mü’min, denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir. Yoksa İslâm’ın ve insanlığın kaderi ile alâkalı büyük meselelerde yapılacak yanlışlıklar, hukukullaha öyle bir tecavüz olur ki, ahirette onun vebalini tartacak kantar yoktur.

Vicdanı Engin Sabır Kahramanları

Eğer siz, insanla meşgul oluyor, ahlâk ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini istiyor, hak ve adalet peşinde koşuyor, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri kendinize vazife biliyorsanız, bütün bunların kolay olmadığını ve belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak zorundasınız. Vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi olan Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), cahiliye insanının elinden tutup onları evc-i kemalât-ı insaniyeye ulaştırması bile yirmi üç senesini almıştır. O, bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvinî emirlere uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir. Eğer O, her şeyi harikuladeler kuşağında götürseydi, biz kimi örnek alacaktık? O, hareket tarzıyla bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki insanlığa ulaşacağının yollarını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.

Bir parmak işaretiyle Ay’ı ikiye yaran, parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle üç yüz insanın karnını doyuran O Nebiler Serveri, Allah’tan isteseydi, -Bûsirî’nin kasidesinde dediği gibi- Allah O’nun hatırına dağları altın yapardı. Fakat Efendimiz’in vazifesi bu değildi. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil derinliğiyle birlikte götürüyordu. Yirmi üç sene boyunca içinde hiç falsosu olmayan bir hayat yaşamıştı. Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah’ın izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti. Vahşi ve bedevi bir toplumdan medeniyet muallimleri çıkarmıştı.

Bizler de günümüz dünyasında varlığını devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz. Gerçekten çözümü çok zor ve çok kompleks problemlerimiz var. Bu problemlerin çözümünün aceleci fıtratlara tahammülü yok. Bu gibilerin problemleri halletmek için ortaya koyacakları her girişim, yeni yeni problemler hasıl eder, insanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste falsolar yaşatırlar. Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların, fevkalâde geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olmaları gerekiyor. Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasınlar, mevcut imkân ve fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle, planlı bir şekilde problemlerin üstesinden gelsinler.

***

Not: Bu yazı, 15 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Gıpta Damarını Tahrik Etmeme

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dur durak bilmeden başkalarına hak ve hakikati anlatmakla kendilerini sorumlu bilen adanmış gönüller, vazifelerini yaparken kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek için nelere dikkat etmelidirler?

Cevap: Biz herkese karşı gönlümüzü açsak, sürekli sevgi ve hoşgörüden bahsetsek de iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli bir kısım hasım cephelerin bulunduğunu göz ardı etmemeliyiz. Siz yönetime talip olmadınız, hükmetme arzusuna kapılmadınız, dünya hükümranlığında gözünüz olmadı, Allah oldurmasın. Gel gör ki bütün dertleri dünya olan insanlar sizi anlamayacaktır. Hatta sevgiyle insanların kalplerini yumuşatma, birlikte yaşama kültürü geliştirme, farklı toplum kesimleri arasında sulh ve barışı tesis etme gibi en masumâne faaliyetlerinize bile tepki gösteren ve onların önünü almak için arkanızdan iş çeviren insanlar olacaktır. Kin ve düşmanlığa kilitlenmiş bu türden insanların hedefi hâline gelmeme adına çok dikkatli olmak zorundasınız. Onların dikkatini üzerinize celbedecek iddialı söylem ve fiillerden uzak durarak, çok fazla gürültü patırtı çıkarmayarak, hareketi sesin önünde götürerek, her defasında niyet ve hedeflerinizdeki duruluk ve samimiyeti dile getirerek kısmen de olsa onlardan gelecek zararların önüne geçebilirsiniz.

Bunların yanında bir de sizinle aynı kıbleye yönelen, başını sizinle birlikte secdeye koyan, omuz omuza sizinle aynı safta duran bazı mü’minlerin de hazımsızlık ve çekememezliği söz konusu olacaktır. Sizi kendilerine rakip görecek, ortaya koyduğunuz hizmetler karşısında “Neden biz değil de onlar?” diyecek ve yürüdüğünüz yoldan sizi alıkoymaya çalışacaklardır. Allah yolunda koşturan adanmışların, yürüdükleri yolu emniyet altına alma adına bu tür haset duygularının da farkında olmaları ve bunlara karşı tedbirlerini almaları gerekir.

Bu hususta yapılması gerekenlerin en önemlilerinden biri -Hz. Pîr’in ortaya koyduğu ölçüler içinde- tâbiiyeti (idare edilen konumunda olmayı), sebeb-i mesuliyet ve hatar olan (insanın üzerine ağır sorumluluklar koyan) metbûiyete (idareciliğe) tercih edip bu tür olumsuz duyguların önüne geçme adına iki adım geriye çekilebilmektir.

Aynı şekilde hak yolunda sa’y u gayret gösteren herkesi alkışlama ve takdir etme de bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeridir. Evet, herkesin yaptığı güzel işleri, hayırlı hizmetleri saygıyla karşılamalı, bunların hiçbirini hafife almamalıyız. Hatta, “Allah ebeden sizden razı olsun. Bugüne kadar yaptığınız işlerle bir çığır açtınız. Arkadan gelenlerin yürüyebileceği güzergâhlar oluşturdunuz ve bize de bu yolda koşma imkânı verdiniz.” diyerek, kendi yaptığımız hizmetlerde bile onların bir payı bulunduğunu görmeli ve vurgulamalıyız.

Bırakalım haset, çekememezlik ve hazımsızlık gibi insanlar arasındaki ilişkileri yıkıcı ve tahrip edici bir kısım negatif duyguları, haddizatında mahzursuz gibi görünen tenâfüs (hayırda birbirini geçmeye çalışma) ve gıptadan bile uzak durmaya çalışmalı, mü’minler arasında bu tür duyguların dahi uyanmasına meydan vermemeliyiz. Çünkü gıpta, haset ile hemhuduttur. İnsan hiç farkına varmadan bir taraftan öbür tarafa geçebilir. “Onda var, bende de olsun!” düşüncesi, bir anda “Bende yok, onda da olmasın!” veya “Bende olsun ama onda olmasın!” şekline dönüşebilir.

Böyle bir haset duygusuna müptela olan insanın -Allah muhafaza- kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, yaptığı hayır ve hasenâtın hepsi kül olup savrulabilir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de iyilikleri yiyip bitireceğini söyler. (Ebû Davud, edeb 52)

Bu sebeple farklı meşrepten birisi bana gelip, “Hocam, Allah sizden razı olsun! Açtığınız okullarla, yaptığınız faaliyetlerle, kurduğunuz hoşgörü ve diyalog platformlarıyla çok güzel hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde, her seferinde cevabım şu olmuştur: “Estağfirullah! Siz Allah’ın inâyet ve keremiyle ülkedeki genel havayı yumuşattınız, olumlu bir atmosfer oluşturdunuz. Sizin sayenizde karlar, dolular rahmet yağmurlarına dönüştü. Biz de belki oluşan bu olumlu atmosferi değerlendirmeye çalıştık.”

Devlet erkânından birileri yapılan hizmetleri takdir ettiğinde de mukâbelem bundan farklı olmamıştır. Her defasında, onlara teşekkür etmeyi, duayla mukabelede bulunmayı ve onların ortaya koydukları güzellikleri nazara vermeyi kendime bir vazife bildim. Bunların mümkün olmadığı durumlarda da meseleyi Anadolu halkına mâl etmeye çalıştım. Topyekûn bir milletin sahip çıktığı hizmetleri belirli şahıslara mâl etmenin mahzurlarını anlattım. Bütün bunlar hakikatin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda hortlaması mümkün olan bir kısım negatif duyguları bastırma, insanların gıpta damarlarını tahrik etmeme adına çok önemlidir.

Mü’min İnsaflı Olur

Mü’min, insaflı ve kadirşinas insandır. Yapılan en küçük iyilikleri dahi unutmaz, görmezden gelmez. Ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün yaptığı gibi koca bir milletin desteğiyle hâsıl olan güzel işleri sahnede gözüken bir şahsa veya gruba mâl etmez. Mâl edip, başkalarının hak ve hukukunu gasp etmez. Özellikle enâniyet ve egoizmin kabardığı ve köpürdüğü bir dönemde, ortaya konulan bu tür hakperestçe tavırlar, oluşması muhtemel hazımsızlıkların önüne geçecek ve olumsuz duyguları tadil edecektir.

Farklı meşrep ve mezhepten insanları takdir etmeyi, sadece onlarla karşılaşmaya ve onlar tarafından takdir edilmeye de bağlamamalıyız. Diyelim ki bir yerde bir konferans vereceğiz, sempozyum tertip edeceğiz, mutlaka sözü başkalarının ortaya koyduğu güzelliklere de getirmeli, yapılan hayırlı faaliyetleri alkışlamalıyız. Hatta meseleyi sadece takdirde de bırakmamalı, elimizden geliyorsa onlara destek olmalı, yardım etmeliyiz. Hükümdarların liyakate bakmadan herkese ulufe dağıtması gibi, olumlu hareketler ortaya koyan hiçbir kimse, hiçbir grup bizim maddi-manevi desteklerimizden mahrum kalmamalı. Eğer biz bu civanmertliği ortaya koyabilirsek, hasede giden yolların önüne bariyerler konmuş olacaktır.

Bütün vesile ve imkânları değerlendirerek Din-i Mübîn-i İslâm’a hizmet etmek, kendi kültür değerlerini bütün muhtaç sinelere duyurmaya çalışmak, insanlığı sulh ve selamete çağırmak bir mü’minin gaye-i hayali olmalıdır. Fakat o, şayet kendisini bu hedefe götürecek güzergâhların emniyetini sağlamaz, önüne çıkabilecek gulyabanileri hesaba katmaz, yaptığı hizmetleri onları tahrik etmeme ve üzerine saldırtmama esasına bağlı götürmezse, farkına varmadan kendi inandığı davasına ihanet etmiş olacaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği şu ölçüye riayet etmek çok önemlidir: “Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lazım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hâl ile ihlâs kaçıyor?” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 197-198)

Ne acıdır ki bazı kimseler burada ifade edilen inceliği ve ölçüyü koruyamadıklarından sevap kazanma kuşağında günah kazanıyorlar. Kardeşçe, birlik ve beraberlik içerisinde, arıza ve problemlere sebebiyet vermeyecek bir tenâfüs duygusuyla kardeşleriyle birlikte koşacaklarına, koşup sevabı birlikte paylaşacaklarına, “Sevabın hepsi bana gelsin, onlara gitmesin!” mülahazasına girerek yaptıkları hizmetleri kirletiyorlar. Maalesef bu konuda çok defa istikamet çizgisi korunamıyor. Başkalarının elde ettikleri başarı ve muvaffakiyetler karşısında kıskançlık ve haset duyguları işin içine giriyor. Halbuki bütün bunlar Allah’ın fazl u ihsanıdır. Ve O, fazlını, lütfunu dilediğine verir.

Sû-i Misal, Emsal Olmaz

Başkalarının bu inceliği kavrayamaması, bu konuda durması gerekli olan yerde duramaması, bizim de öyle olmamıza gerekçe teşkil etmez. Sû-i misal, emsal olmaz. Nasıl olsa bu mesele değerden düştü diyerek biz de başkalarına karşı saygısızlığa giremeyiz. Kimse bu konuda üzerine düşeni yapmasa bile biz bu ölçüleri korumak zorundayız. Allah, herkesi kendi davranışlarından hesaba çekecektir.

Bu dediklerimiz insaf ve vicdan sahibi kimseler hakkında geçerlidir. Küfür, dalâlet, ilhad ve tahribe kilitlemiş insanlara gelince; siz ne yaparsanız yapın onları tatmin edemez, şerlerinden emin olamazsınız! Kâbil’e bir şey anlatmak, Firavun’a söz dinletmek mümkün değildir. Bunu da bir realite olarak kabul etmek lazım.

Yolun çetin olanını seçmişsiniz. Çünkü siz, tamir ve ıslah peşinde koşuyorsunuz. Tahrip kolaydır. Bir şeyleri kısa zamanda yıkıp devirebilirsiniz. Fakat yıkılan şeyleri tamir etmek, tekrar hüviyet-i asliyesine kavuşturmak uzun zaman ve büyük gayretler gerektirir.

Ayrıca siz, Allah rızasını kazanma, O’nun adını her yerde bir bayrak gibi dalgalandırma, insanları sevgide bir araya getirme, kavgasız bir dünya inşa etme gibi meşru hedeflerin yanında, kullanacağınız vasıtaların tamamının da meşru olmasına dikkat etmek zorundasınız. Hiçbir zaman, “Benim için önemli olan, hedefime ulaşmaktır. Ben oraya yürürken düşen düşsün, kapaklanan kapaklansın, kırılan kırılsın!” diyemez, makyavelist mülahazalarla hareket edemezsiniz. Bir Müslüman katiyen böyle çarpık bir düşünceye sahip olamaz. Hedef ne kadar kutsal ve yüce olursa olsun, şayet siz makyavelist bir düşünceyle hareket ediyor ve gayrimeşru vasıtalara tevessül ediyorsanız, bununla hedefinizin kutsallığını da yıkıp geçmiş olursunuz.

Bir mü’minin kullanacağı bütün yol ve vasıtalara din “evet” demeli, Kur’an ve Sünnet onay vermeli, selim akıl, selim vicdan ve selim hisler de bunu doğru ve güzel bulmalıdır.

***

Not: Bu yazı, 19 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Günümüzün En Önemli Meselesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Sosyal, siyasi ve iktisadî hayatta yaşanan çalkantılar hiç eksik olmasa da bence günümüz insanlığının asıl problemi, iman problemidir. İslâm dünyasının yanı sıra Hıristiyan ve Yahudi dünyasında da ciddi bir iman krizi yaşanıyor. Maksadım kimseyi hafife almak, kimsenin imanını sorgulamak değil; bilakis içinde yaşadığımız şartların gözden geçirilmesi. Hepimiz çevremize bakabiliriz. Acaba Allah’ı görüyor gibi ibadet eden veya O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden kaç insan vardır? Mesela İslâm dünyasındaki bir buçuk milyar Müslümanın yüz milyonunun hayatını ihsan ve murakabe şuuruyla yaşadığını iddia edebilir miyiz? Haksız yere aldığı bir arpanın bile hesabını verme derdiyle yaşayan kaç insan vardır? Her meselesini Cenab-ı Hakk’ın murad-ı sübhanisine bağlayan, hayatını O’nun emri dairesinde götürmeye azmetmiş, O’nun hoşnutluğunu kazanmadan başka bir hedefi olmayan Müslüman sayısı kaçtır? İşte günümüz insanlığının asıl problemi budur.

Esasen pek çok problemimizin temelinde de bu inanç zaafımız vardır. İnsanlık, Yaratıcısını bulamadığı, hedefini doğru tayin edemediği ve vahye kulak veremediği için komünizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm gibi farklı farklı sistemlerin, izmlerin arkasından koşuyor. Yaşadığı krizlerden kurtulmak, dertlerine çözüm bulmak adına ızdırapla bunlara başvuruyor. Fakat teşebbüsleri çoğu zaman falso ile neticeleniyor. İşte komünizmin akıbeti! O, revaçta olduğu dönemde kitlelere en mükemmel sistem olarak sunulmuş olsa da, hâkimiyeti uzun sürmemiştir. Çünkü insan tabiatına zıttır. İnsanlar kapitalizmin, feodalizmin, daha farklı baskı rejimlerinin insafsızlık ve sömürüsünden bıktıkları için, “Bir de bunu deneyelim” demişlerdir. Fakat orada da huzur olmadığını yaşayarak anlamışlardır.

Halbuki işin başında, insanlık adına atılan adımların istikbal vaat edip etmediği, insanların buna ne kadar rıza ve sabır gösterecekleri çok iyi hesap edilmeli; teklif edilen sistemlerin uzun ömürlü olacağına ve insanlar tarafından hüsn-ü kabulle karşılanacağına kanaat getirmeden yola çıkılmamalı, maceraya girilmemelidir.

Komünizmin revaçta olduğu yıllarda, İslam dünyasında da “İslâm sosyalizmi” kitapları yazıldı. İlim ve idrakine güvendiğim insanlar bile bu konuda kalem oynattılar. Bazıları Müslümanlığın kapitalizmden ziyade komünizme yakın olduğundan bahsetti. Oysaki arada bir kısım ortak paydaların bulunmasından yola çıkarak semavî bir dini iktisadî bir sistemle kıyaslamak hatalıdır. Her şeyden önce İslâm, inanma, Allah’la irtibat, peygamberi ve ilahî vahyi kabul etme, tevhid, ubudiyet ve haşir gibi esasların üzerine oturur. Siz meseleyi sadece ekonomik açıdan ele alırsanız hata edersiniz. Böyle bir kıyaslama yapılacaksa bile, bir kısım şart ve kayıtlar düşülerek yapılması gerekir. Bunun yanında kimileri sorgusuz Batı hayranlığına kendini kaptırdı, kimileri tarihselcilik iddiasıyla Kur’an’ın muhkem hükümlerini ihmal etti, kimileri de Kur’ân’ı modern bilimlere koltuk değneği yapmaya kalktı.

Kendi Kaynaklarımızı Özümseme

Bu gibi problemler, Müslümanların kendi kaynaklarına, değerlerine ve miraslarına karşı yaşadıkları güven kaybının bir neticesidir. Bu yüzden yeni alternatifler aramaya başlamış, lüks ve fantezilere girmişlerdir. Yarın da benzeri sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Bunun adı bugün komünizm, kapitalizm veya liberalizm olur, yarın bunların yerini daha başka “izm” ve ideolojiler alır. Kitleler, “Bir de bu sistemi deneyelim.” diyerek yerleşik bir kısım düzenleri bozup yerine yenilerini getirebilirler. Esasen bütün bu karmaşıklık ve karışıklıkların üstesinden gelmenin yolu, tahkiki imandan geçer. Kur’an ve Sünnet’e çok iyi inanıp güvenmeliyiz. İlahî vahye dayanmayan beşerî sistemleri ise kuşkuyla karşılamalı, vahiy kıstasına vurmalıyız.

Eğer kendi kaynaklarımızı iyi özümsediyseniz, karşılaştığınız fikirler karşısında sarsıntı yaşamazsınız. Bunları, Kur’ân ve Sünnet filtresinden geçirdikten sonra alacağınızı alır, bırakacağınızı bırakırsınız. Eğer ilahî vahyi kendinize rehber edinirseniz, Doğu ve Batı’da çok büyük görülen insanların bile eserlerini kritik ederek okur, bazen onların ne büyük hatalar yaptıklarını görür ve hayret edersiniz. Eğer kendinize has ölçü ve kriterleriniz varsa, farklı fikirlerin içine girebilir, onlarla yüzleşebilir, onları ölçüp tartabilirsiniz. Kendi blokajınızı oluşturduktan sonra, onun üzerine her ne yapacaksanız yaparsınız. Fakat temel referanslarına karşı şüphe duyan, onlarla irtibatı zayıf olan ve bu konudaki bilgisi de yetersiz kimseler farklı arayışlara girebilir ve sapmalar yaşayabilirler.

Özellikle aydın ve entelektüellerin kendi kültür değerlerimize gönülden bağlanmaları ve bunlara sahip çıkmaları çok önemlidir. Çünkü kitleler, elit sınıfın arkasından koşar. Eğer farklı vesileler değerlendirilerek onların kendi kaynaklarımıza vâkıf olmaları ve Allah’la güçlü bir münasebet tesis etmeleri sağlanabilirse, onlar vesilesiyle kitlelerin de lüks ve fantezilere kaymalarının önüne geçilmiş olur. Aksi takdirde onlar, “Her yeni lezzetlidir” fehvasında ortaya atılan yeni bir kısım fikirlerin, sistemlerin cazibesine kapılabilirler. En akıllı insanlar bile bu konuda aldanabilir. Bu sebeple mutlaka toplumun aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.

Belki bulunduğumuz yerlerde mevcut imkânlarımız buna elvermeyebilir. Sesimiz cılız çıkabilir. Fakat bize düşen vazife, acizliğimize ve zaafımıza bakmadan toplumu aydınlatma konusunda elimizden gelen gayreti ortaya koyabilmektir. Bilemeyiz, Allah bizim cılız sesimize tesir lütfedebilir ve böylece başkalarını düşünmeye sevk edebiliriz. Bazen de bizimle aynı kulvarda yürüyen başka insanlarla el ele, omuz omuza verir ve böylece daha güçlü bir ses haline gelmeye, daha inandırıcı projeler gerçekleştirmeye çalışırız. Birlikte teşkil ve tertip edeceğimiz farklı aktivitelerle insanlığın önüne yeni düşünce ufukları açabiliriz. Mükerrem olarak yaratılan ve sürekli kemali arayan insanoğlunu, insan-ı kâmil olmaya yönlendirebilir, onlardaki potansiyel bir kısım nüvelerin inkişaf etmesine vesile olabiliriz.

Bunları yaparken de başkalarını endişeye sevk etmeme adına niyet ve düşüncelerimizdeki samimiyet ve duruluğu her fırsatta ifade etmekten geri durmayız. Her defasında Cenab-ı Hakk’ın rızasına kilitlendiğimizi, sa’y ve amellerimizle onu elde etmeye çalıştığımızı, onun berisinde yer alan her şeyi elimizin tersiyle ittiğimizi, rıza-ı ilahi yanında dünya sultanlığının dahi gözümüze çok küçük göründüğünü, bu yüzden de bu tür şeylerden sarf-ı nazar ettiğimizi ifade ederiz.

Hizmet-i İmaniye Davası

Biz Allah’ın hoşnutluğunu elde etmeyi, O’nun yüce adını bayraklaştırmaya, muhtaç sinelere duyurmaya bağlamışız. Gönlümüzün ilhamlarını mayalayarak, çoğaltarak, bütün insanlığın gönlüne boşaltma peşinde koşuyoruz. Bunun yanı sıra, bütün ülkelerin silahlanma yarışına girdiği ve türlü türlü vahşetlerin sergilendiği bir dönemde, insanlığın diyaloğa, sevgiye, paylaşmaya ve uzlaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor, sulh ve selametini bunda görüyoruz. Bu yüzden de insanlığa insanca yaşama yollarını göstermeyi, Allah’a imanın bir gereği sayıyor ve kendimize vazife biliyoruz. Dünyayı bir cennet koridoru haline getirmenin yolunun, paylaşmadan ve uzlaşmadan geçtiğine inanıyoruz. Bu yüzden de bu duygu ve düşüncelerimizi bir nüve gibi herkese ulaştırmak istiyoruz. İnsanlık buna ne ölçüde sahip çıkar, bu fikirleri ne ölçüde inkişaf ettirir ve ne ölçüde uygulamaya sokar, bilemiyoruz. Bu, onlara kalmış bir meseledir, bizi alakadar etmez.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki biz, başkalarıyla aramızda diyalog köprüleri kurmak suretiyle onlardan da alacağımız değerler olduğuna inanıyor ve kendimizi bundan mahrum bırakmak istemiyoruz. Ne cimrilik yaparak sahip olduğumuz değerlerden ve müktesebattan başkalarının mahrum kalmasına gönlümüz razı olur ne de başka kültür ve medeniyetlerin sahip olduğu güzelliklerden mahrum kalmaya.

Bazı paranoyak ruhlar bunlara hiçbir zaman inanmayabilirler. Nitekim inanmıyorlar da. Ne yaparsak yapalım ikna olmayacak insanlar var. Cennet’e bir merdiven koysak ve onlar da kendi gözleriyle Cennet’i görseler yine de, “Acaba öbür tarafta görmediğimiz bir çukur var da, bunlar bizi oraya mı atmak istiyor!” diyerek yaptığınız işi kuşkuyla karşılayacak ve ucunda Cennet bile olsa sizin koyduğunuz merdivenden çıkmak istemeyeceklerdir. Bu tür mütemerrit insanlar hiçbir devirde eksik olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Ne düşmanların düşmanlığını, ne de hasetçilerin hasedini önlemeye gücünüz yetmeyecektir. Eğer yapılabiliyorsa, onların tesir alanları daraltılmaya çalışılmalı fakat onlara bakarak asla vazifeden dûr olmamalı.

***

Not: Bu yazı, 21 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

İman ve Izdırap

Herkul | | KIRIK TESTI

Dertsizlik kadar insanın başına dolanmış büyük dert yoktur. Izdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş Allah belası bir güve bilmiyorum. Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki; iman etmeyen, sırat-ı müstakimden sapan, haşin ve hırçın insanların perişan hâllerini kendi derdimiz gibi içimizde duyabilelim.

Yanlış anlaşılmasın! Bunun manası, gidin ve sun’î olarak kendinizi, ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir. Bilakis ben, iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı, bütün insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum. Kastettiğim ızdırap, dünyevî acı, kayıp ve mahrûmiyetlerden hâsıl olan ızdırap değil; kalbin gölgesinde ve ruh enginliğinde bir hayat yaşamaktan hâsıl olan ızdıraptır.

Evet, ben ızdıraplı bir insan olayım diyerek ızdırap sahibi olunmaz. Bu, kendi başına hedef haline getirilecek ve talep edilecek bir mesele değildir. Bilakis inanmaya bağlıdır, imanın tabii bir neticesidir. Öteki âlemin bizim için ifade ettiği mananın önemini kavramakla alakalıdır. Allah’la irtibatı güçlü olan, imanda yakîne ulaşan bir insan, bütün mahlûkata karşı öyle bir şefkat besler ki, suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile kalbi tir tir titrer. Ayağının altında kalıp ölen bir böcek karşısında, tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı hisseder. Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişâf etmiş bir mü’minin, insanların Cehennem’e yuvarlanmaları karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.

İman zaafı yaşayan, pamuk ipliğiyle Allah’a bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık yaşayan insanların bunu anlaması çok zordur. Bu tür kişiler kurtulamazlar mı? Elbette kurtulabilirler. Allah, bizim gibi taklidî imanın pençesinden kurtulamamış dertsiz ve ızdırapsız nicelerini Cennet’e koyabilir. Bu başka bir meseledir. Biz, insan-ı kâmil olmaktan, imanda tahkîke ulaşmaktan ve ızdırabın yolunun da bu olmasından bahsediyoruz. İşte bu yönüyle ızdırap, Allah’a yürekten inanmışlığın tezahürüdür, hâlisane bir duruşun ifadesidir.

Bazen olur ki ızdırap, belli bir seviyenin insanları için ayn-ı lezzet hâline gelir, kişi, çektiği ızdıraptan rûhî ve manevi bir haz alır. Fakat bir mü’minin hayatını böyle bir lezzete bağlı götürmemesi gerekir. Bediüzzaman Hazretleri, iman-ı billah, ma’rifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî şeklinde bir sıralamadan bahsediyor. Zahiren bakıldığında zevk-i ruhaninin ulaşılması gereken bir hedef olarak gösterildiği gibi bir anlayış olabilir. Oysa ki, insan, belirli bir seviyeden sonra havass-ı zâhire ve bâtınesinde ruhî bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke bağlamamalıdır. İman, ubudiyet, ma’rifet ve muhabbetin Allah’ın hakkı; bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları hiçbir şekilde maddi-manevi bir karşılığa bağlamamalıdır. Zira bu, Allah’a karşı hak iddiasında bulunma manasına gelebilir, dolayısıyla hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.

Sahabeyi, durup dinlenmeden Allah yolunda koşturan, onların bu dert ve ızdıraplarıydı, i’lâ-i kelimetullah mülâhazalarıydı. Ebû Eyyüb el-Ensârî hazretleri, ızdırapsızlık ve çilesizliğin bir nevi ölüm olduğunu bildiği için yaşına başına bakmadan İstanbul önlerine kadar gelmişti. Daha başkaları da kendilerini bineklerinin üzerine bağlatmış ve öyle cihada çıkmışlardı. Çünkü onlar, Rabbilerinin adını âleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi. O’ndan tevârüs ettikleri anlayış ve felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı. Böyle bir yolda katlanacakları meşakkatlerin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde geri döneceğine inanmışlardı. Çok iyi inanmış, işin hakikatini çok hızlı kavramış, Kur’ân ve Sünnet’in mesajlarının arka planına açılmış, Allah’a aşk u iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve ötelere açık yaşamışlardı.

Biz de Kur’ân okuyoruz, kitaplar mütalâa ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz. Muhtemelen sahabe, kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, “Allah’ı bilmek için bu kadar güft ü gûya ne lüzum var!” derlerdi. Çok sağlam inanmışlardı. Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi. Dünyanın hiçbir döneminde ümmîlikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez. Cahiliyeden çıkmış insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında yerlerini aldıktan sonra, kendilerini bulmuş, kendilerini duymuş, kendilerini doğru okumuş, marifet ve muhabbet adına amûdî bir yükseliş yaşamış, öbür âlemleri net görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Günümüzde onların yaşadıkları hayatın öşrünü bile yaşayamadığımız için, ne onların duyduğu dert ve ızdırabı, ne de o zevk-i ruhâniyi takdir edebiliyoruz.

Bizde gevezelik ve ukalalık çok fazla! İş konuşmaya geldiğinde eşimizi dengimizi göstermek çok zor. Demagojiyle ikna edemeyeceğimiz insan yok. Fakat çoğu defa kendimizi anlatıyoruz. Sahabe bizim bu halimizi görseydi, “Allah Allah! Bu insanlar ne konuşuyorlar böyle! Bu meseleleri bu kadar uzatmanın ne lüzumu var! Allah bes, baki heves!” der ve halimize şaşırırlardı. İlle de onlarla kendimizi mukayese edeceksek şöyle diyebiliriz; bir tarafta tabanın tali’siz insanları, diğer yanda tavanın mümtaz sîmâları.

Allah’ın rahmetinden ümidim çok fazla olduğu için, kendimin bile Cennet’e gireceği ümidiyle yaşıyorum. Kendi hakkımda böyle bir ümit beslediğime göre, başkaları hakkında hayli hayli böyle düşünüyor ve “Yapılan amellerin keyfiyetine göre açılan Cennet’in sekiz kapısı var, birinden giremezsek belki öbür kapıdan gireriz.” diyorum. Fakat bu hâlimizle bizi oraya koyarlar mı, koymazlar mı bundan o kadar emin değilim.

Kimse hakkında ta’n u teşnîde bulunmaya hakkımız yok. Herkes kendi hâline bakmalıdır. Hayatımda kaç defa ümmet-i Muhammed’in derdi için gece başımı seccadeye koyup bir saat ağladım? İnsanları imanla buluşturma adına nasıl bir cehd ü gayret içindeyim?… Herkes kendine bu tür sorular sorup insanlığını bunlarla tartabilir. Mübalâğa yapmıyorum! Zira bir kişinin imanının kemâli, mahlûkata şefkati ölçüsündedir. Bir insanın, başkalarını Allah’la buluşturma, onlara Efendimiz’i tanıtma konusundaki azmi, kararlılığı, cehdi, heyecanı ve ızdırabı ne kadar derinse, insanlığı da o kadar derin demektir. Erbâb-ı basiret size baktığı zaman bu zaviyeden bir değer atfeder. Siz kendinizi nasıl gösterirseniz gösterin, ne tür başarılara imza atarsanız atın, kaç tane okul açarsanız açın, asıl kâmet-i kıymetinizi belirleyecek faktör imanınızdır, Allah’la münasebetinizdir ve bunlara bağlı olarak ortaya koyduğunuz mahlûkât hakkındaki şefkatiniz, ızdırabınız, derdiniz ve heyecanlarınızdır.

Kur’ân, Efendimiz’in (aleyhissalâtu ve’s-selâm) ümmeti hakkındaki ızdırabını, “Bu söze inanmıyorlar diye arkalarından bakıp neredeyse kendini helâk edeceksin!” (Kehf sûresi, 18/6) sözleriyle ifade ediyor. Aynı şekilde O, “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işaretle, “Hûd suresi saçımı ağarttı.” (Tirmizî, tefsîru sûre 56 (6)) buyuruyor. Eğer Asr-ı Saadet’te ciddi bir açılım yaşanmışsa, bunun arkasında başta Allah Resûlü’nün, sonrasında da adım adım O’nu takip eden sahabe-i kiramın derdi, ızdırabı, Müslümanlığı doğru olarak yaşamaları vardı.

Bu sebepledir ki bir insanın Allah’la irtibatı, imanı, ma’rifeti, insanlığa yüce hakikatleri duyurma istikametindeki heyecanı, çektiği dert ve ızdırabı ne kadarsa, çevresinde meydana getireceği etki ve vesile olacağı açılım da o kadar olacaktır. En nihayetinde mesele gidiyor ve iman-ı kâmile, ihlâs-ı etemme, yakîn-i tâmma, marifet ve muhabbetteki derinliğe, aşk u iştiyaktaki samimiyete dayanıyor. Şayet siz bu alanlarda derinleşirseniz, meydana getireceğiniz dalgalanmalar da o ölçüde büyük olur ve dünyanın dört bir yanına ulaşır.

***

Not: Bu yazı, 22 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Üç Talihsiz

Herkul | | KIRIK TESTI

    Soru: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde anne-baba hakkını gözetmeyen, ism-i şerifi anıldığında kendisine salavat getirmeyen kişilerin yanı sıra Ramazan’ı hakkıyla değerlendirmeyenlerin de hüsranda olduklarını söylüyor. Bu üç hususun özellikle zikredilmesinin hikmetleri neler olabilir?

   Cevap: Soruda bahsedilen hadis-i şerif farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde bu sözleri Cebrail Aleyhisselam’ın söylediği ve Peygamber Efendimiz’in de tasdik ettiği nakledilir. Söz konusu rivayetlere göre bir seferinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hutbe vermek üzere minbere çıkarken farklı basamaklarda üç defa “amin” der. Bu durum, Allah Resûlü’nün her hareket ve sözünü dikkatle takip edip anlamaya çalışan sahabenin gözünden kaçmaz ve hikmetini sorarlar. O da şöyle buyurur:

“O esnada Cebrail (aleyhisselâm) geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlık vakitlerine yetişmiş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak Allah’ın merhamet ve mağfiretini yakalama fırsatını değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘amin!’ dedim. Cebrail, ‘Ya Resûlallah! Bir yerde adın anıldığı hâlde Sana salât ü selâm getirmeyene de yazıklar olsun!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim. Ve son basamakta Cebrail yine, ‘Ramazan’ı idrak etmiş olduğu hâlde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfireti bulamamış kimseye de yazıklar olsun!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 19/144; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 2/215)

Hadisin diğer bir rivayetinde ise bu sözler doğrudan Allah Resûlü’ne nispet edilir: رَغِمَ أَنْفُ رَجُلٍ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَيَّ، وَرَغِمَ أَنْفُ رَجُلٍ دَخَلَ عَلَيْهِ رَمَضَانُ ثُمَّ انْسَلَخَ قَبْلَ أَنْ يُغْفَرَ لَهُ، وَرَغِمَ أَنْفُ رَجُلٍ أَدْرَكَ عِنْدَهُ أَبَوَاهُ الكِبَرَ فَلَمْ يُدْخِلَاهُ الجَنَّةَ “Yanında ismim anıldığı hâlde bana salavat getirmeyen kimseye yazıklar olsun. Ramazan ayına girdiği hâlde mağfirete mazhar olmadan Ramazan’dan çıkan kimseye de yazıklar olsun. Yanında anne ve babası ihtiyarlamalarına rağmen onları razı etmediğinden dolayı Cennet’e giremeyen kimseye de yazıklar olsun, burnu sürtülsün.” (Tirmizî, daavât 114; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 12/421)

Hadis-i şeriflerde geçen “rağime enfuhû” ifadesi, Arapça’da bir deyimdir. Bu tür deyimleri başka bir dile tercüme etmek ve o dildeki tam karşılığını bulmak hiç de kolay değildir. “Ra-ğı-me” fiiliyle aynı kökten gelen “rağâm” sözcüğü toz, toprak anlamına gelir. Rağıme enfuhû denildiğinde de, burnu toprağa sürtülsün gibi bir anlam taşır. Ne var ki bu mecazi bir kullanımdır. Buradaki asıl maksat, söz konusu kişinin zelil ve perişan olmasıdır.

Şayet bir insan böyle kıymetli amellere karşı alâkasız kalıyor, kendisini kıymetler üstü kıymete ulaştıracak vesileleri değerlendirmiyorsa, esasında kendi burnunu kendisi yere sürtüyor demektir. Önüne serilen fırsatları kaçıran böyle bir insanın ahirette burnu yere sürtülür. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz yukarıdaki ifadeleriyle mü’minleri ikaz ediyor ve onlardan akıllarını başlarına almalarını istiyor. Efendimiz’in bu ifadeleri, ümmetine karşı şefkatinin, onların uhrevî saadeti elde etmeleri istikametinde gösterdiği hırsın bir tezahürüdür.

Arapçada, بِقَدَرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي diye bir söz vardır. Yani çekilen sıkıntı ve meşakkat ölçüsünde yüce makamlar elde edilir. Herhangi bir meselede ne kadar sıkıntıya maruz kalır, ne kadar zorlanır, ne kadar terler, ne kadar karın sancısı çeker, ne kadar şakaklarınızı zonklatırsanız o kadar çok sevap kazanırsınız. Bunun anlamı, haddizatında kolay olan işleri yaparken bile mutlaka kendinizi zorlayın, ekstra meşakkatlerin altına girin demek değildir. Bilakis sizi zorlayacak olan, üstesinden gelinmesi kolay olmayan işlerin size çok sevap kazandırabileceğini, maddî ve manevî muvaffakiyetlere kavuşmanın, zirvelere ulaşmanın farklı mahrumiyetlere katlanmayı gerektirdiğini anlatır.

   Anne-Baba Hakkına Riayet

Mesela insanın anne-babasının rızasını kazanması, kılı kırk yararcasına onların haklarına riayet etmesi hiç de kolay değildir. Anne-babada evlâtlarına karşı cebrî ve fıtrî bir şefkat ve merhamet hissi vardır. Allah, onları âdeta, çocuklarına karşı şefkat duymaya mecbur etmiştir. Bir insan bütünüyle dejenere olmamış ve vicdanı tefessüh etmemişse evlâdına karşı merhametli olur. Dünyaya getirdiği andan itibaren tir tir üzerine titrer. Onun sağlık ve selameti adına her tür zorluğa göğüs gerer, bütün meşakkatlere katlanır.

Ne var ki evlâtlar anne-babalarına karşı aynı duygulara sahip değildir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim, ısrarla anne babaya itaat etme ve onların haklarını gözetme üzerinde durur. Hâlbuki Kur’ân’da evlâda karşı merhametli olmayı emreden herhangi bir âyet yoktur. Çünkü evlâda karşı merhamet, zaten insan tabiatında mündemiç olan bir duygudur. Kur’ân, insan fıtratının bir gereği olarak ortaya konulan bu tür davranışları fıtrata havale ederek, tabiatın tezahürü olarak ortaya çıkmayan meselelerde tahşidatta bulunur. Nitekim günümüzde de çocuklarını ihmal eden veya onlara karşı kötü muamelede bulunan anne babaların sayısı bir hayli az olmasına karşılık, anne-babasına kötü davranan veya onların bakım görümlerini ihmal eden çok sayıda evlat vardır.

Bu sebeple Kur’ân farklı âyet-i kerimelerde Allah’a kulluğu emrettikten hemen sonra anne-babaya iyi davranmayı emretmiştir. Mesela Nisa sûresinde şöyle buyrulur: وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا “Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya da güzel muamele edin.” (Nisâ sûresi, 4/36)

İsrâ sûresinde de şöyle buyrulur: وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا “Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onların ikisinden biri ya da her ikisi birden yaşlılık zamanlarında senin yanında bulunurlarsa sakın onlara hizmetten yüksünme, ‘öf” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.” (İsra sûresi, 17/23)

Görüldüğü gibi her iki âyet-i kerimede de Cenab-ı Hak, kendisine kulluk yapılmasını emrettikten hemen sonra anne babaya ihsanda bulunmayı, yani iyilik yapmayı ve civanmert davranmayı emretmiştir. İkinci âyet-i kerimede anne-babaya karşı “öf” deme gibi küçücük bir kötülük dahi yasaklanmak suretiyle, onun ötesindeki her şeyin hayli hayli haram olacağına işaret edilmiştir. Zira bir fiilin en azı dahi yasaklanmışsa, en ötesi çok daha büyük bir günah olacaktır. Anne babasına karşı “öf” bile dememesi gereken bir insanın, onlara karşı sesini yükseltmesi, üzerlerine yürümesi, el kaldırması onu ciddi bir veballe karşı karşıya bırakacaktır. Âyet-i kerime, bir taraftan anne-babaya karşı iyilik yapmayı emrederken diğer yandan da onlara karşı küçük-büyük her türlü kötü muameleyi yasaklamıştır.

Anne-baba hakkına dair daha birçok âyet ve hadis vardır. Bütün bunlara bakıldığında iki şey göze çarpar: Birincisi, anne-babanın hakkını ödemenin zorluğu, ikincisi de bu zor vazifeyi yerine getirmenin Allah katında ne kadar önemli ve değerli olduğu. Eğer bir kişi Allah’ın bu konudaki emrine riayet ederek, anne babasının üzerine eğilir ve onlara ihtimam gösterirse, kazancı da bu nispette büyük olacaktır. Âyetin, Allah’a ubudiyetin hemen peşi sıra anne-babaya ihsanı emretmesi de bunu gösteriyor.

İşte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de, “Yanında ihtiyar anne-babası bulunmasına rağmen onları razı etmediğinden dolayı Cennet’e giremeyen kimseye yazıklar olsun.” buyurmak suretiyle bu hakikate işaret etmiştir. Yani bir taraftan anne-babanın rızasını kazanmayı Cennet’e girmenin önemli bir vesilesi olarak zikretmiş, diğer yandan da böyle bir fırsatı kaçıran bir insanın ahirette nasıl zelil ve perişan bir hâle düşeceğine dikkat çekmiştir.

   Allah Resûlü’ne Salât u Selâm

Hadiste zikredilen diğer bir mesele salât u selâmdır. Peygamber Efendimiz, “Yanında ismim anıldığı hâlde bana salâvat getirmeyen kimseye de yazıklar olsun.” buyurmak suretiyle bunun önemini ifade etmiştir. Her bir salât u selâmla birlikte Efendimiz’in şefaat makamı da genişlemekte ve daha çok kişiyi şümulüne almaktadır. Yine hadislerden öğrendiğimize göre O’nun şefaati büyük günah işleyenlere bile ulaşacaktır. (Tirmizî, kıyâmet 12; Ebû Dâvûd, sünnet 21)

İşte biz, Efendimiz’e yaptığımız dualarla bir taraftan O’nun şefaatini celbetmiş, diğer yandan da O’nun Makam-ı Mahmud’u ihraz buyurması, şefaat-i kübra sahibi olması ve şefaat ufkunun genişlemesi için talepte bulunmuş oluyoruz. Malum olduğu üzere bir şeye vesile olan da onu yapan gibi sevap kazanır. Salât u selâmlar vesilesiyle O’nun şefaat alanı genişlediği ve daha çok insan bundan istifade ettiği için, aslında salâvat getiren kişi bir yönüyle hem kendisi hem de başkaları için bir zemin oluşturmuş, kendisinin de içine gireceği bir atmosfer hazırlamış ve affedilme adına önemli bir yatırım yapmış oluyor. Bu sayede o, ahirette günahlarıyla huzura çıktığında, Allah’ın verdiği şefaat salahiyetiyle Peygamber Efendimiz onun elinden tutacak ve sahil-i selamete çıkaracaktır.

Öte yandan İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) salât u selâm getirmenin bizzat Allah’ın emri olduğu unutulmamalıdır: إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri o şanı yüce Peygambere hep salât (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzâb sûresi, 33/56) Dolayısıyla Efendimiz’e salât u selâm getiren bir insan aynı zamanda Allah’ın emrine uymuş ve O’na teveccüh etmiş olur.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki İnsanlığın İftihar Tablosu’na salât u selâm getirmek mü’minler açısından vefanın bir gereğidir, bir borçtur. Çünkü biz varlığı O’nun sayesinde doğru okuyabildik, Rabbimizi O’nun sayesinde doğru tanıyabildik ve O’na nasıl kulluk yapacağımızı da yine O’nun rehberliğinde öğrendik. Bu sebeple meseleye sadece bir yâd-ı cemil olarak Efendimiz’in adını zikretme şeklinde bakmamak gerekir. O’na salât u selâm getirme o kadar önemlidir ki biz namaz gibi farz bir ibadetin içinde bile bunu yapıyoruz. Meseleye bütün bu açılardan bakıldığında O’na salât u selâm getirmeyi ihmal eden bir kişinin neyi ihmal ettiği, ne gibi kazanımlardan mahrum kaldığı çok daha iyi anlaşılacaktır.

   Biri Bin Yapma Mevsimi Ramazan

Peygamber Efendimiz’in hadiste zikrettiği son grup, Ramazan ayını hakkıyla değerlendirmeyenlerdir: “Ramazan ayına girdiği hâlde günahlarını bağışlatmadan Ramazan’dan çıkan kimsenin de burnu sürtülsün.”

Ramazan ayının her bir günü, belki her bir dakikası çok büyük kıymet ifade eder. Onun saatlerini, dakikalarını, saniyelerini hakkıyla değerlendirebilen bir insan Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olur. Bu yönüyle Ramazan ayına “on bir ayın sultanı” denilmiştir. Biz de “zamanın altın dilimi” diyoruz.

Ramazan-ı Şerif, Cenab-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e büyük bir lütfudur. Allah’ın bu aydaki lütuflarını, tahta çıkan padişahların karşılıksız olarak dağıttıkları ulufeye benzetebiliriz. Nasıl ki padişahlar ulufe dağıtırken kadr u kıymete bakmaksızın herkese bir şeyler verirler; Cenab-ı Hakk’ın bu aydaki rahmet ve mağfiret tecellileri de herkesi kuşatır.

Evet, Ramazan ayının kendine mahsus bir derinliği vardır. Fakat onun bu derinliğinin anlaşılması biraz da insanın kendi derinliğine bağlıdır. İnsanın derinliği, Ramazan’ın da derince duyulmasına vesile olur. İnsanın derinliği ona da derinlik katar. Biz hiç kimsenin ibadet ü taatini hafife alamayız. Eğer bir insan ihlaslı ve samimi ise, riya ve süm’a için ibadet yapmıyorsa, kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, kalktığı sahurların, eda ettiği teravihlerin, okuduğu hatimlerin, verdiği zekât ve sadakaların sevabını kat kat alır. Bunun yanında Ramazan’ı şuurlu bir şekilde idrak eden, gafletten uzak bir şekilde bilerek yaşayan bir insanın ondan istifadesi ise çok daha farklı olacaktır. O, meseleyi daha da ileri götürmüştür. Ulufe-i ilahiyenin herkese açık olduğu böyle bir ganimet mevsimini neden dolu dolu değerlendirmeyelim!

Maalesef günümüzün Müslümanları bu gibi konularda oldukça tali’sizler. Tali’siz bir dönemin tali’siz Müslümanlarıyız. Beslenme kaynaklarından mahrum yetişiyoruz. Aile, sokak, mektep, mabed, verilmesi gereken değerleri vermiyor. Bunlar, çocukların terbiye edilmesi, şuurlandırılması ve bilgilendirilmesi noktasında yapılması gerekli olan şeyleri yapacak kabiliyette değiller. Aile çok cahil. Sokak çok insafsız. Cami, formalitelerin icra edildiği ve ciddi bir donukluğun yaşandığı mekân hâline gelmiş. Beslenme kaynaklarının hepsinde kısırlaşma olduğu, memeler süt vermeyi kestiği için Müslümanlığı dolu dolu yaşayamıyor, duymamız gerekli olan şeyleri duyamıyoruz. Metafiziğe açılamıyor, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselemiyoruz. Böyle bir açlıkla Ramazan’ı duymamız da zor görünüyor.

   O hâlde ne yapmalıyız?

Oyuncaklardan oyun alanlarına kadar her şeyi kendi dünyamıza göre organize etmeli, kendimize ait argümanları kullanmalıyız ki çocuklar sağlam bir terbiye alabilsinler. Fakat bunun yanında şekil ve formatlarla oynayarak, gerekirse kendi aramızda bir mukavele imzalayarak nispeten Ramazan’ı daha derince değerlendirmenin yollarını arayabiliriz. “Gelin bu Ramazan’da şu kadar Kur’ân okuyalım, onu aramızda müzakere edelim, teravihi hatimle kılalım, teravih aralarında gürül gürül salât u selâmlar getirelim veya Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye gibi duaları okuyalım, hacet namazı kılalım ve ümmet-i Muhammed’e dualar edelim…” diyebiliriz. Böylece farklı argümanları değerlendirmek suretiyle evde, sokakta, camide, mektepte yeterince beslenemeyen insanları kısmen de olsa rehabilite edebilir, onların dini daha canlı yaşamalarını sağlayabiliriz. Ramazan’da biri bin yapma biraz da bizim ceht ve gayretlerimize vabestedir.

Ramazan’a “Kur’ân Ayı” denmesi itibarıyla bu ayda bir kere daha Kur’ân’a yönelmeliyiz. Özellikle İslâm dünyasının hiç olmadığı kadar Kur’ân’dan koptuğu ve ona karşı yabancılaştığı bir dönemde yeniden ona teveccüh etmeliyiz. Maalesef çokları Kur’ân’ı okuyor ama anlamıyor. Onun özüne nüfuz edemiyor, arka planını göremiyor, maksatlarına vâkıf olamıyor. Biz ona ne kadar teveccüh edersek o da o nispette kapılarını bize açacak, bir güneş gibi kalb ve ruhlarımızı aydınlatacaktır. Allah’ın murad-ı sübhanisini ve nübüvvet hakikatinin özünü içinde taşıyan bu mübarek Kitab’a karşı alâkasız kalmamalıyız. Biz ona ne kadar önem verir, alaka duyarsak, istifademiz de o nispette fazla olacaktır. Biz yeniden Kur’ân’la buluşur ve onu bayraklaştırırsak, Allah da bizi bayraklaştıracak, sürüm sürüm olmadan kurtaracaktır.

Kısacası, ne yapıp edip Ramazan ayını çok verimli ve kazançlı bir şekilde değerlendirmenin yollarını aramalıyız. Bir kimse böyle bir ganimet ayının kıymetini bilemiyor, bu ayın fazilet ve bereketinden hissedar olamıyor ve günahlarından sıyrılamıyorsa kaybı büyük demektir. Daha doğrusu her saat ve dakikası altın kıymetinde olan böyle bir zaman dilimini değerlendiremeyen, Allah’ın adeta “yağmadır alan alsın” dediği ganimete karşı alâkasız kalan, bu aydaki ilahî ihsanlara karşı vurdumduymaz davranan bir insan, kendi kendisinin burnunu yere sürtüyor demektir.

Altınların, zebercetlerin dağıtıldığı bir yerde, bakırcılar çarşısına giderek bakır toplayan bir insana başka ne denir ki! Onu gören en şefkatli, en insaflı ve vicdanı en geniş biri dahi “yazıklar olsun sana” demekten kendini alamayacaktır.

***

Not: Bu yazı, 16 Ağustos 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

 

Himmeti Dağıtmama

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen hayal, merak ve vehimlerimizle, var olan musibetleri ikileştiriyor, daha da büyütüyor ve altından kalkılmaz hâle getiriyoruz. Böylece henüz maruz kalmadığımız belâ ve musibetlerin de endişesini yükleniyoruz. İşin içine merak, endişe ve korkularımız girdikçe musibet daha bir derinleşiyor, katmerleşiyor. Zannediyorum pek çoklarımızın en büyük problemlerinden bir tanesi bu.

Oysa ki Bediüzzaman Hazretleri’nin Hastalar Risalesi’nde dediği gibi bütün enerji ve gücümüzü, irade ve azmimizi hâl-i hazırdaki problemlerle baş etmeye sarf etsek, nice hâdiselerin üstesinden gelebiliriz. Fakat himmetimizi dağıtıyoruz. Yarın ne olacak, öbür gün ne olacak diyerek enerjimizi endişelerle tüketiyoruz. Geçmişi düşünmekten, gelecekle uğraşmaktan bir türlü bugüne odaklanamıyor ve hâli hazırda yapılması gereken işleri ihmal ediyoruz.

Halbuki geçmiş ve gelecekle ilgili düşüncelerimiz mücerret bir hayalden ibarettir; biri geçmiş gitmiş, diğeri henüz gelmemiş. Biz hayalle hakikati birbirine karıştırıyor, sabır ve enerjimizin üçte ikisini hayal peşinde tüketiyor ve bu yüzden de boş yere ızdırap ve sıkıntımızı artırıyoruz.

Hz. Pîr-i Mugan, insanın, maruz kaldığı hastalıklarla baş edebilmesi için yukarıdaki izahları yapıyor. Hastalara geçmiş ve geleceğin elemini sırtına yüklenerek boş yere sabır gücünü tüketmemesi gerektiğini ders veriyor. Allah’ın insana verdiği sabır ve dayanma gücünün, içinde bulunduğu hastalık ve sıkıntıların üstesinden gelmeye yeteceğini ifade ediyor.

Aynı durum, içtimai problemler için de geçerlidir. İnsan, şahsıyla ilgili meselelerde olduğu gibi, içtimai problemlerde de himmetini yüz yüze olduğu olaylara yoğunlaştırmalıdır. Her ne kadar geçmişten ders ve ibret almak önemli olsa da, sürekli bunları hortlatarak yeni yeni problemlere sebebiyet verilmemelidir. Gelecek için mutlaka planlarımız olmalı ancak geleceğin muhtemel problemleri, bize, tüm gücümüzü kuvvetimizi kendisine sarf edip halihazıra bir şey bıraktırmayacak hale dönüşmemelidir.

Mesela geçmişte Haçlı saldırıları iki asra yakın bir süre İslâm dünyasının altını üstüne getirmiş ve çok derin krizlere sebep olmuş. Bağdat ve Mısır gibi İslâm dünyasının en önde gelen bölgeleri kuşatılmış, tahrip edilmiş ve bu yüzden de büyük acılar yaşanmış. Eğer biz oturur kalkar bunları konuşur ve bunları bize reva gören insanların torunlarını suçlarsak, hem boş yere enerjimizi tüketmiş ve içimizdeki öfke duygularını uyandırmış hem de onlarla aramızdaki diyalog köprülerini yıkmış oluruz.

Geçmişte meydana gelen olumsuz hâdiseleri dirilmemek üzere toprağa gömmesini ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymasını bilmek lazım. Tekrar edeyim, bu demek değil ki geçmişte yaşanan olaylardan ders çıkarmayalım. Bir daha aynı sıkıntıları yaşamama, bir daha aynı delikten sokulmama adına elbette bunlardan ibret almasını bileceğiz. Ne var ki bunu yaparken yeni düşmanlar icat etmemeye, yürüdüğümüz güzergâh emniyetini ihlâl etmemeye de dikkat edeceğiz.

Evet, önemli olan, geçmişe ağıt yakmak veya gelecekte maruz kalınması muhtemel olan acıların ızdırabını çekmek değil, bugün yapılması gereken işleri yapabilmektir. Esasen gelecek de buna göre şekillenecektir. Mevcut problemlerin üstesinden nasıl gelebilir, yürüyüşümüzü nasıl hızlandırabilir ve üst üste yaşanan vesayetlerden nasıl kurtulabiliriz? İşte asıl üzerinde durulması gerekli olan konu bu olmalıdır.

Şayet Müslümanlar olarak tarihî bir vebalden sıyrılmak ve içtimai günahlardan kurtulmak istiyorsak, himmetimizi dağıtmadan ve güzergâh emniyetini tehlikeye atmadan yol almak zorundayız. Şayet sürekli homurdanarak yürür, konuşurken düşünür, düşünürken konuşursanız, istemeyerek de olsa her köşe başında karşınıza çıkacak bir gulyabani hasıl etmiş olursunuz. Yürüdüğünüz yolun emniyetini kendi elinizle ihlâl etmiş ve şartları ağırlaştırmış olursunuz. Bu sebeple sürekli belâ ve musibetlere maruz kalınan günleri konuşmaktan kaçınmak gerekir.

Üstelik böyle bir şey, daha önce de işaret edildiği üzere sizin aklî ve mantıkî dengenizi bozacak, yok yere sizde stres ve gerilim oluşturacaktır. Bugüne ait yapmanız gereken işlerinizi etkileyecektir. Yaşadığınız her olumsuzluğu hatırladıkça moral ve motivasyonunuz bozulacak ve siz vazifelerinizi tam eda edemeyeceksiniz. Bu sebeple sürekli bu tür olumsuzlukları deşelemekten, hizmet adına bir yararı olmayan, hatta yararından da öte zararı olan bu tür meseleleri konuşmaktan uzak durulmalıdır.

Bunlarla meşgul olacağımıza geçmişte yaşadığımız olumsuzlukları bir daha yaşamama adına gerekli tedbirleri almalı, buna göre stratejiler oluşturmalıyız. Onlara karşı kapıları kilitlemek, sürgülemek, panjurları kapamalı, ağyar düşüncesinin içimize nüfuz etmesine meydan vermemeliyiz. Art niyetli insanların deme damara nüfuz etmemeleri, kanımızı emmemeleri, damarlarımızı koparmamaları adına yapılması gerekli olan şeyleri yapmalıyız.

Öyle bir temsil ortaya koymalısınız ki, size zulmedenlerde dahi nedamet hislerini tetiklesin; size yaptıklarına pişman olsun ve gelip sizden özür dilesinler. Yoksa külhan beyi gibi konuşmanın, insanların bazı hislerini tahrik etmenin, birilerini rencide etmenin, dikleşmenin kimseye bir faydası dokunmaz. Bilakis dikleşme, karşı dikleşmelere sebep olur. Bence dikleşeceğinize dik durunuz, hakikatlere karşı saygılı olunuz. Onların da sizin saygınızdan nasiplerinin olacağını unutmayınız. Çünkü her insan potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır.

Kur’ân-ı Kerim, قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللهِ “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Gelin, müşterek şu değerimizde bir araya gelelim: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, Allah’ı bırakıp da kullarını rab edinmeyelim.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/64) buyurmak suretiyle hasımları bile yumuşatan bir üslup ortaya koyuyor, onların ruhlarına nüfuz ediyor, kendi incelik ve zerafetini onların kalbine boşaltıyor. Böylece onlarda da bir yumuşamanın hâsıl olmasını sağlıyor.

Toparlayacak olursak, geçmiş ve gelecekteki olumsuz hadiseleri düşünmek suretiyle sabır gücünü dağıtmadan halihazırdaki işlerimizi yapmaya çalışmalıyız. “Geçmiş çok sisli dumanlıydı. Ortalık kurt ulumalarından, çakal seslerinden, köpek havlamalarından geçilmiyordu. Bunlardan çok bîzar kalmıştık. Gelecekte de bu böyle devam edecek.” mülahazalarıyla moral ve motivasyonunuzu bozacağınıza, kuvve-i maneviyenizi kıracağınıza, bütün himmet ve iradenizi mevcut hâle teksif etmek suretiyle günün işlerini halletmeye ve hatta geçmişte fevt edilenleri de telafi etmeye bakmalısınız. 

***

Not: Bu yazı, 28 Aralık 2009 arihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Fetret Devri mi?

Herkul | | KIRIK TESTI

Hiç kimsenin ölürken nasıl öldüğünü bilemeyiz. Hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi, bazıları mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar fakat kâfir olarak ölürler. Bazıları da kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar fakat mü’min olarak ölürler. (Tirmizî, Fiten 26) En küçük iyilikleri bile zayi etmeyen ve rahmeti gazabına sebkat etmiş olan Allah Teâlâ; Hıristiyan, Yahudi, Budist veya daha başka bir dine mensup olarak doğan ve kendi dinine bağlı yaşayan bazı kimselerin de yapmış oldukları bir kısım iyiliklerden ötürü son demlerde gözlerini İslam’a açabilir ve onlara Müslüman olarak ölmeyi ve öylece ahirete yürümeyi nasip edebilir.
Öte yandan, hayatını mü’min olarak geçiren bazı kimseler de imanlarındaki zafiyet veya bir kısım hata ve günahları sebebiyle -Allah muhafaza- son demlerinde imanlarını kaybedebilirler. Dolayısıyla biz hiç kimsenin nasıl öldüğünü de öldükten sonra nasıl bir muameleyle yüz yüze geleceğini de kesin olarak bilemeyiz. Bilemediğimiz için de bir şahıs hakkındaki nihai hükmü Allah’a bırakırız.
   Fetret Dönemi İnsanları
Bu gibi konuları ele alırken, İmam Gazzâlî ve Bediüzzaman gibi âlimlerin fetret dönemiyle ilgili yorumlarını akıldan çıkarmamak gerekir. Malum olduğu üzere onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâlu aleyhi ve sellem) insanlığa gönderilişinden sonra da fetret dönemi olabileceği ve kendilerine hüviyet-i asliyesiyle İslâm mesajı ulaşmamış insanların da Allah katında fetret dönemi insanlarının tâbi tutulduğu muameleye tâbi tutulabileceği ihtimali üzerinde dururlar.
Maalesef İslâm günümüzde akla, mantığa, vicdana ve duygulara hitap eder bir tarzda sunulmuyor. İyi bir temsil ortaya konulamadığı gibi, temsilde temadi de sağlanamıyor. Tabiri caizse meyhane ile cami arasında gelgitler yaşayan kalabalıklar söz konusu. Hidayete eren insanlar tamamen Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu. Yoksa hakikati arayan, Müslümanlığı araştıran insanlar, bizi gördüklerinde yürüdükleri yoldan gerisin geriye dönebilirler. İşte bütün bunlar da zihin karışıklığına sebep oluyor.
Dolayısıyla günümüzün bazı insanlarına fetret zamanı insanı nazarıyla bakılsa yeridir. Bu da ölen kişilerin akıbeti hakkında kesin hüküm vermekten bizi men eden diğer bir faktördür. Fakat her fırsatta küfrünü ortaya koyan, onu ilmî kaidelere dayandıran ve onun bayraktarlığını yapan insanları bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir.
Bununla birlikte dinde zahire göre amel etmenin bir esas olduğu da unutulmamalıdır. Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağımız için, zahire nazaran insanların Müslüman olup olmadıklarına hükmederiz. Ölen kişilere de buna göre muamele yaparız. Eğer bir insan Müslüman olarak yaşamışsa ve son anına kadar da onunla ilgili bu bilgimizi değiştirecek bir durumu olmamışsa, öldükten sonra onu İslamî hükümlere göre teçhiz ü tekfin eder ve Müslüman mezarlığına defnederiz. Buna karşılık eğer bir insan Allah’ı inkâr ederek öbür âleme yürümüşse, muamelemiz de buna göre olur. Evlâtlarının, yakınlarının veya dostlarının küfür üzere öldüğünü bildikleri bir kişi hakkında rahmet ve mağfiret dilemeleri de doğru olmaz.
   Gayrimüslimler Hakkında Af Talebi
Bir insanın, kâfir olarak öldüğünü bildiği bir kişi hakkında Allah’tan af ve mağfiret dilemesi, arzu ve hissiyatını Cenab-ı Hakk’ın bu konudaki muradının önüne geçirmesi demektir. Eğer imansız olarak ölen, ahirete imansız olarak intikal eden biri hakkında şefaat etme, Allah’tan af ve mağfiret dileme veya hüsn-ü şahadette bulunma caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ömrü boyunca kendisine destek çıkmış ve hiçbir kötülüğü dokunmamış amcası Ebû Talib hakkında bunu yapardı.
Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle müşrik olarak ölen kimseler hakkında af ve mağfiret dilemeyi kesin bir üslûpla yasaklamıştır: مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, yakını bile olsa, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin, ne de mü’minlerin yapacağı şeydir.” (Tevbe sûresi, 9/113)
Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’in Hz. İbrahim (aleyhisselâm) hakkında vermiş olduğu bilgiler de meselenin iyi anlaşılması adına oldukça önemlidir. Kur’ân, Hz. İbrahim’in, babası hakkında yaptığı şu duaya yer verir: وَاغْفِرْ لأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ “Babamı da bağışla, o yolunu kaybetmiş, dalalete sapmıştı.” (Şuara sûresi, 26/86) Şu âyette ise Hz. İbrahim’in, daha sağlığında iken babası için istiğfarda bulunma sözü verdiği beyan buyrulur: قَالَ سَلاَمٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا “(İbrahim, babasına şöyle dedi:) Sana selâm olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı pek lütufkârdır.” (Meryem sûresi, 19/47; Ayrıca bkz. Mümtehine sûresi, 60/4)
Tevbe sûresinde yer alan şu âyet-i kerime Hz. İbrahim’in müşrik olarak ölen babası hakkında yaptığı istiğfarın önceden verilmiş bir söze dayandığını, bununla birlikte babasının durumu kendisine zahir olduktan sonra istiğfardan vazgeçtiğini anlatır: وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ ِلأَبِيهِ إِلاَّ عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ “İbrahim’in, babası için af dilemesi ise, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe sûresi, 9/114)
   Ölçü, Merhamet-i İlahiyedir!
Bu tür konularda konuşurken bir taraftan dinin muhkem hükümlerine bağlı kalmaya, diğer yandan da doğru bir üslup kullanmak suretiyle insanları rencide etmemeye ve kırmamaya çok dikkat edilmesi gerekir. Anne-babası veya yakın akrabaları İslâm’la şereflenememiş insanların yanında konuşurken dikkatli olmak zorundayız. Hatta “Eğer onlar Allah’ı tanıyarak, O’na iman ederek ahirete intikal etmişlerse, O’nun engin rahmetinden öyle ümit ediyoruz ki O, bunu da zayi etmeyecektir.” gibi kayıtlı ve temkinli ifadelerle hem gerçeği ifade edebilir hem arzu ve isteklerimizi izhar edebilir hem de insanların gönlünü alabiliriz.
Bununla birlikte bu gibi durumlarda Allah’tan istenmeyecek şeyleri isteyerek, birilerine Cennet’te yer hazırlayarak, O’na karşı saygısızlığa girmemeye dikkat etmeliyiz. Akıbetini bilemediğimiz bu gibi durumlarda, “Allah’ım, falanı Cennet’ine koy, Firdevsinle sevindir.” gibi şeyler söyleyecek olursak, muradımızı, murad-ı ilâhinin yerine koymuş oluruz. En güzeli, bu gibi konularda dinin ortaya koyduğu hükümlerin ötesine geçmemek, meseleyi Allah’a havale etmektir. Şunu unutmamalıyız ki Allah bizden çok daha şefkatli, daha merhametlidir. Hz. Pîr’in de belirttiği gibi merhamet-i ilâhiyeden daha fazla merhamet, merhametsizliktir.

***

Not: Bu yazı, 4 Ağustos 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

 

Berat Gecesi

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Berat gecesinin önem ve fazileti nedir, bu gece nasıl değerlendirilmelidir?

   Cevap: Berat gecesi, mübarek üç aylardan Şaban ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gecedir. Bazı müfessirler; Duhan suresinde geçen إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ “Gerçekten Biz Kur’ân’ı mübarek bir gecede indirdik. Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız.” (Duhân sûresi, 44/3) âyet-i kerimesinde zikredilen gecenin Berat gecesi olduğunu söylerler. Sıhhati söz götürse de bu gecenin fazilet ve sevabıyla ilgili hadisler vardır. Gerçi diğer bir kısım müfessirler, إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ “Biz, Kur’ân’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir sûresi, 97/1) âyetinden yola çıkarak burada geçen gecenin de Kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Duhan suresinde geçen gecenin Berat gecesi olduğunu söyleyen âlimlere göre Kur’ân’ın tamamı Berat gecesinde dünya semasına inmiş, Kadir gecesinde ise peyderpey inmeye başlamıştır. Fakat bu konuda Kur’ân ve Sünnet’te kesin bir nas bulunmadığı için, meselenin mahiyetini ve detaylarını Allah’ın ilmine havale ederiz.

Bir hadiste Berat gecesinin fazileti şöyle ifade edilir: “Allah Teâlâ, Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde -rahmet ve mağfiretiyle- dünya semasına tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kıllarının sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.” (Tirmizi, Savm 39; İbn Mâce, İkâme 191)

Bu konuda meşhur olan diğer bir hadis de şöyledir: “Şaban’ın ortasında gece ibadet ediniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına -rahmet ve mağfiretiyle- tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu Benden af isteyen, affedeyim.. yok mu rızık isteyen, rızık vereyim.. yok mu bir musibete uğrayan, ona afiyet vereyim…’ der.” (İbn Mâce, İkâme 191)

Dünya semasının ne demek olduğunu da Cenab-ı Hakk’ın buraya nüzul buyurmasının mahiyet ve keyfiyetini de bilemiyoruz. Bunu galaksilerde, samanyolunda, Herkül burcunda veya uzayın daha başka derinliklerinde aramaya çalışmak, fizikî dünyanın darlıkları içinde bocalama demektir. Çünkü varlık, bilinen üç veya dört buutlu mekânla sınırlı değildir. Belki de bu, bizim bilebileceğimiz bir mekândan ziyade mele-i âlânın sakinlerinin muttali olabileceği bir ufuktur veya Cenab-ı Hakk’ın farklı bir buutta tecellisinden ibarettir. İnsanlar da kendi çaba ve gayretlerine göre bundan istifade ederler. Bunlar bizim idrak sınırlarımızı aşan meselelerdendir.

Bu gecede yüz rekât namaz kılmanın faziletinden bahseden rivayetler olsa da, hadis uleması bunları sahih bulmazlar. Fakat bir insanın, bu geceyi değerlendirme adına kalkıp yüz rekât namaz kılmasının bir mahzuru olmaz. Bilakis bunun sevabını alır. Yeter ki bunun dindeki yerini bilsin ve dinin muhkem bir emri gibi başkalarına dayatmasın.

Özellikle kaza namazı bulunanlar veya geçmişte kıldıkları namazların eksik ve kusurlu olduğunu düşünenler, bu tür geceleri bir fırsat olarak görüp kaza namazı kılarak değerlendirebilirler. Mesela yüz rekât, beş günlük kaza namazı eder. Eğer bir kişi, diğer mübarek geceleri de aynı şekilde değerlendirir, her birinde beşer günlük kaza namazı kılar ve bunu da adet haline getirirse, ömrü boyunca birkaç yıllık namazının kazasını yapmış, dolayısıyla bu kadar eksik ve gediği gidermiş olur.

Hem unutmamak gerekir ki bu gecelerde kılınan namazlar, normal zamanlarda kılınanlara nispetle, kişiye daha fazla sevap kazandıracaktır. Çünkü bazen ibadetler, içinde yapıldığı zaman ve mekâna göre ayrı bir kıymet kazanır. Mesela sadaka veren bir insanın elde ettiği bir sevap vardır. Fakat bu sadaka Cuma günü veya Ramazan ayında ya da bu tür mübarek gecelerde verilirse, elde edilen sevap katlanır. Zarfın kıymet ve değeri, içindeki mazrufu da derinleştirir ve daha kıymetli hâle getirir.

Aynı şekilde Arafat’ta, Kâbe’de, Mescid-i Nebevî’de veya Mescid-i Aksa’da yapılan ibadetler, sahibine, başka mekânlarda yapılanlardan daha fazla sevap kazandırır. Bu mekânlara ait değer, içinde yapılan amellere de akseder. Yapılan ibadetler, zarfın kıymetinden ötürü kabul referansı alır.

Yukarıdaki hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın bu tür mübarek gecelerde insanlara farklı bir bakışı, farklı bir muamelesi vardır. Teşbihte hata olmasın, sultanlar tahta çıktıklarında çevresindekilere ulûfe dağıtırlar. Bunu yaparken de liyakate bakmazlar. Cülûs-u hümayuna (padişahın tahta çıkma törenine) iştirak eden herkese mutlaka bir şeyler verirler. İyi kötü herkes padişahın dağıttığı ulûfeden istifade eder. Aynen bunun gibi, mübarek gün ve geceler de Cenab-ı Hakk’ın rahmetine öyle açık ufuklardır ki, Allah bu gecelerde liyakate bakmadan kendisine teveccüh eden herkesi rahmet ve mağfiretine mazhar kılabilir.

Mübarek gün ve geceler hakkında kullanılan isimlerin de onlara yüklenen mana ile yakından alakası vardır. Bu geceleri hakkıyla değerlendiren bir insan, isimlerin delâlet ettiği müsemmaya nail olabilir. Mesela Allah’a sağlam bir şekilde teveccüh eden ve ibadet ü taatle O’na yaklaşmaya çalışan biri, Miraç gecesinde manevî bir miraca mazhar olabilir; Berat gecesinde günahlarından temizlenip Allah tarafından beratını alabilir; Kadir gecesinde kadr u kıymetini yükseltebilir.

Cenab-ı Hak, bu gecelere ayrı bir hususiyet bahşettiğine göre bize düşen vazife de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktır. Başka gecelerden farklı olarak bu gecelerde daha fazla ibadet ü taate yönelmek ve bu mübarek zaman dilimlerini en verimli şekilde değerlendirmek suretiyle ahiretimizi mamur etmeye çalışmalıyız. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu gecelerde çok fazla namaz kılmalı, ibadet etmeli, Cenab-ı Hakk’ı tazim ü tebcilde bulunmalı, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bol bol salat u selam getirmeliyiz. Gönülden Allah’a teveccüh ederek, yüreğimizin sesini dillendirerek dua dua yalvarmalıyız. Özellikle ümmet-i Muhammed’e çok dua etmeliyiz.

Kısacası, bu mübarek gecelerdeki fırsatı fevt etmeme adına geceyi ibadetle, Kur’an’la, duayla, zikirle ihya etmeye çalışmalıyız. Gerekirse gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak, heyecanları diriltecek programlar yapmalıyız. Fakat umumi programların yanında mutlaka kimsenin olmadığı bir yerde tek başımıza Allah’a teveccüh etmeli, içimizi dökmeliyiz.

Öte yandan, belâ ve musibetlerin def u ref olması ve gaye-i hayal hâline getirdiğimiz meselelerin tahakkuk etmesi adına hacet namazı kılmalı, hâcet duası yapmalıyız. Hacet namazını kıldıktan, Efendimiz’den menkul duasını okuduktan sonra ellerimizi açıp, bizim için en önemli şeyler nelerse Rabbimizden istemeliyiz. Bazıları Allah’tan hayırlı bir evlilik, hayırlı bir evlât, huzurlu bir yuva, işlerinde muvaffakiyet, mal mülk sahibi olma gibi şeyler isteyebilirler. Bunların hiçbirini istemenin dince bir mahzuru yoktur. Sadece kendini düşünen ve dünyevi düzeninin ahenk içinde gitmesini arzu eden insanları da kınamaz ve bunlara kaybetmiş insanlar gözüyle bakmayız.

Ancak bir de himmeti âli yüce ruhlar vardır. Onların bu tür şahsî ve dünyevî istekleri yoktur. Bütün talepleri, bütün Müslümanlar ve topyekûn insanlıkla alakalıdır. Bu, ufkun genişliği, himmetin yüceliği vicdanın enginliğiyle ilgili bir meseledir. Bu tür enginliklere açılmak söz konusuyken insan darlığın kurbanı olmamalıdır.

Yüce himmet sahibi insanlar bu gecelerde ellerini kaldırıp, “Allah’ım, ne olur bizim kalblerimizi tehvid eyle, bizleri duygu ve düşünce birliğine ulaştır, derbederliğimizi izale ederek bize yeniden ayağa kalkma imkânları lütfeyle! Ümmet-i Muhammed’i içine düştüğü sefalet ve perişaniyetten halas eyle! Ruh-u revan-ı Muhammedî’yi dünyanın dört bir yanında şehbal açtır ve bizleri de bu mukaddes vazifede istihdam eyle! Şayet yeni bir diriliş için bizim canlarımız bir maya olacaksa şu seccadeden kalkmadan canımı al!” derler. Allah hepimize böyle bir ufka ulaşmayı nasip eylesin ve bizleri himmeti âlî olanlardan kılsın!

Son bir husus olarak şunu da belirtmek gerekir ki, insanın bu tür gecelerin feyiz ve bereketinden istifade edebilmesi için, Allah’ın bu gecelerde ekstra bir teveccühü ve umumî bir rahmet tecellisi olduğuna, liyakate bakmaksızın bu gecelerde kendisine teveccüh eden herkesi rahmet ve mağfiretiyle kuşatacağına inanması, heyecanla şahlanması ve affedileceği beklentisiyle Allah’a yalvarıp yakarması gerekir.

***

Not: Bu yazı, 3 Ağustos 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

 

Kulluk Adına Ölçüler

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kulluk hayatında ne yeise (ümitsizliğe) düşmeli ne de kendine aşırı güvenmelidir. O, işlediği cürümlerin her daim farkında olmalı ve Allah’ın mücrimlere de güzel işler yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve teveccühlerini kendinden bilmez. Nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der: “Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller bitmezdi. Demek ki Allah’ın hususi bir teveccühü söz konusu!” Kendine böyle bakan, hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura girmez.

Çok küçük şeylere büyük işler gördürmesi, Allah’ın büyüklüğünü gösterir. O, sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve perişan hâle gelmiş sıradan insanlara bile fevkalâde büyük işler gördürebilir, onun eliyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir, sa’y ve gayretini semeredar hâle getirebilir. İnsan, kendi eliyle ortaya çıkan olağanüstü mazhariyetleri görünce, inhiraf etmemeli ve sapkınca düşüncelere kapılmamalıdır.

   Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar

Elde edilen başarı ve muvaffakiyetler karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay değildir. Niceleri burada imtihanı kaybeder. Mesela etrafına on tane insan toplayan biri, kendini veli görmeye başlar. Hele bir de etrafındakilerin pohpohlaması ve uçurması söz konusuysa iş burada da kalmaz; birilerinin hüsnüzanlarına binaen kendisine verdiği makamlara sahip çıkarak gözünü kutupluğa, gavslığa diker. Belki de böyle bir zavallı, kendini, kutbiyet ve gavsiyeti cem etmiş biri olarak görür. Hatta burada da durmayarak mehdiyet, mesihiyet iddialarına girer, yerde yürümeye hakkı olmadığı hâlde kendini göklerde uçuyor gibi görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar. Evet, bazen Allah’ın en büyük ihsanı, ikramını hissettirmemesidir.

Tekrar başa dönecek olursak, işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmayan bir insan büyük iddialara girmez. Değil gavslık ve kutupluk gibi yüksek makamlara sahip çıkmak, sıradan insanlığı bile kendine çok görür. Çorak arazilerin gülistanlığa döndüğünü gördüğünde, “Benden bir şey olmaz ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der.

Bunları söylerken, tarihte bazı melâmilerin yaptıkları gibi de yapmamak gerektir. Onlar, bâlâ-pervâzâne (kendini olduğundan büyük görüp, büyük gösteren) iddialardan kaçınmak ve haddini bilmek için günah işlemenin lazım geldiği şeklinde bir hataya düşmüşlerdir. Bu da farklı bir inhiraftır. Mü’mine yakışan tavır, bir taraftan kirlenmeme adına kılı kırk yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlerini görebilmesidir. Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler, mesela bir yanlışa kulak kabartması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeter de artar. İşlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile, günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülâhazalarında canlı tutmalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın onun sa’yine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.

İsmet mülahazası, yani kendini günahsız ve hatasız görme, insan adına çok tehlikelidir. En önemli vasıflarından biri “ismet” olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemişlerdir. Bu açıdan insan, bu mülâhazaya karşı ilan-ı harp etmelidir. Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir ceht ve gayret sergilemeli ama diğer yandan da hiçbir zaman pir u pak olduğunu düşünmemelidir.

Evet, insanın haddini bilmesi çok önemlidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir söz nakleder: ﻃُﻮﺑَﻰ ﻟِﻤَﻦْ ﻋَﺮَﻑَ ﺣَﺪَّﻩُ ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺘَﺠَﺎﻭَﺯْ ﻃَﻮْﺭَﻩُ “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 158) Hepimiz etten, kemikten yaratılan insanlarız, nefis taşıyoruz. Sürekli bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var. Çok temiz bir toplum içinde neş’et ettiğimiz söylenemez. Gezip dolaştığımız sokaklar, belvâ-i âm sayılabilecek (kaçınılamayacak) ve paçaları kirletecek kirlerle doluydu. Hatta bazılarımız itibarıyla değil paçalarımızın kirlenmesi, belki gırtlağımıza kadar kirlere battık. Bu hâlimizle bizden bir şey olması mümkün değildi. Ne var ki Allah’ın öyle engin bir rahmeti var ki, bizim gibi mücrimlere bile çok güzel işler yaptırdı.

Evet, nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğinin şuurunda olan biri, haddini aşmayacak ve boyunu aşkın iddialara girmeyecektir. Meselelere böyle hâlis bir tevhid ufkuyla bakabildiğimiz sürece, Allah da ihsan ve lütuflarını devam ettirecektir.

Öte yandan insan, işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine de müsaade etmemelidir. Gırtlağına kadar levsiyat içinde dolaşmış biri dahi, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu ve’s-selâm), günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini duyunca hemen müdahale etmiş ve onun, Allah ve Resûlü’nü sevdiğini söylemiştir. Dolayısıyla insan, geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne bakmadan Allah ve Resulüllah’ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret etmelidir. “Ey Allah’ım, biliyorum ki benim i’rapta mahallim yok[1] ama Sen o mahalli verirsin!” diyerek büyüklüğü ve yüceliği, ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı Allah’a verebilmeli; o daireye en büyük çağırıcı Hz. Muhammed Mustafa’ya (aleyhis’salâtü ve’s-selâm) bağlılık ve sevgisini devam ettirmelidir.  Eğer yapabiliyorsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı sevgisini münacat ve naatlarla seslendirmelidir. İşlediği cürümler buna mâni olmamalıdır. Şeytan ve nefis, bu cürümleri gerekçe göstererek insana, kendini çok uzaklarda gösterebilir. Fakat o, duygu ve düşünceleriyle hep yakınlarda dolaşmasını bilmelidir.

   Narsist Ruhlar

Tarihte yaşamış hak dostlarına bakıldığında, onların, muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür. Asıl büyüklük buradadır. Benlik iddiasında bulunan insanların bir şey olması mümkün değildir. Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar. Onlar, herkesin söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz, orijinalite ve farklılık ortaya koyabilme adına sürekli marjinal fikirler arkasında koşarlar. Dikkatleri üzerlerine çekebilme ve başkalarında hayranlık uyarabilme adına sıra dışı mütalaalar ortaya koymaya çalışırlar. Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler. Hatta kendilerini pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde, malzeme olarak yalanı kullanmaktan da kaçınmazlar.

Kendine, kendi düşüncelerine, kendi edasına, kendi endamına meftun bu tür narsist ruhlar, başkalarını da başkalarının yaptıkları şeyleri de beğenmezler. Bunların bir şeyle tatmin olmaları da zordur. Sürekli zikzak çizer, daldan dala sıçrarlar da ömürleri boyunca bir baltaya sap olamazlar.

Oysaki insanoğlunun varlığı bir damla suyla başlamıştır. Allah, onu yokluktan varlığa çıkarmıştır. Çoğumuz, dönüp sergüzeşt-i hayatımıza baktığımızda ve yaptığımız hata ve yanlışları düşündüğümüzde, yüzümüze bakılacak hâlimizin olmadığını görürüz. Allah bizi kul yaratmıştır. Bu sebeple insanın asıl büyüklüğü de Allah’a kulluğundadır. Ona düşen vazife, Allah’ın kendisini insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi O’na kullukta aramasıdır. İnsan, Allah’ın cebr-i lütfi olarak kendisine ihsan ettiği maddi-manevi bütün mevhibelere şükürle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf ettirmeye çalışmalıdır.

   Tevazu Kahramanları

Allah, mütevazi insanları tutar ve layık oldukları yere yükseltir. Tohum, toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz. Yüzü yerde olanları Allah, ekstradan lütuflarıyla öyle kamet-i bâlâlar hâline getirir ki, onları insanlığa rehber kılar. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahâuddin Nakşibendî, işte Hasan eş-Şazilî, işte Abdülkadir el-Geylâni, işte Hz. Pir-i Muğan! Aradan asırlar geçmesine rağmen bu zatları hayırla yâd ediyor ve onların geride bıraktıkları âsâr-ı bergüzide ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bunların her birinin unutulmayan simalar hâline gelmelerinin önemli bir sebebi, mahviyet, hacalet ve tevazu kahramanları olmalarıdır. Onlar bütün himmetlerini -kendilerini değil- Allah’ı ispat etmeye verdikleri için, Allah da onlara bir vücud-u câvidân (daimi, bâki mevcudiyet) vermiş, onlar adına gönüllerde sevgi vazetmiştir. Onlar tevhid hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit etmiş (sabitkadem kılmış), her birini sizin ufkunuzu aydınlatan ve size yol gösteren birer rehber hâline getirmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hâlâ onların evratlarını (günlük okunması âdet haline getirilen dua) okuyor, onların geride bıraktıkları eserler vasıtasıyla günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz. Bundan daha güzel tespit olur mu?

En tehlikeli şey, insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır. Mesela bazen yaptığımız salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz. Şayet yaptığınız işleri, “eşi menendi yok” mülahazasıyla yaparsanız, bu dünyada ruhî ve kalbî hayatınızı felç eder, ahirete de bir şey bırakmamış olursunuz. Eğer söz O’nun etrafında cereyan ediyor ve yapılan hizmetler O’nun adına yapılıyorsa orada sizin kendinizi silmeniz gerekir. En zor şey de insanın kendini silmesidir. İnsan, pek çok şeyin üzerine bir çarpı çekerek onu yok sayabilir. Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de kolay değildir. Ademoğlunun en büyük problemi, yine kendisidir. Hatta bunları nazari olarak konuşmak, anlatmak da kolaydır. Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında olup bitenlerdir.

Bütün bu konularda yenilenmeye çok ihtiyacımız var. Hemen her gün bir kere daha düşünce ve mülahazalarımızı endazeden (ölçüden) geçirmeli, mihenge (kriter) vurmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu ve nasıl bir halde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz. Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur. Bundan daha tehlikelisi de çok defa içine düştüğümüz inhirafın, inhiraf olduğunu dahi fark etmememizdir. Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı ilâhiye doğru yürüdüğümüz hâlde kendimizi emniyette görmemizdir.

Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve planların arkasından koştuğumuzu bilemiyoruz. Mesela dünyayla ilgili meselelerde tamahkârlığa (aç gözlülük) girebiliyor, kazanma hırsıyla oturup kalkabiliyoruz veya yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor. Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile, durduğumuz yer itibarıyla Allah’a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe yoktur. İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.

[1] “İ’rabda mahallim yok” tabiri Arapça’daki bir gramer kaidesinden alınmış idyumdur. İnsanın değersizliğini ifade için kullanılır.

***

Not: Bu yazı, 10-11 Haziran 2009 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Dine ve İnsanlığa Hizmette Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Prensipler

Herkul | | KIRIK TESTI

İçtimai problemlere çözüm getirmek kolay bir iş değildir. Doğru yaklaşım tarzı belirlenemediği takdirde bazen bir yanlışı düzeltmeye çalışırken düzeltilemeyecek daha büyük yanlışlara sebep olur, çok daha büyük problemlerle baş etmek zorunda kalırsınız. Halı üzerine dökülen bir şeyin lekesini çıkarmanın dahi bir usulü vardır. Şayet onu nasıl temizleyeceğinizi bilmezseniz, temizleme adına yapacağınız işlemlerle lekeyi daha da büyütürsünüz. Toplum içindeki problemlerin çözümlenmesi de bunun gibidir. Başvurulan yanlış mualece (tedavi) usulleri, altından kalkılmaz komplikasyonlara sebep olabilir. Basit bir lekeyi silmenin bile bir usulü varsa, deformasyona uğrayan bir toplumu yeniden hüviyet-i asliyesine döndürmenin, rayına oturtmanın ve tekrar ahenkli yürüyüşünü temin etmenin de kendine göre bir yöntemi vardır.

İhlas ve samimiyet, pek çok hatayı affettiren çok önemli birer değerdir. Aynı şekilde azim ve kararlılık da başarıya giden yolda önde gelen dinamiklerdendir. Ne var ki bunun yanında, yapılacak işlerle ilgili alınacak kararlar bilgi ve şer’î disiplinlerle test edilmiyor, mantık süzgecinden geçirilmiyor, basiret ve firasetle tetkike tabi tutulmuyorsa, insana çok yanlışlar yaptırır. Doğru ve güzel işler yapma adına yola çıkan niceleri, bu hususlara yeterince riayet etmedikleri için sürçer, tökezler ve tepetaklak giderler. Hatta bazen bunun farkına da varmazlar.

Bu yanlışlar, insanın şahsî ve ailevî hayatında, mesela aile siyasetinde veya çocuk yetiştirme tarzında olabileceği gibi, içtimaî, siyasî ve iktisadî hayatta yani daha geniş bir dairede de olabilir. Sözgelimi sosyal değişim, dönüşüm ve oluşumlar şayet belli kural ve kaidelere göre şekillenmezse, altından kalkılmaz komplikasyonlara sebebiyet verebilir.

Mesela hâlis bir niyetle, toplumun gelişme ve ilerlemesi adına, onu “ibtida”dan “intiha”ya sıçratma mülâhazasıyla geniş tabanlı bir reform hareketi başlatmak istersiniz. Ne var ki burada göz önünde bulundurulması gereken çok hayatî esaslar vardır. Acaba toplumun bünyesi böylesine radikal bir değişime müsait mi? Toplum fertleri kendilerine teklif edilen veya dayatılan değişimleri sindirebilecek ve hazmedebilecek durumda mı? Konjonktür buna müsaade eder mi? Zaman ve şartlar yapılmak istenilen işlere uygun mu? Sizin gücünüz bu iş için yeterli mi? Yapmak istediğiniz değişimlere evrensel insanî değerler açısından baktınız mı? Bütün bunları göz önünde bulundurmadan yola çıkarsanız falso ve fiyaskolar yaşamanız kuvvetle muhtemeldir. Hatta insanlığa hizmet etme mülahazasıyla yola çıkarsınız da neticede onun başına yeni gaileler açarsınız. Burada ne samimiyetiniz ne de dinî kimliğiniz tek başına işe yaramaz. Şayet bütün bu hususları hesaba katmadan burnunuzun doğrultusuna giderseniz, yapma adına büyük yıkımlara sebep olursunuz.

   Değerlerimize Antipati Duyulmasına Sebep Olmama

Bizler, Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği hakikatleri muhtaç sinelere duyurma adına yola çıkmış olabiliriz. Fakat doğru usûl ve üslûbu yakalayamadığımız takdirde, niyetimizin güzelliği, mefkuremizi gerçekleştirme adına yeterli olmayabilir. Bir şey anlatmadan önce, muhataplarımızın, işittikleri hakikatleri kabul etmeye müsait olup olmadıklarına bakmamız, anlatılanları nasıl algılayacaklarını mutlaka hesaba katmamız gerekir. Aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarırız da insanlarda, inandığımız değerlere karşı antipati hâsıl olabilir.

Sadece muhatapların durumu değil; problemlere neşter vurma niyetindeki bizim durumumuz da önemlidir. Durduğumuz yer itibarıyla, hedeflediğimiz projeleri gerçekleştirebilecek ilim, irade, tecrübe ve iktidara sahip olmamız şarttır. Yeterli donanım ve imkânlara sahip olmadan, iyi bir planlama yapmadan ve sebeplere riayet etmeden acelecilikle yola çıkılırsa, maksadın aksiyle tokat yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri hırsın, kayıp ve hüsran sebebi olduğunu ifade eder. Bu, sadece dünyevî kazançlar hakkında geçerli değildir; manevî ve uhrevî işlerde de yerine göre hırs, hasaret (zarar) sebebi olabilir.

Mesela sizler, irşat ve tebliğ, talim ve terbiye, sevgi ve hoşgörü adına güzel düşüncelere sahip olabilir ve bu düşüncelerinizi gerçekleştirme adına dünyaya açılabilirsiniz. Şayet sadece ihlâs, samimiyet ve heyecanlarınıza güvenerek hedeflerinize sıçramaya kalkarsanız, yerin çekim gücüne takılırsınız. Bunun yerine, acele etmeden, tedbir ve temkini elden bırakmadan, sebepleri ihmal etmeden adımlarınızı atmalısınız.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: الأَنَاةُ مِنَ اللَّهِ وَالعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin) ile hareket etmek Rahman’dan, acele ise şeytandandır.” (Tirmizî, Birr 66) Halk arasında da “Acele şeytandandır.” sözü meşhur olmuştur. Çünkü ciddi hesap ve fizibilite isteyen işlerde acele etmek, insana çok hata yaptırır.

İşte böyle bir hataya düşmemek için, yapacağınız işlerde temkini elden bırakmamalı, aceleciliğe düşmekten sakınmalısınız. Bir mesaj sunacaksanız, ısındıra ısındıra sunmalısınız. Şayet insanlık sizin sunacağınız mesajı natürel hâliyle kabul etmeye müsait değilse, onu rafine edecek ve onların hazmedebileceği şekle sokacaksınız. Söyleyeceğiniz şeyleri onların idrak seviyelerini göz önünde bulundurarak söyleyeceksiniz.

   Mesajı Doğru Sunmanın Yolu

Şayet ortaya koyduğunuz plan ve projelerin başarıya ulaşmasını istiyorsanız, pek çok faktörü aynı anda göz önünde bulundurmak ve birlikte değerlendirmek zorundasınız. İlk olarak kendi seviyenizi, bilginizi, gücünüzü, aşk u şevkinizi, vefa ve sadakatinizi gözden geçirecek, ikinci olarak muhataplarınızın durumunu anlamaya çalışacak, üçüncü olarak içinde yaşadığınız atmosferi, zamanın şartlarını ve konjonktürü göz önünde bulunduracak ve son olarak da düşmanlığa kilitlenmiş kesimlerin hamle ve saldırılarını hesaba katacaksınız.

Dolayısıyla şu gibi soruları sormadan yola çıkmamalısınız: Acaba bizim tarafımızdan sergilenecek bir açılım ve görüntü umumun kabulüne mazhar olur mu? Acaba ortaya çıkacak gelişme ve inkişafın kamuoyundaki yansıması nasıl olur? Acaba içinde yaşadığımız toplum veya dünya efkârı yapacağımız işlere ne ölçüde müsait? Acaba hedef ve ideallerimizle güç ve iktidarımız arasında bir uyum var mı? Acaba elde edeceğimiz muhtemel başarı ve muvaffakiyetler ölçüsünde Cenab-ı Hakk’a hamd, sena ve şükür ile mukabelede bulunabilecek miyiz?

Son sorudan maksadı tamamlama adına şu soruyu mutlaka kendimize sormalıyız: Acaba ciddi bir oluşuma vesile olacak kahramanların, elde ettikleri başarılar karşısında ucb ve fahr’e girmeyecek ölçüde kıvamları tam mı? Zira ne tür bir değişim ve dönüşüme vesile olunursa olunsun, şayet bunu yapan insanlar neticede parmakla gösterilme hissine kapılacak ve bir deformasyona maruz kalacaklarsa, hiç olmasın daha iyi. Biz, ortaya çıkan güzellikler karşısında kendimizi putlaştıracak, bir narsist kesilecek ve böylece Allah’ı ve Resûlüllah’ı kaybedeceksek, dinimiz adına durduğumuz zemini yitireceksek, bırakalım her şey olacağı kadar olsun. Bu sebeple, geleceği yeniden inşa ve imar edecek şahısların, “ehlullah” olma yolunda bulunmaları gerekir.

Evet, ihlâs ve samimiyet, vefa ve sadakat çok önemli birer değer olduğu gibi, kendimizle yüzleşerek kendimizi tanımamız, gerçek kıvamımızı elde etmemiz, toplum hakkında detaylı bilgiye sahip olmamız, dünyayı bilmemiz, önümüze çıkabilecek potansiyel düşmanlardan haberdar olmamız da projelerimizin başarıya ulaşması adına çok önemlidir. Bunların hepsini birden düşünme mecburiyetindeyiz.

Bazen Cenab-ı Hak çok ekstradan lütuflarda bulunabilir. Bütün eksik ve kusurlarınıza rağmen sizi alır ve birinci basamaktan onuncu basamağa sıçratır. Şartları ve zemini yapacağınız işlere müsait hâle getirir. Gönülleri size yönlendirir. Minnacık gayretlerinize karşılık çok büyük muvaffakiyetler ihsan eder. Evet, bütün bunlar, Allah’ın merhametinin eseri, bir lütfu olarak gerçekleşebilir ama biz, plan ve projelerimizi böyle ekstradan teveccühlere bina edemeyiz. Çünkü sebepler dairesi içinde yaşıyoruz. Bu yüzden onlara riayet etmekle mükellefiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın kendisini koruma vaadi olmasına rağmen rehberliğinin bir gereği olarak Uhud’a giderken miğferini takıyor, üst üste iki zırh birden giyiyordu.

Hiçbir hümanist düşünce, bizim düşünce dünyamızda insana ve insanî değerlere verdiğimiz yüksek seviyeyi yakalayamaz. Hiçbir feminist düşünce, kadına bizim düşünce sistemimiz kadar değer veremez ve onu mualla mevkiine oturtamaz. Biz, günümüzde evrensel insanî değerler olarak kabul edilen her ne varsa bunların çok daha ötesinin hayallerini kurarız. Kimliğine bakmaksızın bütün insanları severiz. İnsana, insanlığından dolayı saygı gösteririz. Hiç kimseye zulmetmeme, kılı kırk yararcasına adil ve hakperest olma bizim kültür değerlerimizin en temel dinamiklerindendir. Biz, insanlığın da bu değerlere uyanmasını arzu ederiz. Elbette herkes bizim gibi düşünmeyecek, bize benzemeyecektir, bu, hayatın realitesidir. Kimseyi bize benzemeye zorlayamayız fakat en azından kendimizi doğru anlatabilir, doğru tanıtabilir, dünya çapında bir barış ve sevgi atmosferinin oluşmasına katkı sunabiliriz.

Önemli olan, bunun, her tür dayatmadan, şovenlikten, hamasetten uzak durularak, rahatsızlığa ve tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde, doğru yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir. Bu da olabildiğince makul ve rasyonel olmayı, temkin ve teyakkuz içerisinde yol almayı gerektirir.

Bunları sağlama adına müşterek akla müracaat etmek çok önemlidir. Çünkü bunlar tek kişinin altından kalkacağı işler değildir. İnsanlar baş başa vermeli ve kimseyi küstürmeden, kırmadan, hazımsızlık ve çekememezliğe sevk etmeden nasıl hareket edeceklerinin hesabını yapmalıdırlar. Herkes zihnini çatlatırcasına bu mevzuya kafa yormalı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer hâline gelmesi adına uygun yol ve vesileler araştırmalıdır. Sevgi şölenlerini dünyanın dört bir yanına yaymalı, insanlığı kucaklamalı, bu dünyanın kavga edilecek bir yer olmadığını herkese göstermelidir. Sahip oldukları duygu ve düşünceleri çok iyi sistemleştirmeli, bunlar etrafında stratejiler oluşturmalı, sürekli yeni yollar bulmalı, his, heyecan ve ümitlerinin yanında katiyen akıl, mantık ve muhakemenin payını ihmal etmemeli ve bütün açılımları buna göre gerçekleştirmelidir.

   Hakta Sabitkadem Olma

Son olarak bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Şayet yaptığınız işlerin selim akla, realitelere, konjonktüre ve hepsinden önemlisi dinin temel kıstaslarına uygun olduğunu düşünüyorsanız, orada sabitkadem olmasını bilmelisiniz. Temel disiplinlerimize ve dinin muhkematına bağlı olarak yolumuzu, yönümüzü ve yörüngemizi belirlemişsek, artık bundan sonra geri adım atmamalı, zikzak çizmemeliyiz. Değişmeden, başkalaşmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımızı alıp ileriye götürebilmeliyiz. Yaşadığımız her başarısızlık, felaket, imtihan karşısında, “Bu tutmadı, hadi başka bir şey deneyelim.” dememeliyiz. Bunların belirli hikmetlere binaen Allah tarafından geldiğini de unutmamalıyız. Biz vazifemizi yapar, neticeyi Allah’a bırakırız. Temel disiplinlere göre planlanan işlerde “tutmadı”, “olmadı” diyerek her seferinde farklı yollara sülûk edersek, maksuda ulaşamaz, menzile varamayız.

Formatlarla oynama, detaya ait meselelerde zamanın ruhuna uygun değişiklikler yapma bu dediğimin haricinde şeylerdir. Aynı şekilde yaşanan sıkıntılar eğer bizim hatalarımıza terettüp etmişse, hatada ısrar etmez, yanlışımızı düzeltmesini biliriz. Yapılan makul teklifler karşısında temerrüde girmeyiz. Yani bir taraftan hakta sabitkadem olmasını, diğer yandan da hatalarımızdan geri dönmesini biliriz. Çünkü doğru yolda ısrar insana ne kadar çok sevap kazandırırsa, hatadan dönmek de öyledir.

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Allah Kulunu Severse…

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Cenâb-ı Hakk’ın kullarını sevmesinin tezahürleri nelerdir?

   Cevap: Kelime darlığından ötürü çoğu zaman bir kısım yüce mefhum ve manaları kendi lafızlarımızın içine sıkıştırarak ifade etmek zorunda kalıyoruz. Mesela soruda ifade edildiği gibi Allah’ın kullarını sevmesinden, onlara muhabbet duymasından bahsediyoruz. Fakat bunların, zahirî anlamlarının ötesinde çok daha derin manalarının olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Sevmenin, muhabbet duymanın, insanlarda bir kısım tezahürleri vardır. Bu tezahürler genel itibarıyla olumlu ve güzel olsa da, bir açıdan zaaf da sayılır. Yani sevmenin arızalı, kusurlu yönleri de vardır. Mesela sevdiğiniz bir insana aşırı düşkünlüğünüz olur. Elinizde olmadan ona tutulur ve arkasından sürüklenirsiniz. Dolayısıyla da istemediğiniz şeyleri yapmak, bir kısım tavizler vermek zorunda kalırsınız.

Aynı şekilde insanların, sevdiği şahıslara karşı sevgilerini gösterme yolları vardır. Sevgilerini bazen bir tebessümle, bazen sözle ifade ederler. Bazen sevdikleri insanlar için şiirler yazar, bazen de mektupla bunu ortaya koyarlar. İçteki bu sevgi bazen hediyeler şeklinde, bazen daha başka şekilde açığa çıkar. Ne var ki bizim sevgiden anladığımız bütün bu manalar veya sevginin bize yaptırdığı şeylerin hepsi, müteâl olan Cenab-ı Hak hakkında düşünülemez.

Sadece sevgi de değil, insanlara ait birer fiil olan gazaplanma, kıskanma, intikam alma gibi fiiller Allah’a nispet edildiklerinde farklı manalar taşırlar. Bunları hakikî anlamlarıyla Allah hakkında kullanmak doğru değildir. Dolayısıyla bu fiillerin Allah’a nispet edildiği âyet ve hadislerde mecazî anlam muraddır. Biz, sevgi ve muhabbetin, cezbe ve incizapların bizim üzerimizde meydana getirdiği tesirden veya bunlardan yola çıkarak ortaya koyduğumuz bir kısım fiillerden hareketle Allah’ın kendine mahsus mukaddes sevgisini ve muhabbetini anlamaya çalışırız. Mesela biz, sevdiğimiz bir insana karşı iyilik yollarını araştırırız. Onu üzecek, ona zarar verecek davranışlardan uzak dururuz. Allah için de aynı şey söz konusudur. İşte bu gibi lazımî manalardan hareketle Zat-ı Ulûhiyet’e yakışır mülahazalara ulaşmalıyız.

   Vedûd İsminin Tezâhürleri

Beşerî duygu ve fiillere ait lafızlar Cenab-ı Hakk’a nispet edildiğinde bunların lazımları murat edilir dedik. Dolayısıyla Allah’ın kullarına sevgi duyduğu ifade edildiğinde, sevgi ve muhabbete terettüp eden neticeler anlaşılır.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlara karşı sevgisini ifade ettiği âyetlerden biri şu şekildedir: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahman, iman edip, salih ameller yapanlar için bir vüd (sevgi) vaz edecek, (Onları hem Kendi, hem de mahlûklar nezdinde sevimli kılacaktır.)” (Meryem sûresi, 19/96) Bilindiği üzere esmâ-i hüsnâ’dan biri de Vedûd’tur. Allah, bu ism-i şerifin bir tezahürü olarak mahlûkata karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duyar. Sûfice bir yaklaşımla bu sevgi ve alâkayı, “Allah Teâlâ’nın, kullarını memnun ve mesrur edecek şekilde onlara muamelede bulunması ve onları rızasına uygun tavır ve davranışlara muvaffak kılması” şeklinde de anlayabiliriz.

Bu âyet-i kerimede, iman ve salih amel sahipleri için vaz’ edilecek sevgi, “seyec’alü” fiiliyle ifade ediliyor. Bilindiği üzere Arapça’da “sevfe” edatı uzak geleceğe, “sin” harfi ise yakın geleceğe delalet eder. Ayette “sin” kullanılmasından hareketle, iman ve amel sahiplerinin daha bu dünyada sevgiye mazhar olacakları anlaşılıyor. Yani Allah, onların mükâfatını fazlasıyla ahirette vereceği gibi, daha dünyada iken de onlardan razı olacak ve kullarına da onları sevdirecektir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şerifleri bu âyetin bir açıklaması gibidir: “Allah bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail’e, ‘Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra Cebrail Aleyhisselam, sema ehline, ‘Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!’ diye nida eder, derken bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için yeryüzünde (insanlar arasında) hüsn-ü kabul vaz’ edilir.” (Buhârî, bed’ü’l-halk 6; Müslim, birr 157)

Hadiste ilk olarak Cebrail Aleyhisselam zikrediliyor. Çünkü o, Allah’tan vahiy alabilecek ve içine hiçbir şey karıştırmadan peygamberlere iletebilecek keyfiyette yaratılmış hususi donanımlı bir varlıktır. Burada, meleklerden bir zümrenin temsilcisi olarak Hz. Cebrail’in ismi zikrediliyor ve örnek olarak o nazara veriliyor da olabilir.

Peki, meleklerin insanı sevmesi nasıl olur ve insan için ne ifade eder? Mesela onlar insan için dua ederler. Gönlünüzü kaptırdığınız, arkasında koştuğunuz, gaye-i hayal hâline getirdiğiniz konularda size rehberlik yapar, işlerinizi kolaylaştırırlar. Ayağınızın kayacağı zeminlerde elinizden tutarlar. Allah, meleklerini de izzet ve azametine perde yapmıştır. Bir kısım nimet ve ihsanlarını onlar vasıtasıyla gönderir.

   Kalblere Konulan Sevgi

Hadis-i şerifte, daha sonra gökte ve yerde de o insan için sevgi vaz edileceği ifade ediliyor. Demek ki Allah’ın kullarını sevmesinin önemli tezahürlerinden biri, kalblere onun hakkında sevgi koyması, insanların ona karşı alâka duymaları, söylediklerine kulak vermeleri, onu dinlemeye hazır hâle gelmeleri ve onun için hizmet zeminleri hazırlamalarıdır. Eğer gittiğiniz yerlerde size karşı bir sevgi atmosferi oluşuyor, muhatap olduğunuz insanlar size alaka duyuyorlarsa, bunu Cenab-ı Hakk’ın vaz ettiği sevgiye bağlamak gerekir. Bu takdirde şirkten de sakınmış olursunuz. Size gösterilen teveccühü bütün bütün görmezden gelme nankörlük olur. Bunu kendinizden bilme ise kibirdir. Yapılması gereken, bunu Allah’a vermek, “Şayet Allah, kalblere böyle bir sevgi ve teveccüh koymasaydı, ben o kalbleri açamazdım.” diyebilmektir. İnsan bu konuda ne nankörlüğe düşmeli ne de fahirlenmeye girmeli; güzellikleri görüp takdir ettikten sonra hepsini Allah’a vermesini bilmelidir. Çünkü bunların hepsi, Cenab-ı Hakk’ın, sevdiği kullarına karşı teveccühünün değişik dalga boyundaki tecellilerinden ibarettir.

Öte yandan, Allah’ın, bazı kullarını günahlara ve haramlara karşı koruması da sevgisinin tezahürlerindendir. İsmet sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Dolayısıyla haramlara karşı mutlak bir koruma da sadece onlar için söz konusudur. Onların vazife ve misyonları bunu gerektirir. Fakat Allah, habibi ve mahbubu hâline gelmiş kullarını da günahlardan sıyanet buyurabilir. Tam düşecekleri anda sıyanet-i ilâhiye imdatlarına yetişerek onları tutup kaldırabilir. Tam çukura yuvarlanacaklarken arkadan onları tutarak düşmelerine mani olabilir. Çünkü O, sevdiklerini zayi etmez. Sürçseler ve düşseler dahi günahta devamlı kalmalarına fırsat vermez. 

Hatta Allah, bazı kullarının istikbalde iradelerini hayır istikametinde kullanacaklarını ve ortaya güzel hizmetler koyacaklarını bildiğinden, erken yaşlarından itibaren onlara ekstra lütuflarda bulunabilir, onları yontup şekillendirebilir, günahlardan sıyanet buyurabilir. Bunların hepsi O’nun, sevdiği kulları üzerindeki ayrı birer lütuf tecellisidir. “İşte bu, Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir.)” (Mâide sûresi, 5/54)

   “Ben Kulumu Sevince…”

Şu hadis-i şerifte de Allah’ın kullarını sevmesinin ayrı bir tezahürüne işaret edilir: “Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz. Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” (Buhârî, rikak 38)

Demek ki Allah bir kulunu sevince, onun kulağını mana alemine açıyor ve en doğru ve mükemmel şekilde duymasını sağlıyor. Böyle bir kişi sem’iyyat dediğimiz vahiy bilgisine açılır ve onu daha iyi kavrar. Aynı şekilde tekvinî ve teşriî emirlere karşı gözleri açılır, görülecekleri daha iyi görmeye başlar. İnsanın başını döndüren bir meşher olan kâinat kitabına baktıkça, içine marifet hüzmeleri akar. Rabbimiz, aynı zamanda böyle bir kuluna elini ve ayağını da doğruluk istikametinde kullandırır. Ona yanlış adım attırmaz. Bu hadisi de biraz önce üzerinde durulan sıyanet-i ilâhiyeye irca edebilirsiniz.

Hadis-i şerife göre mü’minin böyle bir mertebeye nail olmasının yolu, önce farzları tastamam yerine getirmesi, arkasından da nafilelerle Allah’a yaklaşmaya devam etmesidir. Evet, muhabbet-i kâmileye götüren faktörlerden bir tanesi de “kurb-u nevafil” diyebileceğimiz ibadetlerdir.

Son olarak, Allah’ın kullarını sevmesinin diğer bir tezahürü de, onların Cenab-ı Hakk’a karşı içelrinde duydukları aşk u şevktir. Cenab-ı Hakk’ın teveccühüne karşı insanın içinde de bir teveccüh hâsıl olur. Mesela bir insan, samimi olarak Allah’tan sadakat, vefa, muhabbet ve teveccüh isteyebilir. Ellerini açıp sürekli, “Allahım, Seni öyle sevmek istiyorum ki Senden başka gözümden her şey silinip gitsin. Seni andığım zaman burnumun kemikleri sızlasın, heyecanla coşayım. Beni benden alıp götürecek ve Sende yeniden var edecek bir sevgi ve teveccüh istiyorum.” diyebilir. Onun bu istekleri tezahür etmese bile, Allah’tan bunları isteyen bir insan bu ufkun kahramanıdır. Allah, bazı fıtratların bu taleplerini kabul ederken, bazı fıtratlara da imtihan yaşamamaları için, ikramını hissettirmeden verebilir.

Bütün bunlar, Rahîm ü Vedûd olan o Zat-ı Zülcelâl’in, âciz kullarına lütuf tecellileridir ve O dilediğini fazl u lütfuna mazhar kılar.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Bid’at

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bid’atın mahiyeti ve çerçevesi nedir?

   Cevap: Bid’at, Sahib-i Şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, yeni ilavelerde bulunma veya şer’î delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir.

Mesela Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim namazıma bakın, siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın.” (Buhârî, ezan 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/53) buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir. Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik “bid’at”tır.

Aynı şekilde, Kur’an ve Sünnet nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah ettikten sonra kalkıp da bir insanın bunda bir kısım değişikliklere gitmesi, mesela orucun vakitleriyle oynaması veya başka din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutması bid’ate örnek olarak verilebilir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, Sünnet’e muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır (bid’at). Her bid’at de dalâlettir.” (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) Görüldüğü üzere bid’at çıkaran bir insan, dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.

   Sahabenin Temkini

Bu tehlikesinden ötürüdür ki sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah b. Ömer (radıyallâhu anhuma) namaz kılmak için mescide girdiğinde, müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırma kastıyla gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir. (Tirmizî, salat 31) Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç de kolay değildir. Fakat onlar dine, dinden olmayan bir şeyin karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı.

Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’an’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, sünnette varid olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup mesela bin İhlâs suresi okuyabilirsiniz, şu kadar Fatiha’yı okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih u takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükuu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için sünnette bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sureler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.

   Ezanın Erkânı

Yapılan ibadet ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı işler yapmamaya kati surette dikkat edilmelidir. Bid’at, sadece dine yeni bir şeyler sokma değildir; var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bid’at sayılır. Mesela âlimler, “Allahu ekber” ile başlayıp “La ilâhe illallah” ile biten ezanın lafızlarının, onun rüknü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ezan, iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında ezanın kendilerine talim edilmesi ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunu güzel bulup onaylamasıyla (takrir) teşri kılınmıştır. Artık bundan sonra bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz.

Bu demektir ki ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan, ezan olmaktan çıkar. Arapça olan ezan lafızları yerine tercümeleri söylenemez. “Tanrı uludur, Tanrı uludur, bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” diyerek ezan okunamaz. Okunursa bid’at çıkarılmış, dinî bir hüküm değiştirilmiş olur. Bir insan bu lafızları elli defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz. Bir dönem bizde öyle bir şey yapıldı. Bildiğim kadarıyla bizim ülkemiz dışında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminden günümüze kadar dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkânına dokunulmamıştır.

Bırakın ezanı, bir dönemde namazların bile, tercüme edilmiş Kur’an’la kılınması teklif edilmiş fakat ulemanın karşı çıkmasıyla rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebu Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dille okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukaha-i izam Ebu Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir. Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile meşhur olmamıştır. (Serahsî, el-Mebsût, 1/37; Ekmeleddin el-Babertî, el-İnâye şerhu’l-Hidâye, 1/286) Sadece Fatiha suresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.

Bediüzzaman Hazretleri, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’atlar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 130) Hz. Pir, bid’atin ne olduğunu tasrih etmiyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtur. Fakat onun kastettiği bid’at, camilere Türkçe ezan ve kametin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bediüzzaman’ın bu tespiti bizlere Sahib-i Şeriat’ın vaz ettiği disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr sûresi, 15/9) Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâm’ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli bir yönü, bid’atlardan uzak durulmasıdır. Çünkü her bir bid’atle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş olur. Aslında önceki semavî dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bid’atlerle başlamıştır. Kelimelerle oynanmış, lafızlar aslî manalarından uzaklaştırılarak onlara farklı manalar verilmiş, tahrifleri tahrifler, tağyirleri tağyirler takip etmiş ve derken ortaya, dinin aslından çok uzak bir şey çıkmıştır. Çünkü ilâhî kelamın kelime ve lafızlarıyla veya onların manalarıyla oynanmaya başlandığı anda, onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.

Tarih boyunca Kur’an için de hep aynı oyunlar planlanmış fakat her defasında Allah’ın izni ve inayetiyle ulema tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü yukarıdaki ayette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah’ın va’di söz konusudur. Allah, nazil olduğu günden itibaren ilahî kelamını her tür tahriften muhafaza buyurmuştur. Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.

   Temel Disiplinlere Uygunluk

Öte yandan, dinin hüviyet-i asliyesini bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa, dinin öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bid’at demek de yine dine zarar verecektir. Mesela dua etmek dinde çok önemli ibadetlerden biridir. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun “ibadetin özü” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizî, daavât 1) Dua, sebepler üstü Cenab-ı Hakk’a teveccühün bir ünvanı olması itibarıyla halis bir ibadettir. Fakat onun hangi dilde, ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağıyla ilgili kesin hükümler yoktur. İnsan, istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman, istediği kadar dua edebilir. Bunların hiçbiri bid’at olarak görülemez. Önemli olan insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı sözler söylememesidir.

Yapılan duaların illaki âyetlerden alınması veya me’surattan olması da şart değildir. Fakat bir insanın Kur’ân âyetlerinde bize talim buyrulan veya Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı dualarla Allah’a yalvarması, onları kendi yapacağı dualara tercih etmesi elbette daha güzeldir. Çünkü kâmil bir kul olması itibarıyla Efendimiz, istek ve taleplerini Allah’a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir. İnsanlar eskiden, resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzuhalcilere giderlerdi. Bilirlerdi ki onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirler. İşte Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dualarına da böyle bakılabilir.

Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir. Böyle bir şey hem teklif-i mâ lâ yutak (insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek)tir hem de ibadetin alanını daraltmak. Kimsenin buna hakkı yoktur. İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler. Bu konuda sınırlama getiremeyiz. İnsanlar hangi dilde maksat ve meramlarını rahat ifade edebiliyorlarsa onunla Allah’a dua edebilirler.

Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki onlar ne Efendimiz ne sahabe ne selef-i salihin, ne de fukaha-i kiram tarafından yapılmıştır. Fakat bu gerekçeyle bunlar bid’at olarak görülemez. Mesela Fatiha, İhlas veya Muavvizeteyn gibi surelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyyede gelen rivayetler vardır. Bir insan buna binaen bir yere oturup yüz defa İhlas suresini okuyabilir. Veya seleften birçok zatın yaptığı gibi bir kısım Kur’ân ayetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir. Asr-ı Saadette veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bid’at denemez. Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir. Bir şeyin bid’at olup-olmamasını tespit etmedeki temel kriter; onun temel disiplinlere uygun olup olmamasıdır.

***

Not: Bu yazı, 22 Mayıs 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Diyalogda Israr

Herkul | | KIRIK TESTI

Farklı düşünce ve dünya görüşlerine sahip insanların bir araya gelmelerini günümüzde daha çok diyalog kelimesiyle ifade etsek de ülfete düşmeme adına farklı kavramlar da geliştirilebilir. Burada asıl önemli olan, iyi niyetimizi, duygu ve düşüncelerimizdeki samimiyeti ortaya koymaktır. Mesela diyalogla eşanlamlı olarak bazen hoşgörü kavramını kullandığımız da oldu. Fakat bazıları bunu mahzurlu buldular. Hoşgörü kelimesinin, muhatabın hoş görülmeyecek bir kısım tavır ve davranışları, kanaat ve inançları olup sizin de bunlara katlandığınız anlamını çağrıştırdığını söylediler. Sanki karşı tarafın dikenleri var fakat siz bunları hoş görerek dikene gül muamelesi yapıyorsunuz. Bu da zımni olarak diğerini suçlama veya tahkir anlamına gelebilir. Hiç önemli değil, kelimelere takılmamalıyız. Biz söylemlerimizi bir kere daha gözden geçirir, daha masum ve yumuşak tabirler bulmaya çalışırız.

Mesela hoşgörü yerine “konuma saygı” ifadesini kullanabiliriz. Çünkü bu ifadenin temelinde, kim hangi dünya görüşüne ve hayat felsefesine sahip olursa olsun, saygıyı hak edeceği düşüncesi yatıyor. Farklı bir ifadeyle bunun anlamı, muhatap olduğumuz kişilerin insanlığına saygı duyma demektir. Çünkü her insan, potansiyel olarak bir değerler mecmuasıdır. Birileri kendisindeki bu potansiyeli inkişaf ettirememiş olabilir. Fakat onun da bir sanat-ı ilahiye olduğu unutulmamalı, böyle bir abideye ve donanıma saygı duyulmalıdır. İnsana saygı, bir yönüyle onu yaratana saygı duymaktır.

Bütün bunların yanında dostluk köprüleri kurma, asgari müştereklerde uzlaşma gibi farklı ifadeler de kullanılabilir. Yeter ki temel ilkeler korunabilsin, mesele esas blokajının dışına taşırılmasın ve orijinalite yapma lüksüne girilmesin.

   Güzergâh Emniyetini Sağlama

Usulü’d-din ulemasının yaptığı gibi, kullandığımız kavram ve ifadeleri nüanslarını gözeterek öyle dikkatli seçmeliyiz ki yapılan işle ilgili yersiz bir kısım vehim ve endişelere meydan vermiş olmayalım. Gerek kullandığımız terminoloji gerekse ortaya koyduğumuz iş ve faaliyetlerle farklı din ve diyanetlere, anlayış ve fikirlere sahip olan kimseyi rahatsız etmemeliyiz. Yapılan işin mahiyet ve çerçevesini doğru belirlemeli ve bunu başkalarına da izah etmeliyiz. İşin en başında doğru argümanları ve malzemeyi tespit etmeli, sonrasında da bunları her yerde vurgulamalıyız; kapalı kapılar ardında konuşurken de, büyük salonlarda kalabalıklara hitap ederken de aynı şeyleri ifade etmeliyiz. Meseleye safiyane yaklaşan insanların zihnini bulandıracak veya art niyetli insanların suiistimal edeceği söylemlerden uzak durmalıyız. Niyet ve maksatlarımızdaki duruluğu üslûbumuza da yansıtmalı, ortak bir söylem oluşturmalı ve oturup kalktığımız her yerde bunları tekrar etmeliyiz. Her şeye rağmen öküz altında buzağı arayan insanlar olacaktır. Önemli olan bizim kendimize düşeni yapmamız, meseleleri fevkalâde bir hassasiyetle ele almamızdır. Gerisi Allah’a kalmıştır. Biz neticeye karışamayız.

İman ve Kur’ân hizmetine ömrünü adayan Bediüzzaman Hazretlerini ve çevresindeki o gün için sayıları az olan adanmışları mahalle bekçilerine takip ettiriyorlardı. Bekçilerin yetmediğini görünce polis teşkilatını hatta istihbarat elemanlarını devreye soktular. Dünyaya açılan bir hareketin kimler tarafından nasıl takibe alınacağını varın siz hesap edin. Siz ne kadar sulh ve sükûnun peşinde olursanız olun, bazıları kendi ölçülerine ve düşünce dünyalarına göre kalıplar oluşturuyor ve sizi de onların içine yerleştiriyorlar. Şayet vehim ve paranoyalarıyla hareket eden insanların varlığını hesaba katmaz, hareket ve söylemlerinizi buna göre ayarlamazsanız size hayat hakkı tanımazlar.

Birileri nalına mıhına gidebilir, kimse onlara bir şey de demeyebilir. Çünkü onların varlığından endişe duymuyorlardır. Kötü niyetliler, en çok kimden endişe duyuyorlarsa onlara ilişirler. İşte güzergâh emniyetini sağlama adına bütün bunları göz önünde bulundurmak zorundasınız.

Siz doğru yolda yürüyebilirsiniz. Allah rızası dışında başka hiçbir şey düşünmeyebilirsiniz. İslam’ın dırahşan çehresine atılan ziftleri silmeye matuf hareket etmeye ant içmiş olabilirsiniz. Milletiniz ve insanlık adına çok güzel düşüncelere sahip olabilirsiniz. İnsanlık birbiriyle yaka paça olmasın, birlikte huzur içinde yaşayabilsin diye büyük fedakârlıklara katlanıyor olabilirsiniz. Fakat tek başına bunlar yeterli değildir. Bunun yanında, başkalarının duygu ve düşüncelerini de gözetmeniz gerekir. Kendinizi onlara doğru bir şekilde ifade etme, onlardaki muhtemel endişe ve korkuları izale etme gibi bir vazifeniz olduğunu da unutmamalısınız. Ne olduğunuzu, nasıl bir yolda yürüdüğünüzü, hangi hedefler arkasında koştuğunuzu insanlara anlatmak zorundasınız.

Aynı şekilde birilerinin farklı saiklerle, Allah yolunda koşturan fedakâr ruhlar hakkında ortaya attığı iddia ve iftiralara yerinde ve ikna edici cevaplar verilmesi de çok önemlidir. İnsanlık için, insanî değerleri yaşatmak için çalıştığımızı ve bunu da inanç sistemimizin bir emri olarak gördüğümüzü herkese duyurmalıyız. Demeliyiz ki biz, insanlar arasında bir sevgi atmosferi oluşturmazsak, Allah katında mesul olacağımızı düşünüyoruz. Allah’ın, bu dünyayı, ebedi huzura yürümek için bir güzergâh olarak yarattığına inanıyor ve buna ulaşabilmeyi de buradaki sorumluluklarımızı yerine getirmeye bağlıyoruz. Başka da bir derdimiz yok.

   Diyalog Köprüleri Kurma

Günümüzün en büyük problemlerinden biri, çatışma ve kamplaşmalardır. İnsanlar farklı farklı hiziplere, gruplara, ideolojilere bölünmüş ve paramparça olmuş durumdalar. Herkes kendine göre bir yol tutmuş gidiyor. Hiç şüphesiz böyle bir ortamda kimsenin demine damarına dokundurmadan, kimseyi rahatsız etmeden meseleleri belirli bir yörüngede götürebilmek hiç de kolay olmayacaktır. Fakat bize düşen vazife, dinen kullanılmasında mahzur görmediğimiz her tür vesileyi değerlendirerek insanlar arasında yeniden diyalog köprüleri kurabilmek, sulh ortamları tesis edebilmektir. Mesela bunun sağlanması adına demokratik değerlerin içselleştirilmesi çok önemlidir. Biz kendi renk ve desenimizi de ilave ederek demokrasinin arkasında durup onun imkânlarını değerlendirmeliyiz. Gerçi bundan da rahatsızlık duyan bir şirzime-i kalîle olacaktır. Fakat daha önce de ifade edildiği üzere herkesi memnun etmek mümkün değildir. Biz maşeri vicdan tarafından kabul görmüş böyle bir sisteme karşı alakasız kalamayız.

Öte yandan kendimizi doğru ifade edebilmenin, toplumun farklı kesimleriyle diyaloğa geçebilmenin ve onlarla insanlığın ortak problemlerini müzakere edebilmenin yolu, kendimizi iyi yetiştirmekten geçer. Eğer muhataplarınızı iyi tanır, onların düşünce dünyalarına hitap edebilir ve saygıda kusur etmezseniz insanlık adına atılan bu faydalı adımlar meyve verecektir. Nitekim bugüne kadar bunun örneklerine defalarca şahit olduk.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, diyaloğa geçtiğiniz insanlar bozgunculuk yapıp yapılan manevî anlaşmayı bozduklarında hemen sizin de aynı yola tevessül etmemenizdir. Sabretmesini bilmelisiniz. Kur’an-ı Kerim,

وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için en hayırlısıdır.” (Nahl sûresi, 16/126) âyetiyle sabrın faziletini vurgular. Bize düşen de hayır ve fazilet yolunu seçmek ve mukabele-i bi’l-misle (aynıyla karşılıkla verme) başvurmamaktır. Bir gün gelir Şubat fırtınası olur, başka bir gün Haziran fırtınası, diğer bir gün de Temmuz fırtınası olur. İtham edildiğimiz mevzulara cevap vermeli, tashih ve tavzihlerde bulunmalıyız, ancak bunda da tepkisel davranmamalıyız.

   Diyalogda Devamlılık

Değişik vesileler ihdas ederek toplumun farklı kesimleriyle diyaloğunuzu devam ettirmelisiniz. Bazen onları çaya çağırmalı, bazen de siz ayaklarına gitmelisiniz. Bu konuda kullanabileceğiniz ne kadar argüman varsa hepsini kullanmalı, muhtemel bütün yolları değerlendirmelisiniz. Eğer birilerinin varlığından rahatsız oluyorlarsa, rahatsız olmayacakları insanlarla yola devam etmelisiniz. Veya muhatap olduğunuz insanların kültürlerini, düşünce dünyalarını en iyi kim biliyorsa onları öne sürmelisiniz. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez. Önemli olan, oturup belirli konuları müzakere edebilmeniz, aynı yerde durduğunuzu, nabzınızın hep aynı şekilde attığını onlara gösterebilmenizdir. Uzak kaldığınız sürece kendinizi ifade edemediğiniz gibi, daha önceden sizinle ilgili bildikleri güzel şeyler varsa bunlar da unutulur gider. Bu sebeple diyalogda ısrarcı olmalı, ne yapıp edip toplumun farklı kesimleriyle münasebetlerinizi devam ettirmelisiniz.

Normal şartlarda hırs ve inat, istenmeyen birer sıfat olsa da, bu gibi hayır doğuracak işlerde makbuldür. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, O’nun bu konuda nasıl olağanüstü bir ceht ve gayret ortaya koyduğu görülür. O’nun, Ebu Cehil’e kaç defa gittiğini bilmiyoruz. Elli defa gittiğini söylesek mübalağa etmiş olmayız. Bu sebeple imkânlar elverdiği ölçüde toplumun bütün kesimleriyle diyaloğa devam etmelisiniz. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda koşturan adanmışların her biri kendini bu konuda sorumlu görmelidir. Bize düşen vazife, tepkiye sebep olmayacak şekilde, usul ve üslubu çok iyi belirleyerek doğruları ısrarla anlatmaktır. Kabul edip etmeme ise onlara aittir.

Farklı düşünceler, farklı yaklaşımlar diyaloğa mani olmamalıdır. Konuma saygıyı ihmal etmeden ve farklılık mülâhazasına kapılmadan çok rahatlıkla bu farklılıklar ifade edilebilmelidir. Kimse kendini başkalarından üstün görmemeli, muhataplarında böyle bir intiba bırakmamalı ve iddiasız olmalıdır. Bugüne kadar amatörce bazı şeyler yapıldı. Fakat bundan sonra meseleler daha profesyonelce ele alınmalı, üstlenilen mesajın ağırlığı nispetinde, ortaya konulan temsilde de ciddi olunmalı, âdeta peygamberane bir tavırla yürünmelidir. İyi bir siyer felsefesiyle mesele yeniden ele alınmalı, bu konuyla meşgul olan insanlar çok iyi yetiştirilmeli, işin üzerine akıllıca gidilmeli, insanî değerlere bağlı kalınmalı ve yanlış yapılmamalıdır. Böyle ciddi bir işin avamca mülahazalara bağlanması, ona karşı saygısızlık olur.

   Değerlerinizden Şüpheniz mi Var?!

İnanan insanlar diyalogdan korkmamalı, kayıp yaşamaktan endişe etmemeli. Diyalogda bir yönüyle değerlerin yarışı vardır. Şayet değerlerinizden şüphe ediyorsanız, zaten Allah’a sağlam iman etmemişsiniz demektir. “Falanlarla beraber olursak onlardan negatif etkileniriz, dinimize zarar gelir.” diyorsanız, temsil ettiğiniz dine güven probleminiz var demektir. Değerlerinizin, değerler pazarında öne geçeceğine inanıyorsanız, başkalarıyla birlikte olmaktan, diyaloğa geçmekten korkmanız için bir sebep yoktur. Başkalarıyla el sıkıştığınız ve kucaklaştığınız takdirde, bir taraftan size ait güzelliklerin başkalarına da sirayet edeceğini, diğer yandan da başkalarına ait güzelliklerden istifade edeceğinizi düşünüyorsanız, diyalogdan endişe etmenize gerek yoktur. 

Şayet siz sinelerinizi başkalarına birer otağ olarak açarsanız, sinelerin de bir bir size açıldığını görürsünüz. Bunun kayıp olduğu söylenebilir mi?! Açın gönüllerinizi âleme açabildiğiniz kadar! Çünkü sizin gönlünüze giren, aynı zamanda oradaki güzelliklerle tanışacaktır. Bunları kabul etmese bile en azından saygı duyacaktır. Saygı duymasa bile zarar vermekten vazgeçecektir. Bu gibi şeyler de gelecek nesiller adına hiddet ve şiddeti kıracak, çatışma ve kavgaları sona erdirecek, aradaki uçurumları kapatacaktır. Bunların her birinin çok önemli birer kazanım olduğunda şüphe yoktur. İnsanların el ele tutuşabilmeleri, bir yolda beraber yürüyebilmeleri, bir maratonu birlikte koşabilmeleri insanlığın ortak problemleriyle baş edebilmeleri adına çok önemlidir. Eğer siz, insanların gönlüne sevgi ve saygı tohumları ekebiliyor, birlikte yaşama düşüncesini mayalayabiliyorsanız Allah’ı ve Resulullah’ı memnun etmiş olursunuz.

Bazen diyaloğa geçeceğimiz insanların yaşantıları, inançları, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Levsiyat içinde bir hayat yaşıyor olabilirler. Hatta bunlar, inandığımız değerlere dil uzatan, söz ve fiilleriyle bize zarar veren kişiler de olabilir. Bu gibi “belva-i âmm” (kaçınılması mümkün olmayan durum) diyebileceğimiz durumlar karşısında bizi kurtaracak olan şey, niyet ve maksatlarımızdır. Şayet onlarla kuracağımız münasebetler sayesinde insanlık adına bir kısım zararların önüne geçebilecek veya bir kısım faydalar temin edebileceksek, diyalogdan geri durmamalıyız. Çünkü sizinle oturup kalkmaya başladıklarında bazı şeyleri daha iyi anlayabilir, sizin tavır ve davranışlarınızı bir mercek hâline getirerek oradan hareketle inandığınız değerler hakkında fikir sahibi olabilirler. Bunları kabul etmeseler bile en azından doğru tanımış olurlar. Eğer varsa önyargıları, bunlardan kurtulur ve düşmanlıktan vazgeçerler. Böylece gelecekte muhtemel çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İşte bizim bütün derdimiz, davamız bu olmalıdır.

Diğer taraftan günümüzde bir yönüyle fetret yaşandığını unutmamalısınız. Maalesef günümüzde insanlara Müslümanlık ne doğru bir şekilde anlatılabilmiş ne de mükemmel bir şekilde temsil edilebilmiş. İnandırıcılık adına gerekli olan şeylerin hiçbirisi yok. Böyle bir ortamda başkalarının bizim bulunduğumuz ortamlara gelip bizi dinleyeceklerini, “akıllarını başlarına alacaklarını” düşünmek gerçekçi olmaz. Bu sebeple insanları, dine bakışlarına veya bize yaklaşımlarına göre farklı kategorilere ayırmadan ve etiketlemeden herkesin ayağına gitmeli, herkesle bir münasebet geliştirmeye çalışmalıyız. İnsan olması hasebiyle herkese karşı saygılı olmalıyız. Hatta ortada bir kusur varsa onu kendimizde görmeliyiz. Niçin bugüne kadar onlara kendimizi anlatma adına gerekli çabayı göstermediğimizin, gerekli donanımı elde etmediğimizin veya olması gereken temsili sergilemediğimizin muhasebesini yapmalıyız.

Hâsıl-ı kelâm, darlık ve sığlığın mahkûmu olan insanların dediği şeylere bakmadan, zorluklara aldırmadan dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edin, her yanı kendi toprağınız gibi görün ve durmadan tohum atın. Toprak çok vefalıdır. Bakarsınız attığınız tohumlar bir gün yeşerir, sürgün verir ve semeredar olur. Bu meyveleri hasat etmek size nasip olur veya olmaz, bu çok da önemli değildir. Çünkü siz niyetinizin, hicretinizin ve amelinizin mükâfatını alırsınız. Daha sonra bunları kim hasat ederse etsin.

Siz, yapmanız gerekli olan şeyleri yapmakla sorumlusunuz. Sizin ortaya koyduğunuz güzellikler tam anlaşıldığı ve tanındığı an dünyanın çehresi değişecektir. Eğer önceden aklımızı başımıza alıp beş altı milyon insanı dünyanın dört bir yanına gönderebilseydik, onlara gittikleri yerlerde rehberlik yapıp yol gösterebilse, iş imkânları bulabilseydik bugün dünyanın çehresi çok daha farklı olurdu.

Hakikat Aşığı İlim Adamları Yetiştirme

Herkul | | KIRIK TESTI

Zannediyorum Müslümanlar şimdiye kadar hiç bu kadar ufuksuz, mekfûresiz, darmadağınık ve bencil olmamışlardır. Her yerde başıboş bırakılmış yığınlar.. her birisi farklı bir akım ve ideolojiye aborda olmuş. Mehmet Akif bir şiirinde,

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

der. Şimdiye kadar sahip çıkamadık. Çünkü mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı, hâlâ da yok. Kendilerinin olmadığı gibi, başkalarının bu istikametteki ceht ve gayretlerini de gereksiz bir macera, bir şov gibi görüyorlar. Milletin himmetine dayalı açılımları, kendi mantıklarının bile kabul etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar uyduruyorlar. Mevcut tabloyu düşününce burkuntu yaşamamak, hafakanlara girmemek mümkün değil. Yaşanan korkunç yıkımı mülahazaya aldığımda kalbimin ritmi bozuluyor.

Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde yapmadık bir şey bırakmamışlar. Bir taraftan tabiatı didik didik etmiş, ilim ve fenlerde baş döndürücü bir inkişaf ortaya koymuş; diğer yandan da Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar herkesi halayıkları hâline getirmişler. Asimile edebileceklerini asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş, sömürebileceklerini sömürmüş, kapıkulu olarak kullanabileceklerini de kullanmışlar. Biz ise olup biten bunca fezayi ve fecayii görmezden gelmişiz. Sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyon) olduğunu söylemek bile zor. Öyle bir umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece tepkisiz kalmışız. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki hayat tarzımız hâline gelmiş.

Bütün bunlar, dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir. Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor, onlara dayanmıyor. Oysa mü’min öyle insandır ki, ateş nereye düşerse düşsün, onu da yakar. Özellikle bir Müslümanın inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa, onun sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)

   Kaht-ı Rical

Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde yaşanan da bu. Ufuklu insanlar çıkmıyor. Kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli az. Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil. Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekiyor. Nizamülmülk’ün, Selçuklular döneminde Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi, kaliteli insan yetiştirmekti. Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar yetişti. Oldukça bereketli bir dönem yaşandı. Sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvinî ve teşriî emirleri okumaya yönelen insanlar oldu. Fakat bir süre sonra bu durdu. Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan da içeride yaşanan herc ü merçler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadılar. Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmî ve fikrî bir ortamın varlığından söz etmek zor.

Yanlış anlaşılmasın. Günümüzde farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz. Fakat ilim adamlarının kendi alanlarıyla ilgili araştırma yapmaları, eserler ortaya koymaları ayrı bir meseledir; kâinatı doğru okuma, insan-kâinat ve Allah münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapma ayrı bir meseledir. Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı bir ufuk istiyor. Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir. İslâm’ın ilk asırlarında sayıları binlerce olsa da sonraki asırlarda git gide azalmıştır.

Bize düşen vazife, insanlarda ciddi bir merak ve heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkûre aşılayabilmek, başarıları ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu insanların yetişmesini sağlamaktır. İlmî ve fikrî çalışmalarını ibadet neşvesi içinde sürdüren, bunların kendisini Allah rızasına, Efendimiz’in maiyetine ve uhrevî nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir Cennet hâline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.

   Yeni Bir Bakış Açısıyla Varlığı Yeniden Okumak

Öte yandan eğer mesele sadece maddî ve dünyevî cihetiyle ele alınır, ilim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa, yapılan çalışmalar bir yerde takılır kalır. İnsan, tekvinî emirleri didik didik etse ve tabiat yasalarını çok iyi okur da, natüralizm ve pozitivizm serhaddini aşamaz. Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır. Önemli olan, ilim aşkını aşkınlığa ulaştırabilmek, teşriî ve tekvinî emirleri birlikte değerlendirebilmektir. Çünkü Allah’a ulaşma buna bağlıdır. Eğer burada düşünce atlasınızı böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz, ötede Cenab-ı Hakk’ın çok farklı lütuf ve ihsanlarına mazhar olursunuz.

Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere Batılılar eşya ve hâdiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli mesafeler kat etmişlerdir. Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir. Fakat Allah’ı zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden ötürü, sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır. Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak yaratılan sebepleri -hâşâ ve kellâ- Allah’ın arşına oturtmuşlardır. Oysaki sebepler fail görünebilirler ama hakikatte fail olamazlar. Hakiki fail başkadır. O, yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren kudret-i namütenahiye, irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi Zat-ı Ecell ü A’lâ’dır.

İlmî çalışmalara inançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim, natüralizm, pozitivizm ve materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır. Müslümanlar da bilimsellik adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz şekilde kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir. Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır. Dolayısıyla da bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.

Maalesef beşinci asırdan sonra ilim ve fikir hayatında ciddi bir düşüş başlamış ve bir dönemden sonra Müslümanlar âdeta uyurgezer olmuşlardır. Son asrımızda kısmi bir uyanıştan söz edilebilir. Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmed Naim, Filibeli Ahmed Hilmi, Hazreti Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış, varlığı farklı yorumlama yöntemleri talim etmişlerdir. Bunlardan da yola çıkarak günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, Müsebbibü’l-Esbâb’ın layık-ı veçhiyle tanınıp bilinmesine, insanın asıl vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan-varlık ve Allah arasındaki ilişkinin doğru vaz edilmesine ciddi ihtiyaç vardır.

   Marifet İltifata Tâbidir

Bu da uygun ilmî ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine, başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır. Aslında en büyük mükafat, ilmin marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah’ın rızasına vesile olmasıdır. Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir. Fakat bunun yanında maddî primler de ihmal edilmemelidir. Zira yaygın anlayışla ifade edecek olursak, marifet iltifata tâbidir. Siz iltifat ederseniz, onlar da marifet döktürürler.

Gerçi öteden beri benim bu söze tepkim vardır. Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tâbi olmasıdır. Yani yapılan çalışmaların, Allah rızası dışında hiçbir maddi beklentiye bağlanmamasıdır. Fakat herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir, böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir, bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir. Bu sebeple insanlar, avansla, takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir. Çoklarının teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Tabir yerindeyse istidadı olan insanlara, bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, onlar şarj edilmeli ve böylece harekete geçmeleri sağlanmalıdır.

Tekvinî emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddî-manevî desteğin yeri çok önemlidir. İdeolojilere, sekülerizme, egoizmaya ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz. Önemli olan, bir taraftan insanlara yüce bir mefkûre verebilmek, diğer yandan da onlara her tür desteği sağlayabilmektir. Şayet siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz, seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar zuhur eder. Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.

***

Not: Bu yazı, 30 Ocak 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Gizli İmtihanlar

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir. Bu imtihanların bazısı aşikâr, bazısı da nispeten gizlidir. Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeği müsellem, insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de imtihan olur. Mesela güzel bir iş yapar. Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir sis, bir duman çöküverir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder. Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır. Zihninde beliren “Ben yaptım, ben ettim, ben başardım.” düşüncesi her şeyi bitiriverir. Zira insanın yaptığı şeyleri kendine mâl etmesi, kendi eseri olarak görmesi içinde gizli şirk barındıran bir yaklaşımdır. Sürekli “ben, ben” demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı dalalet ve küfrün içine çekiverir.

Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi, en büyük başarılara imza atmış, insanlığı yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa, sıradanlık duygusundan sıyrılmamalı ve şöyle demelidir: “Hayret ediyorum, Allah nasıl oluyor da bizim gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor!” Eğer yapılan güzel işlere ille de makul bir mahmil/izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilâhiye açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz: Allah, kendi büyüklüğünü göstermek için bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor. Böyle büyük işlere bizim güç ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğundan dolayı bütün bunlar O’nun büyüklüğüne delalet eder.

Kâinat kitabına atf-ı nazar ettiğimizde de aynı şeyi görürüz. Allah Teâlâ, kocaman fizikî âlemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır. Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun, atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur. Belki Cenab-ı Hak onları da -quark, iyon ve eter gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz- daha küçük parçacıklardan yaratmaktadır. Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratmaya bir çeşit âdetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.

Öte yandan Allah, bir karıncaya Firavun’un sarayını harap ettirir. Bir sineğe Nemrud’u yere serdirir. Bir mikropla deccalın hakkından gelir. Bütün bunlar O’nun namütenahi (sonsuz) kudretine delâlet eder.

Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak, en büyük başarılar bile bizi ucb ve gurura sevk edemez, bize sıradanlık duygusunu unutturamaz. Hz. Ali’nin ifadesiyle insanlar içerisinde sıradan bir insan olmayı en büyük fazilet bilir, hiçbir şekilde faikıyet (üstünlük) mülâhazasına girmeyiz. Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi, “Var mı benim gibisi!” demesi… bunlar hep şeytanî düşüncelerdir.

   Tevazu ve Mahviyet

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) cihanda öyle bir inkılâp yapmıştır ki, Akif’in ifadesiyle, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır. Buna rağmen O, hayatı boyunca tevazu ve mahviyetten hiç ayrılmamıştır. Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, “Korkma, rahat ol! Ben kral değilim. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, et’ime 30) demiştir.

Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resûlü’nün büyüklüğünü âleme gösterdikçe, O da Allah’a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor, insanlara karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu. Peygamberliğini nefyedemezdi. Hâşâ, “Ben peygamber değilim!” diyemezdi. Çünkü bu O’na yüklenmiş, taşınması çok ağır bir vazifeydi, dinin en temel rükünlerinden biriydi. Bunun dışında kalan meselelerde ise O, peygamber olduğu halde hiçbir şekilde büyüklük izhar etmiyordu. Ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda, dışarıdan gelen bir kişi O’nu görmek istediğinde rahatlıkla seçemiyordu. Çünkü ne kılık kıyafeti ne oturduğu koltuk ne de hâl ve hareketleri çevresindekilerden farklıydı.

İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü budur. Her zaman tekrar ettiğimiz bir ifadeyle söyleyecek olursak, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür.  

Ortada çok bir başarı yokken enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır. Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mâl edeceksiniz ki! Fakat Allah’ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa, işte burada tevazu ve mahviyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır. Harikulade işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır. Dolayısıyla Allah’tan gelen nimetlerin aynı zamanda O’ndan gelen birer imtihan olduğu unutulmamalıdır.

Bu imtihanı kazanmanın gereklerinden biri, ortaya çıkan güzel işleri kendimizden bilmememiz, Allah’ı unutmamamızdır. Şurası iyi bilinmelidir ki, kalblere hükmeden, kalbleri evirip çeviren Allah’tır. Şayet bir dönemde insanlar hizmet adına şahlanmış, coşmuş ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişlerse bu Allah’ın lütfu ve inayeti sayesinde gerçekleşmiştir. “Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz…” gibi mülahazalara girersek, Allah, lütfettiği nimetlerini elimizden alır. Fert planında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdî enaniyet olur; bir topluluk olarak bu tür mülâhazalara sahipsek bu sefer de cemaat enaniyeti olur. Hatta buna hadisin ifadesiyle “şirk-i hafi” (gizli şirk) de diyebiliriz.

   Her şey O’ndan (celle celâluhu)

Bu sebeple “Cihanın dört bir yanına açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz!” diyerek aidiyeti ön plana çıkarmak bizim için yıkım olur. Ferdî enaniyetten kurtulma adına ene’yi (beni) yırtıp nahnü’yü (bizi) göstermeye çalışmalıyız. Fakat bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız için nahnü’yü de ayaklarımızın altına almalı ve hüve’yi (O’nu) göstermeliyiz. İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman O’na muhtacız; O ise hiçbir zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir Zat-ı Ecell ü Â’lâ’dır.

Bununla birlikte üst üste fetihlerin yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin size yahşi çektiği bir dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilme adına Allah’a ne kadar dua edilse azdır. Sürekli ellerimizi açıp, “Allah’ım bizi kendimize hiç ender hiç göster!” demeliyiz. Yapılan hizmetlerin ahirette kişi adına önemli birer kazanım hâline gelmesinin yolu da buradan geçer. Yoksa insanın kendi hesapları adına yaptığı amellerin ahirette ona bir faydası dokunmayacaktır.

Çokça zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi (Müslim, imare 152; Nesâî, cihad 22) insan, Allah’ın huzuruna çıktığında salih amellerine güvenecek fakat bunları Allah için yapmadığından kendisine bir faydası dokunmayacaktır. Hatta nefis hesabına yapılan; Allah yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma, vaaz u nasihat etme veya infakta bulunma gibi güzel işler -Allah muhafaza- kişinin helakine sebep olacaktır. Yaptığı salih amelleri övgüye, takdire ve alkışa bağlayan insanlar kendilerini çok ucuza peylemiş olacaklardır. Çünkü onlar yaptıklarının karşılığını bu dünyada almış olacaklarından ahirete bir şey kalmayacaktır. Allah, bizleri, elde edeceği mükâfatı çok küçük şeylere bağlamaktan, hayatını çok ciddi bir darlığın mahkûmu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden de ahirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun!

Evet, Allah, ne kadar varidat ve mevhibelerini lütfeder, insanın davranışlarını ne kadar semeredar kılarsa, onun da o ölçüde Allah’a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması gerekir. O, nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan durmalı, rükû ve secde ile şükrünü seslendirmelidir. Layık olmadığı mülahazasıyla, mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile mukabelede bulunmalıdır. Alvar İmamı gibi sürekli, “Değildir bu bana layık bu bende, Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!” demelidir.

Sadakat

Herkul | | KIRIK TESTI

Sadakat, peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır. En büyük halife olan Hz. Ebu Bekir’e, sahip olduğu sadakatten ötürü “Sıddık-ı Ekber” denilmiştir. Sadakatin açmayacağı bir kapı yoktur. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) a’lây-ı illiyyin-i kemalâta çıkaran sadakat olduğu gibi, Müseylimetü’l-Kezzab’ı esfel-i sâfiline iten de kizbdir. Bu ikisi arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.

   Allah’a Karşı Sadakat

Hiç şüphesiz bir mü’min, öncelikli olarak Allah’a karşı sadık olmaya çalışmalıdır. Allah’a karşı sadakat, O’nun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması, inhirafın her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hıyanet mülahazasına dahi girilmemesi demektir.

Biraz daha açacak olursak, Allah’a karşı sadık olma, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir:

Gelse celâlinden cefa

Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Allah’a karşı sadakat içerisinde olan bir mü’min, sadece O’ndan gelen lütuf ve nimetler karşısında değil, her tür cefa karşısında da rıza ve hoşnutluktan ayrılmaz, hamd ve şükrünü devam ettirir. Zira o bilir ki Allah’a Mabud-u Mutlak ve Maksud-u Bi’l-İstihkak olduğu için kulluk yapılır; nimetlere gark olmak, hatta Cennet’e girmek için değil. İşte bir insanın O’nun hoşnutluğu dışında hiçbir şeye bağlamadan Zat-ı Ecell ü Âlâ’ya karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi sadakatin gereğidir. Çünkü O’nun rıza ve hoşnutluğu, bırakalım dünyevî lezzetleri, Cennet nimetlerinin de, rü’yetullahın da üzerinde bir mazhariyettir.

Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mü’min, bir kere gözünün ağyara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur. O, hayal dünyasına gelip çarpan, “Benim de güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım, villalarda rahat bir hayat süreyim…” şeklindeki mülahazalardan fevkalâde rahatsız olur, bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah’a yönelir; tevbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır. Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi, dönüp yeniden sadakat ufkunu ihraz etmek de mukadderdir. Allah çok gafur ve çok rahimdir. Yeter ki biz himmetimizi âli tutabilelim, sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.

   Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan O’nun peşinden gidebilmeye, O’nun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır. Miraç olayından sonra müşrikler Hz. Ebu Bekir’e gelerek, “Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksa’ya gittiğinden bahsediyor.” dediklerinde, o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, “Ben her gün onun gökler ötesi âlemlerden mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum. (O da ne oluyor ki!)” şeklinde cevap verir. İşte sadakat budur. Hz. Ebu Bekir, -haşa- saf bir insan değildi. Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devasa problemlere bakılacak olursa, onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür. Fakat o, aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Efendimiz’e öyle inanmıştı ki, canını istese tereddüt etmeden verirdi.

   Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat

Allah’a ve Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sadakatin yanında, dine karşı sadakat, gönül verilen yüce mefkureye karşı sadakat, beraber yol yürünen dostlara karşı sadakat, kendi milletine karşı sadakat gibi daha farklı sadakat çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunların her biri farklı sorumluluklar ister. Mesela dava arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü, onlara yüksek paye, mansıp ve makamlar vermek değildir. İnsan, sevdiği insanlara gavslık, kutupluk gibi haddi aşan ve mübalağa içeren payeler vereceğine her zaman onların yanında olmasını ve destek vermesini bilmelidir.

Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu kaldırabiliyor, üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da, “Aslında sen bunları yapacak insan değildin; demek ki Allah’ın ağır bir imtihanına maruz kaldın.” diyerek onun için Allah’tan af dileyebiliyorsa işte bu sadık bir dosttur. Yoksa tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı yüzüne kapatan ve bir de arkasına sürgüler süren kimsenin vefasından da sadakatinden de bahsedilemez. Bilakis sadakate yaraşan tavır, arkadaşının en olumsuz hâlinde bile kapıyı arkasına kadar açık tutmak, geldiğinde de, “Niye geç kaldın, ne zamandır seni bekliyorum!” diyerek ona sarılmasını, bağrına basmasını bilmek ve böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.

Sadakat ve vefanın gereği odur ki, insan öbür tarafta da “kardeşim” dediği insanı yalnız bırakmasın ve şayet Allah kendisine müsaade ederse onun elinden tutabilsin. Burada birbirleri hakkında negatif düşünceler içerisine giren, bir kısım takıntılarla ahirete yürüyen insanların birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur. Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe mahkûm etmemeliyiz. Hiçbir kardeşimizin bataklık içine düşmesine meydan vermemeli, bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına göz yummamalıyız. Aynı mefkûreyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan adanmışlar birbirlerine karşı sürekli affedici olmalı, bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdırlar.

Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır. İnsanın, şahsî günahlarından ötürü arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakat olduğu gibi, gördüğü hata ve yanlışlar karşısında usulünce ikaz ederek onu vazgeçirmeye çalışması da yine sadakatin gereğidir. İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda elinden tutarak buna mani olması veya kendisine ne vaad edilirse edilsin onun aleyhine olacak bir adım atmaması gibi tutumlar da ayrı birer sadakat örneğidir. Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir. İnsanın, gücü yettiği ve kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadık olmanın göstergesidir.

Bildiğiniz bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler, misal aleminde şeyhlerinin “şaki” olarak kaydedildiğini görürler. Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder. Şeyh, “Herkes gitti, sen niye duruyorsun.” dediğinde müridin cevabı şu olur: “Madem sizin sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemizi ihraz ettik. Bence asıl mesele bundan sonra sizden ayrılmamaktır!” İşte sadakat budur! Bizim mesleğimiz de sadakat mesleğidir. Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize fevkalade sadık olmalıyız. Hepimiz Allah’ın kullarıyız; ayaklarımız yerde sıradan insanlarız. En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan olabilmektir. Bu sebeple kimse hakkında mübalağalı ifadeler kullanmamalı, kimseye yüce payeler vermemeli, öte yandan birbirimize karşı vefa ve sadakatte de kusur göstermemeliyiz.

   Milletine Karşı Sadakat

Kişinin, milletine karşı sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına dur durak bilmeden bir küheylan gibi koşması, karşılık olarak da hiçbir beklentiye girmemesidir. Milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan, ona hizmet yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı, sahip olduğu imkânları şahsî hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez. Yoksa popülizme girenler, konum ve makamlarını şahsi kredileri adına değerlendirenler, millî mefkureden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını düşünenler, millete hizmet ettiklerini iddia etseler de büyük bir ihanet içerisindedirler. Bunların yapmış oldukları iş ve amellerde ihlas ve samimiyet bulunmadığı için, başarılı olmaları da çok zordur. Bunlar, dışarıdan çalımlı yürüyor gibi görünseler de işlerinin neticesi çok defa falso ve fiyaskoyla neticelenir. Zira asıl önemli olan, yapılan işin kutsiyeti, niyetin yüceliği ve Allah’ın bu işe bakışıdır.

Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla dur durak bilmeden koşturabilmektir. Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye gönül vermiş sadıklar, ücret ve mükafat peşinde koşmazlar. Onlar, Allah için başlar, Allah için işlerler. Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez, itibarlarını zedelemezler. Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.

***

Not: Bu yazı, 28 Mart 2008 ve 6 Haziran 2010 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Adanmışlık Mefkûresinin Önündeki Engeller

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hizmetin temel dinamiği olan adanmışlık mefkûresi açısından tehlike arz eden hususlar ve bunlardan korunma yolları nelerdir?

   Cevap: Cenab-ı Hakk’ın şimdiye kadar fedakâr ruhlara ihsan ettiği başarı ve muvaffakiyetleri tahdis-i nimet hisleriyle karşılamak ve bunun şükrünü eda etmeye çalışmak gerekir. Çünkü bugüne kadar dünyanın dört bir yanına açılan hizmet gönüllülerinin ortaya koyduğu güzellikler bizim güç ve iradelerimizi aşkındır. Bunların ortaya çıkması için sebepler planında, tebliğ heyecanı, fedakârlık duygusu, yetişmiş öğretmenler, civanmert iş adamları, yeterli kaynak, makul plan ve projeler, gidilen yerlerde hüsn-ü kabulle karşılanma gibi pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekir ki ihtimal hesaplarına göre bunun gerçekleşmesi çok zordur.

Bu açıdan, yapılan hizmetleri belirli şahıslara, kadrolara, ekiplere mâl etmekten kaçınmalı; Allah’ın yardım ve inayetine bağlamalıyız. Böyle bir tavır, hakikatin ifadesidir. Üstelik ortaya çıkan başarıları birilerinin dehasına, tedbirine, yeteneğine verecek olursak, hadisin ifadesiyle onların boynunu kırmış oluruz. Herkes böyle bir yüke dayanamayabilir. Allah’ın inayet ve rahmetini unutarak, ortaya çıkan neticeleri gerçekten kendinden bilme küstahlığına girebilir. Hususiyle gafletin çok ilerlediği, enaniyetin azgın bir firavun gibi hüküm sürdüğü böyle bir dönemde kimseyi putlaştırmamalı, mitleştirmemeliyiz.

Bu ifadelerimizden, insanların bin bir emek ve cehtle ortaya koydukları güzel işlerin görmezden gelinmesi gerektiği gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bilakis, yerine göre onları alkışlamasını, takdir ve teşvik etmesini, ödüllendirmesini ve hepsinden önemlisi dualarımızla onlara destek olmasını bilmeliyiz. Dualarımızda sürekli, “Allah’ım, kardeşlerimizi hizmette sabitkadem eyle, istikametten ayırma, her tür inhiraf düşüncesinden muhafaza eyle, iman ve marifetle serfiraz kıl, aşk u iştiyaklarını artır!” şeklinde Allah’a yalvarıp yakarmamız, kardeşlerimize göstereceğimiz vefa ve sadakatin bir gereğidir.

   En Büyük Keramet: İstikamet

Allah’a binlerce şükür olsun ki maddi kılıcın kınına girdiği bir dönemde irşat ve tebliğ faaliyeti adına göz doldurucu hizmetler yapıldı. Fedakâr gönüller, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönülleri yeniden O’nunla buluşturma adına ciddî sıkıntılara katlandılar. Aylarca maaş alamayanlar oldu. Amele gibi Hizmet müesseselerinin inşaatlarında çalıştılar. Emsallerine nispeten oldukça düşük ücretler aldılar. Hatta bazıları aylarca maaş alamadılar. Yıllarca memleketine gidemeyenler oldu. Samimi bir şekilde ortaya konulan bütün bu ceht ve gayretleri görmezden gelemeyiz. Allah’ın sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflarına karşı nankörlük yapamayız. Şayet O, bize böyle bir adanmışlık ruhu ve fedakârlık hissi vermeseydi, muhataplarımızın gönüllerinde bize karşı bir sevgi vaz’ etmeseydi o güzel işler yapılamazdı. Şükür O’na, minnet O’na.

Ne var ki asıl önemli olan, hizmetin en önemli dinamiği olan adanmışlık ruhunu ölünceye kadar devam ettirebilmektir. İşin başında ortaya konulan fedakârlık ve diğerkâmlığı sonuna kadar götürebilmektir. Farklı bir tabirle, istikameti koruyabilmektir. Ve bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Beşer olmamız hasebiyle farklı farklı imtihanlar bizi beklemektedir. Hepimiz etten, kemikten yaratılmış insanlarız. Nefis taşıyoruz. Dünyaya karşı meylimiz, istek ve arzularımız var.

İnsanı bekleyen imtihanlar bir âyet-i kerimede şöyle ifade edilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, çoluk çocuğa, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük, insanlara çekici kılındı. (Oysaki) bunlar, dünya hayatının geçici metalarıdır. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/14)

İnsan, gayrimeşru daireye girmese bile fıtraten meylinin olduğu, kendisi için çekici kılınan dünya metaından meşru dairede istifade etmek isteyebilir. Evlâd u iyâl sevgisi onu hizmetlerinden alıkoyabilir. Para kazanma, zengin olma düşüncesi zihninde yer edebilir. Rahat yaşama, keyfince dünya nimetlerinden istifade etme arzusuna kapılabilir. Sahillerde veya dağ başlarında tatil yapmak, eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek isteyebilir. Ne var ki bütün bunlar zamanla insanı gayrimeşru zeminlere çekebileceği veya en azından onun ayağına pranga, boynuna da tasma vurabileceği için, onu yürüdüğü yoldan alıkoyabilir. Zincirlerini kıramayan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında duruşunu koruyamayan birinin, fedakârlık ve adanmışlık duygularını muhafaza etmesi de çok zordur.

Evet, niceleri vardır ki işin başlangıcında ortaya koydukları fedakârlığı sonuna kadar götüremedikleri için kaybetmişlerdir. Mesela uzun süre baş koydukları yolda yürümüş, nice zorluklara göğüs germiş fakat bir yerde nefsanî arzularına takılıp kalmışlardır. Kimileri, hicret adına farklı diyarlara açılsa ve oralarda çok güzel hizmetler yapsa da, bir süre sonra başları dönmüş, bakışları bulanmış, kıvamlarını kaybetmeye ve değişmeye başlamışlardır. Kimilerini makam değiştirmiştir, kimilerini imkânlar. Kimileri çıkar mülâhazalarına takılmıştır, kimileri şöhrete. Neticede bunlar, korumaları gereken vefa ve sadakati koruyamamış, adanmışlık ruhunu dipdiri tutamamışlardır.

Gerçi bu tür zikzak çizenlerin sayısı olabildiğine azdır. Belki binde birdir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde dahi bu kadar kayma yaşayan insan olmuştur. Fakat yine de temkin ve teyakkuz içerisinde bir hayat yaşamamız adına, bunlar, ibret alınması gereken olaylardır.

   Manevî Hayatı Felce Uğratan Virüsler

Hz. Pir, hizmet erlerini bekleyen muhtemel tehlikeleri hücümat-ı sitte (altı saldırı) sözüyle ifade etmiş ve bu başlık altında insana musallat olabilecek altı virüs üzerinde durmuştur. O, kendi dönemi itibarıyla en tehlikeli gördüğü virüslere dikkat çekmiştir. Ancak potansiyel olarak kötülüklere açık yaratılan insanı bekleyen tehlikeler bunlarla sınırlı değildir. Onu olumsuzluklara sevk edebilecek, manevi hayatını felce uğratabilecek daha pek çok virüsten bahsedilebilir. Bu açıdan, taşıdıkları emanetin önem ve ağırlığının farkında olan adanmışlara düşen vazife, onları yürüdükleri yoldan saptırabilecek bütün olumsuzluklar karşısında dişlerini sıkıp sabretmektir. Emanete sahip çıkma buna bağlıdır. Hz. Pir de dualarında, “Allah’ım, emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl!” diyor.

Biz öyle inanıyoruz ki ciddi bir fedakârlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan adanmışları, ruhaniler bile alkışlayacaktır. Gelecek nesiller, bir yâd-ı cemil olarak onlardan bahsedeceklerdir. Fakat bir de dökülüp yollarda kalanlar olacaktır. Kâbe’yi ziyarete azmeden bir insanın hedefine ulaşmasına çok az bir mesafe kalmışken yön değiştirmesi veya gerisin geriye dönmesi gibi, yoldan dönenler olacaktır. Bazısını çoluk çocuk sevgisi, bazısını rahat düşkünlüğü, bazısını korku, bazısını da haset ve rekabet hisleri yoldan çıkaracaktır. Yüce bir mekfûreyi gerçekleştirmeye azmetmiş niceleri çok küçük şeylere takıldıklarından ötürü son anda gemiyi kaçıracaklardır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: أَلَا إِنَّ بَنِي آدَمَ خُلِقُوا عَلَى طَبَقَاتٍ شَتَّى، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ مُؤْمِنًا وَيَحْيَا مُؤْمِنًا وَيَمُوتُ كَافِرًا، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ كَافِرًا وَيَحْيَا كَافِرًا وَيَمُوتُ مُؤْمِنًا “Haberiniz olsun! İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar hâlinde yaratılmıştır: Kimisi vardır, mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi de vardır, kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, mü’min olarak ölür.” (Tirmizi, Fiten 26) Demek ki hiç kimse akıbetinden emin olmamalıdır. Ulema da bir insanın akıbetinden emin olmasının küfürle irtibatı üzerinde durmuşlardır. Yeis, insanı küfre götürebileceği gibi, mutlak emniyet hissi de onu küfre götürebilir. Bir mü’min ne Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeli ne de endişe ve korkuyu elden bırakmalıdır. Allah dostlarının hayatlarına bakılacak olursa ömürlerini havf-reca dengesi içerisinde geçirdikleri görülür.

İstikamet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorsak Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazlarına kulak vermeliyiz: “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin (hayırlı işlerin) çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerekir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 200) Bir şey yapmayanla şeytan niye uğraşsın ki! O, zaten emir almadan da şeytanın çizdiği plân ve projeye göre hareket etmektedir. Fakat siz, kendi ruhunuzun heykelini dikme, insanlığa faydalı olma istikametinde bir şeyler yapıyorsanız, insî ve cinnî şeytanlar peşinizi bırakmayacaktır. Sizi, yürüdüğünüz yoldan alıkoymak için ellerinden geleni yapacaklardır.

   Şeytan, Hizmetin Hadimleriyle Çok Uğraşır

Sıhhatli bir tarikle gelmese de Tenbihü’l-Gâfilîn’de yer alan bir rivayette Allah Resûlü (aleyhisselâtu ve’s-selâm), şeytana dünyada en çok kimden nefret ettiğini sorduğunda “Sen” diye cevap verir. Niye? Çünkü O, bütün insanlığın ruh abidesini ikame edecek bir Zat’tır. Bu sebeple O, cinnî ve insî şeytanların en büyük hedefi olmuştur. Efendimiz, yerin göbeğinde neş’et etmesine ve güçlü bir aileye mensup olmasına rağmen, O’nu Medine’ye göç etmek zorunda bırakmışlardır. Sadece O değil, peygamberler tarihine baktığımızda Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Lût gibi daha başka peygamberlerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını görürüz. Onları neş’et ettikleri yerde yaşatmamışlardır. Peygamberlerin sadık takipçileri olan büyük zatların tarih boyunca başlarına gelen de farklı olmamıştır. Bize en yakın olanlardan Hz. Pir’i, kendi ifadeleriyle memleket memleket sürgüne göndermişlerdir.

İşte bütün bunları göz önüne aldığımızda, fedakârlık ve adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmış olan insanların nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduklarını anlayabiliriz. Onlar ihlâsın zirvesine çıkmış olsalar dahi, şeytan bulundukları yerde onlara çelme takabilir. Türlü türlü oyunlarıyla karşılarına çıkar da bir an olsun onları rahat bırakmaz. Elindeki tüm argümanları kullanarak onların ayaklarını kaydırmaya çalışır. Unutmamak gerekir ki bir şeyin menfaat ve kazancı ne kadar büyükse risk ve ceremesi de o kadar büyüktür. Allah muhafaza, ihlâs kulesinin başından düşen kimse derin bir çukura yuvarlanabilir. Allah’ı, Efendimiz’i, dinini, diyanetini bilen bir insan, şayet ruhunun abidesini ikame edeceğine, beşerî ve cismanî arzularının arkasından koşmaya başlarsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu sebeple, adanmışlar çok kararlı durmalı, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı bütün kapıları sürgülemeli, hizmetin ismet, iffet ve itibarına leke sürdürmemelidirler. Cenab-ı Hakk’ın güzel bir zemin hazırladığı ve dünyanın kirlenmiş çehresini temizleme adına önemli hizmetler görme imkânını bahşettiği insanlar, yanlış bir yola saptıklarında sadece kendileri dalâlete düşmekle kalmaz, aynı yolda yürüyen bütün insanların hukukuna da tecavüz etmiş sayılırlar. Binlerce belki milyonlarca insanın çaba ve gayretleriyle meydana gelen güzellikleri kirletmiş olurlar. Şayet böyle büyük bir yıkıma sebep olmak istemiyorsak kubbedeki taşlar gibi baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı, herhangi bir sürçme ve düşmeye maruz kalmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam etmeliyiz.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Sistemli Kitap Okuma

Herkul | | KIRIK TESTI

Ellili, altmışlı yıllarda şöyle böyle bizim düşünce dünyamızı yansıtan, ruh ve mana köklerimize yabancı olmayan mecmuaların, kitapların sayısı bir hayli azdı. İnsan gününün beş altı saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri okuyabilirdi. Fakat günümüzde -ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir hayatına katkıda bulunmak için olsun- o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları takip etmek, okumak gerçekten çok zor. Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni dağıtacak meşgaleler de oldukça fazla. Bu açıdan, okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var. Bizler, iman ve İslâm’la ilgili meseleleri ele alan, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz. En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz.

Kendi değerlerimiz ve düşünce dünyamız itibarıyla ayaklarımızı sağlam bir zemine bastıktan sonra, başka eserler okumada bir mahzur olmayabilir. Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.

   Okuma Seferberliği

Dinî ve millî değerlerimiz veya iktisadî ve kültürel hayatımız itibarıyla kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin yolu, bilgili ve kültürlü olmamıza bağlıdır. Bediüzzaman da bir yerde mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken (23. Söz, 1. Mebhas, 4. Nokta), başka bir yerde ise insanlığın ahir zamanda ilim ve fenlere sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan alacağını ifade ediyor. (20. Söz, 2. Makam) Bu açıdan, kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var.

Kitap okuma, sadece herhangi bir ilim dalında ihtisas sahibi olan kimselerin yapması gereken bir iş değildir. Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuması, kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir. Biz öncelikle hava gibi, su gibi, gıda maddeleri gibi ihtiyaç duyduğumuz kitapları okumalıyız. Mesela ibadetlerimizi doğru yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmihal bilgilerini çok iyi öğrenmeliyiz. Ayrıca ahlâka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli, Kur’ân hakkındaki malumatımızı artırmalı, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nurefşan beyanlarına muttali olmalıyız. Hangi işle meşgul olursak olalım, yaptığımız işlerin dinin muhkematına uygun olup olmadığını test edebilecek ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.

Bütün bunların yanında şayet tebliğ ve irşat kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa, inandıkları değerler hakkında çok daha doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar. Onlar hem dinleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmalı hem de içinde yaşadıkları dünyayı yakından tanımalıdırlar. İçinde yaşadıkları zamanın rüzgârını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidirler. İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliğiyle mümkün olabilir. Her şey dar bir dairede başlar, merkezde çok küçük bir açı şeklinde kendini hissettirir fakat muhit hattında kocaman bir daireye dönüşür. Siz elli kişiyle bir işe başlarsınız. Bir süre sonra bakarsınız ki o elli kişi bin kişiye ulaşmış.

Öte yandan, şayet biz okumazsak, çocuklarımızın da bizim gibi olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer bir ailede anne-baba kitap okumuyorsa, hususi bir inayet olmadığı takdirde çocukların okuması da çok zordur. Eğer biz elimize kitabımızı alır ve okumaya başlarsak onlar da okurlar. Âdeta genetik bir kod gibi anne-babanın tavır ve davranışları, çoğu zaman çocuklara da akseder. Maalesef günümüzde anne-babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da onlar gibi oluyor. Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekiyor.

Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye etmeli, sevdirmeliyiz. Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını temin etmeliyiz. Yabancılaşma ve başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.

   Dijital Dünyanın Handikapları

Dijital dünya kitap okumaya bir alternatif hâline geldiği ve bunda başarılı olduğu gibi, kitap okumanın önünde bir engel de oluşturdu. Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiğine kafa yormamız ve insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor. Her ne kadar bilgisayar, telefon gibi cihazlar ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha kolay ulaşıyor olsalar da, kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zor oluyor. Bilgi geldiği gibi hızlıca gidiyor. Dolayısıyla kitabın kendisinden okuma hep bir adım önde oluyor.

İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili mülahazalarını kaydetmesi, okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına çok önemlidir. Zira okumaktan maksat anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir. Bu da ancak belirli bir emek ve ceht ortaya koymaya bağlıdır.

Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. Günümüzde internet ve televizyon gibi iletişim vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, çok şey öğreniyoruz. Fakat insanlar bir süre sonra hiç farkına varmadan bunların bağımlısı hâline geliyorlar. Derken aktüaliteye ve eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar. Bu tür araçları kullanırken çok dikkatli olmak zorundayız. Kendimize bazı sınırlar koymalı, yaşanması muhtemel ferdî ve içtimai dejenerasyonların önüne geçmeliyiz. Bu tür ortamlar suiistimale çok açıktır. Nitekim genç dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da bunu gösteriyor.

Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi, ailelerin de yapması gerekli olan şeyler vardır. Televizyon ve interneti kullanırken daha dikkatli ve temkinli olabilirler. Çocuklarını yakından takip ederek onların nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir, internet kullanımını disiplin altına alabilirler.

   Müzakereli Okuma

Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu, meseleleri karşılıklı müzakere etmektir. Diyelim ki haşir mevzuunu okumak istiyorsunuz, Hz. Bediüzzaman’ın, Fahruddin er-Razi’nin, İmam Gazzâlî’nin ve İbn Sina’nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz. Şayet Ene ve Zerre Risalesini okuyacaksanız bunu Muhammed İkbal’in benliğin sırlarını anlattığı Rumûz-ı bi-Hôdî kitabıyla karşılaştırarak yapabilirsiniz. Mukayeseli okumalar sayesinde hem fikirlerin birbirine faikıyetini görür hem de konuyu daha derinlemesine kavrayabilirsiniz.

Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) meleklerin ilim talebelerini kuşatacakları ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor. “Mufâale babı”ndan gelen müzakere, birden fazla insanın baş başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmeleri demektir. Müzakere, âdet kabilinden kitap okuma olmadığı gibi, birinin okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir. Bilakis on tane insanın kafa kafaya vererek bir konu etrafında imal-i fikir etmesi, ne anladığını ortaya koyması ve tasadüm-i efkârdan barika-i hakikatin tecelli etmesidir.

Burada tek bir usûl takip edilmek zorunda da değildir. Zira bu, zamanla insanlarda ülfet ve bıkkınlık hâsıl edebilir. Dolayısıyla yapılan müzakereden istifade edemez, o menhelü’l-azbü’l-mevruddan gerektiği ölçüde istifade edemezler. Önemli olan, herkesin yapılan işten istifade etmesini, yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve okumayı çok saygın bir iş hâline getirebilmektir. Bu da, yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye bağlıdır.

   Yüksek Donanımlı İnsanlar Yetiştirme

Maalesef biz, Hz. Pir’in, bir dönem çevresindeki talebelerine hitaben söylediği, “Risaleler size yeter.” ifadesini yanlış anladık. O, din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, millî duygu ve düşüncenin künde künde üstüne devrildiği bir dönemde, dinin temel esaslarına ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir. Fakat biz, onun bu ifadesini mutlaklaştırdık, dinî ilimlere gereken ehemmiyeti göstermedik. Hâlbuki bir insan nasıl ki Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp, kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini yapıyor ve kimse ona bir şey demiyorsa; aynen öyle de bir ilahiyatçının da başlı başına müstakil birer alan olan İslâmî ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması gerekir.

Hatta bir ilahiyatçının, kendi alanıyla ilgili ilimleri tahsil etmenin yanında pozitif bilimlere ait meseleleri de icmali olarak bilmesi, en azından bu alanda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir. Öyle ki o, bir kimyacı veya fizikçiyle oturduğunda çok rahat bu alana ait bir meseleyi onlarla konuşabilmelidir. Çünkü hem İslâm’ı pozitif bilimlerden tecrit edemezsiniz hem de bu alanda bilgi sahibi olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız. Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen teşriî emirler, tekvinî emirleri şerh ve tavzih eder. Bunlar o kadar iç içedir ki birini diğerinden tecrit ettiğiniz takdirde her ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız. Bu açıdan, dinî ilimlerde ihtisas yapan insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması gerektiği gibi, müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları gerekir.

Şayet dinî ilimler sahasında tahsil gören insanlar, çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler getiremezlerse, bu sadece onların acziyet ve mağlubiyeti olarak görülmez; bilakis böyle bir yenilgi İslâm’a mâl edilir. İmam Gazzâlî’den Fahruddin er-Râzî’ye, İzz İbn-i Abdisselâm’dan İbn Hacer el-Askalânî’ye, Hz. Bediüzzaman’dan Said Ramazan el-Bûti’ye, Tantavî Cevherî’ye kadar pek çok âlimin yaşadıkları dönemde İslâm’ın doğru anlaşılması adına ortaya koydukları yorum ve fikirleri de bu istikamette atılmış adımlar olarak görmek gerekir. Onlar kaleme aldıkları çok kıymetli eserlerle din etrafında ortaya atılan şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir.

Eğer biz de günümüz dünyasında İslâm’ın doğru anlaşılmasını ve yaşanmasını arzuluyorsak, en az onlar kadar malumat ve donanıma sahip olmak zorundayız. Bunun yolu da mevcut eğitim sistemi içerisinde hem tecrübî hem de şer’î ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun hâsıl olması adına gerekli ortamları hazırlamaktır. Şayet biz, mezar-ı müteharrik hâline gelmiş insanları, Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği imkânları çok iyi değerlendirmek suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak, bunun yüksek donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli, bu istikamette her fırsatı değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.

Uzlaşı Kültürü

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Milliyetçilik ve ırkçılık duygularının, mezhep ve meşrep taassubunun her geçen gün daha da şiddetlendiği günümüz dünyasında uzlaşma ve birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi adına neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Çokları, küreselleşme ve çoğulculukla birlikte, ihtilaf ve çatışmaların temel kaynağı olan farklılıkların ve kırmızı çizgilerin de bertaraf edileceğini, insanların geçmiş dönemlere nispetle birbiriyle daha fazla kucaklaşacaklarını, farklı zeminlerde daha çok bir araya geleceklerini zannediyordu. Farklı din mensuplarının bazen bir camide, bazen bir kilisede, bazen de bir havrada bir araya geleceklerini veya farklı meşrep ve mezhep mensuplarının bazen bir Kadirî, bazen bir Nakşî, bazen de bir Alevî tekyesinde buluşacaklarını bekliyorlardı.

Ne var ki küreselleşmeyle birlikte tabiatlarda bulunan kimlik dürtüleri daha çok uyarıldı ve bu da “ötekine” karşı farklı farklı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Vücudun, kendisine enjekte edilen yabancı bir maddeye tepki vermesi gibi, insanlar da duygu ve düşünceleri, hayat görüşleri itibarıyla kendilerinden farklı olan insanlara karşı tepki gösterdiler. Çünkü insanlık, küreselleşen dünyanın sorunlarıyla yüzleşmeye ve bunların üstesinden gelmeye hazır değildi.

Hâlbuki kanaat önderleri, fikir insanları, entelektüeller, filozoflar değişen dünya şartlarına ayak uydurabilme adına insanların zihinlerini hazır hâle getirmeli, birlikte yaşama kültürüne vurgu yapmalı, sulh ve barış üzerinde durmalıydılar. İnsanlığı, farklı kimliklerin, etnik ve dinî farklılıkların, mezhep telakkilerinin sebep olabileceği ayrışma ve çatışmalara karşı uyarmalı, onlarda, herkesi kendi konumunda kabul etme anlayışını geliştirmeliydiler.

Maalesef bu yapılmadı. İşin içine amatörce girildi. Âdeta, “Hele bir engin denizlere yelken açalım. Önümüze çıkan dev dalgalara nasıl karşı koyacağımızı daha sonra düşünürüz.” denildi. Bu sebeple önümüzdeki yıllarda insanlığı ne tür tehlikelerin beklediğini kestirmek zor görünüyor. İnsanlık adına yararlı işler yapmaya kendini adamış ruhların mutlaka bu konulara kafa yorması ve çözüm önerileri geliştirmesi gerek.

Mesela Hz. Bediüzzaman’ın, “Tâbiiyeti, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete tercih etme” şeklinde dile getirdiği husus, ihtilafların önüne geçme adına önemli bir ölçüdür. Bunun anlamı, önde bulunmak çok tehlikeli bir şey olduğu için, idare işini başkalarına bırakma demektir. Bu ciddi bir fedakârlık ve kahramanlıktır. Böyle bir tavır, farklı mezhep, meşrep ve mezaklar arasında ortaya çıkabilecek potansiyel ayrılıkların önüne geçme adına bir reçete olabilir. Fakat bunun, etnik problemlere çare olması zordur.

   Diplomasi

Mevcut ihtilafların giderilmesi ve ortaya çıkan problemlerin bastırılması adına hemen güç ve şiddete sarılma yerine, akıl ve mantığı öne çıkarma ve diplomasiyi sonuna kadar değerlendirme de dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olması adına önemli dinamiklerden bir diğeridir. Fakat ne yazık ki güç ve kuvvet hakkın emrine verilmeyince yanlış yerde kullanılıyor. Ortaya çıkan sıkıntıları bastırma adına hemen kaba kuvvete başvuruluyor ve insanların üzerine yürünüyor. Fakat bu, çok tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Muvakkaten sorunlar bastırılsa bile, orada kin ve nefret ödemi oluşuyor. Bu ödem de gelecek nesillere tevarüs ediyor. Gencecik nesiller, babalarına ve dedelerine yapılan haksızlığı konuşarak büyüyor ve intikam duygularıyla oturup kalkıyorlar. Dolayısıyla da uygulanan şiddet faydadan çok zarar getiriyor.

Bu itibarladır ki devletler, gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözmek için hemen kaba kuvvete sarılmamalıdır. Kaba kuvvetin olduğu yerde, en temel insanî değerler ihlâl edilir, nice zulüm ve haksızlıklar irtikâp edilir. Balyoz gibi insanların tepesine inerek, ezerek, kelle alarak bastırılan nice problem daha sonraki dönemlerde daha da büyüyerek nükseder. Çünkü içlerde ukde kalır, ödemler oluşur. Onur ve gururlar yaralanır. Kin ve nefretler arkadan gelen nesillere intikal eder. Bu da, çözüldü zannedilen problemlerin fasit daireler şeklinde devam edip gitmesine sebep olur. Geçici olarak başarı elde edildi zannedilse de problemler daha da büyümüş olarak gelecek nesillere intikal eder ve altından kalkılmaz hâle gelir.

Akıl ve mantık kullanılarak, insanî duygular gözetilerek getirilen çözümler ise kalıcı olur. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) fetanet-i uzmâsının en önemli tezahürlerinden biri budur. O, atacağı adımları hiçbir falsoya sebep olmayacak şekilde atmıştır. Hayat-ı seniyyeleri boyunca ortaya koyduğu tavır ve davranışlarıyla bizlere akıllı davranmanın, diplomasiye sarılmanın, şefkat ve merhametle muamele etmenin gönülleri nasıl fethedeceğini göstermiştir.

Dünyanın dört bir yanına açılan amatör ruhların yaşadıkları tecrübeler de samimiyetin, beklentisizliğin, insanlığın ve şefkatin mevcut problemlerle baş etmede ve gönülleri kazanmada nasıl önemli birer iksir olduğunu gösterdi. Çünkü onların bu tavırları, mevcut veya muhtemel olumsuz tepkileri kırdı, reaksiyon gösterme hislerini tadil etti. Yeterince tanınmayan, kültürü hakkında bilgi sahibi olunmayan, profesyonelce hareket edilemeyen zeminlerde dahi nice gönüller kazanıldı, nice dostluk köprüleri kuruldu.

   Sevgi Köprüleri

Eğer küreselleşmenin tüm hızıyla sürdüğü günümüz dünyasında birlikte yaşama kültürü geliştirmek istiyorsak, bir taraftan problemlerin çözümü adına diplomasiyi öne çıkarmalı, diğer yandan da farklı anlayışlara, kültürlere, irfanlara, değerlere saygılı olmayı öğrenmeliyiz. Sıkça dile getirdiğimiz bir ifadeyle, herkese, sinemizde oturacağı bir sandalye tahsis edebilmeliyiz ki hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmasın. İşte bu müsamaha ve şefkattir ki çok endişe duyulan korkunç öldürücü silahların önüne geçecek, birbiriyle çarpışan dev dalgaların önünde dalgakıran vazifesi görerek onları tesirsiz hale getirecektir. İşte en yakın çevreden başlayarak bütün dünyada tesis ettiğimiz bu sevgi köprüleri, sulh adacıkları, yaşanması muhtemel çatışmaları önleme adına yapılmış makul birer hamle ve hareket olacaktır.

Maalesef bugüne kadar her zaman birileri, kendinden olmayan kimseleri “öteki” olarak gördü, onlar hakkında önyargılarıyla hüküm verdi ve onları pek çok olumsuzluğun adresi gibi gösterdi. Eğer farklı dil, din, ırk ve kültür ortamlarında neş’et eden insanları, birbirleri hakkında sahip oldukları önyargılardan, yanlış algı ve kanaatlerden kurtarmak istiyorsak, onların farklı ortamlarda bir araya gelmelerini ve böylece birbirlerini daha yakından ve doğru bir şekilde tanımalarını sağlamalıyız. Evet, pek çok yanlış kanaati zihinlerden izale etmenin yolu, beraber oturup kalkmak, beraber yiyip içmek suretiyle insanlar arasındaki perdeleri, duvarları ortadan kaldırabilmektir.

Herkes fıtrî olarak kendi milletinden, mezhebinden, meşrebinden olan insanlara karşı farklı bir alaka duyabilir. Belirli bir anlayışa, hayat felsefesine, düşünce tarzına samimi bir şekilde bağlı olabilir. Fakat bu, başkalarına düşmanlık yapmayı gerektirmez. Mesela ben bir Müslüman olarak kendi yolumu yöntemimi delice severim. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bin canım olsa kurban ederim. “Keşke, başkaları da bu hakikat membaını tanısa, bu tatlı su kaynağına kovalarını salsa, bu kevserden kana kana içse ve susuzluklarını onunla giderse!” diyebilirim. Fakat benim bu sevgim, arzu ve isteğim, ne Hıristiyanlara ne Yahudilere ne de başka din mensuplarına düşmanlık yapmamı gerektirmez. Bilakis bana düşen, herkese karşı insanca davranmaktır.

Daha önce farklı münasebetlerle bir düşüncemi dile getirmiş ve şöyle demiştim: Keşke müşterek bahçesi olan cami, kilise ve havralar inşa edebilsek. Veya aynı avlu içerisinde camiyle cemevleri yapabilsek. Mabetlerinden çıkan insanlar aynı bahçede bir araya gelebilse, beraber çay içseler, yemek yeseler ve böylece birbirlerini daha yakından tanıma imkânı bulsalar. Önyargılarından sıyrılsa ve birbirlerini yemediklerini görseler. Öyle bir atmosfer oluştursalar ki, herkes çok rahatlıkla kendi düşüncelerini dile getirebilse, birbirine tebessüm edebilse, birbiriyle kucaklaşabilse. Birbirimize karşı bu şekilde insanca tavırlar ortaya koymaya şiddetle ihtiyaç var.

Maalesef uzun yıllar önce yaptığımız bu teklif ve girişimler havada kaldı. Demek ki insanlık henüz böyle bir seyahate muktedir değilmiş. Türkiye’nin genel atmosferi, insanların dünya görüşleri ve hayat felsefeleri böyle bir şeyi yapmaya müsait değilmiş. Fakat bundan vazgeçmemeliyiz. Böyle bir ufku yakalama adına her fırsatı değerlendirmeliyiz. En azından biz kapımızı, soframızı, gönlümüzü her meşrepten, her anlayıştan insana açık tutmalıyız. Kendimize de onların sofralarında yer aramalıyız. Onları aramıza aldığımız gibi biz de onların zeminlerinde, ortamlarında bulunmalıyız. İlahî ahlâk da bunu gerektirir. Zira Allah, “Kulum Bana doğru bir adım atarsa, Ben ikim adım atarım. O bana yürüyerek gelirse Ben koşarak gelirim.” buyuruyor.

Civanmertlik bekliyorsak önce biz civanmertlikte bulunmalıyız. Teveccüh bekliyorsak önce biz teveccüh göstermeliyiz. Âlemin bizden beklediği, bizim âlemden beklediğimizdir. Günümüzde buna empati diyorlar. İnsanın kendini başka birinin yerine koyarak olaylara onun gözüyle de bakabilmesi. Farklı bir ifadeyle, muhatap olduğu insanların beklentilerini, duygu ve düşüncelerini, heyecanlarını ve saygı duyduğu değerleri göz önünde bulundurabilmesi. Zannediyorum lokal olarak bu meseleyi hallettiğimiz ölçüde, zamanla daireyi genişleterek dünya çapında da benzer güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olabiliriz. Belki de bu, dünyayı sürüklendiği su-i akıbetten kurtarma adına önemli bir adım olur. Bize düşen de iyiliklerin temsilcisi olmak ve ortaya çıkması muhtemel fitneleri göğüsleyebilmektir.

Selçuklu devletinin son zamanlarında, hercümercin hâkim olduğu, her şeyin künde künde üstüne devrildiği kritik bir dönemde yaşamış olan Hz. Mevlâna, öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuş ki etkisi günümüze kadar gelmiş; hatta Batı’ya bile ciddi tesir etmiştir. O, bir ayağının kendi değerlerinin göbeğinde, diğerinin ise yetmiş iki milletle beraber olduğunu söylüyor. Bu, gerçekten derince bir mülahazadır. Günümüzde ihtiyacımız olan şey de bu ruh ve manadır. İsterseniz buna “Mesihiyet ruhu” diyebilir ve bunu ahir zamanda Hz. Mesih’in nüzulüyle da irtibatlandırabilirsiniz. Şayet böyle bir sevgi atmosferi, böyle bir uzlaşı kültürü oluşturulabilirse herkes kendi yuvasına, kendi dünyasına çekilir.

Önemli olan, dar alanlı da olsa böyle bir kucaklaşma başlatıp yavaş yavaş çevreye yayabilmektir.

***

Not: Bu yazı, 31 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Allah’a Sığınılacak Dört Bela

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allahım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalbden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” (Müslim, zikr 73; Ebû Dâvûd, vitr 32; Tirmizî, daavât 68) şeklindeki duasında yer alan maddeleri izah eder misiniz?

   Cevap: Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duası, belirli bir vakte bağlı olmadan her zaman okunabilecek dualardandır. Kullanılan ifadeler üzerinde düşünülecek olursa, hepsinin derin manalar ihtiva ettiği görülür. Peygamber Efendimiz, cevâmiü’l-kelim olan pek çok beyanında olduğu gibi burada da oldukça veciz ifadelerin içine engin manalar sıkıştırmıştır.

Aslında O’nun mübarek ağzından çıkan her söze bu gözle bakılabilir. Ne var ki manen rivayet edilen hadislerin bazılarında bu incelikler kaybolmuş olabilir. Gerçi sahabe, hadisleri rivayet ederken Allah Resûlü’nün ağzından çıktığı lafızlarla rivayet etmeye ciddi önem göstermiş ve söylemediği bir sözü O’na nispet etmekten çok endişe duymuşlardır. Farklı senetlerle gelen pek çok hadisin aynı veya benzer lafızlarla rivayet edilmesi de sahabenin bu hassasiyetini gösterir. Her şeye rağmen manen rivayet edilen hadislerde bazı lafız farklılıklarının olabileceğini de göz ardı etmemek gerekir.

Buradaki hadiste Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dört şeyden Allah’a sığınıyor. Tıpkı başka hadislerinde şeytandan, Cehennem azabından, nefsin şerrinden, altından kalkılamaz musibetlerden Allah’a sığındığı gibi. Demek ki hadiste zikredilen hususların her biri, mü’min açısından Allah’a sığınmayı gerektirecek kadar büyük birer afettir.

   Fayda Vermeyen İlim

Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin geldiğini görüyoruz. Bir insan enfüsî ve âfâkî tefekkürle, varlık üzerinde yapacağı araştırmalarla, bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vaaz u nasihat dinleyerek vs. bir kısım nazarî bilgiler elde edebilir. Fakat asıl önemli olan, bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır. Şayet elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak, bu tohumların bir ağaç hâline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır. İşte gerçek hikmet de buradan doğar. Aynı şekilde bir insanın Zat-ı Ulûhiyet’i bilmesi de nazarî ile amelînin birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine bağlıdır.

Bu sözlerimden, nazarî bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm zannedilmesin. Zira o olmasa neyi nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvelâ ilim sahibi olunması gerekir. Sonrasında da bu ilmi, ister şahsî hayatımız ister aile hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hâle getireceğimiz ve insanlığın istifadesine nasıl sunacağımız üzerinde durulmalıdır.

Buradaki ilmi sadece dinî ilimler olarak anlamak, meseleyi daraltmak demektir. Müspet ilimlerle meşgul olanlar, yani tekvinî emirleri anlama istikametinde bir gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimleri kendileri ve insanlık adına nasıl faydalı hâle getireceklerinin üzerinde durmalıdırlar. Zira mücerret nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır.

Ayrıca hadiste zikredilen fayda, hem dünyevî hem de uhrevî menfaatleri içine alır. Bu itibarladır ki, elde ettiğimiz bilgileri nazarîde bırakmamalı, onlarla bir taraftan dünyamızı imar peşinde koşarken, diğer yandan da ahiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız. Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın istifadesine sunar, onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız, ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi ahirette size dönecektir.

Netice itibarıyla ilimde asıl olan, pratiğe dökülerek onun faydalanılır hâle getirilmesidir. Allah Resûlü, böyle olmayan ilimden Allah’a sığınmıştır.

   Ürpermeyen Kalb

O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’a sığındığı ikinci şey, huşûu olmayan kalbdir. Huşû, insanın, Allah karşısında iki büklüm olması, Allah’ı andığı zaman kalbinin ürpermesi ve tepeden tırnağa onda bir ihtizaz hâsıl olması demektir. Esasında, إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَۤاءُ “Ancak âlimler Allah’tan hakkıyla haşyet duyarlar.” (Fâtır sûresi, 35/28) âyetinin de açıkça bildirdiği üzere, ilim, Allah’a karşı haşyeti gerektirir. Fakat buradaki ilim salt nazarî bir ilim olmadığı gibi, âlim de sadece nazarî bilgilere sahip olan kişi değildir. Bilgisinin gereğine göre bir hayat yaşamayan, bildikleriyle amel etmeyen kimsenin bir yönüyle cahilden bir farkı yoktur.

Önemli olan, elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi, yani bir vicdan kültürü ve irfan peteği hâline getirilmesidir. Bu da bağrında muhabbeti geliştirecektir. Kul bu sayede Rabbini daha derince duyacak ve daha çok sevecektir. Çünkü insan çok iyi tanıyıp bildiğini sevginin gerçek manasıyla sever. Eğer bazı kimselerin Allah’a karşı muhabbetleri, aşk u iştiyakları yoksa, Allah’ı yeterince bilmediklerinden, tanımadıklarındandır. Marifetullah ve muhabbetullahla meşbu bir kalbin Allah’a karşı haşyet duymaması mümkün değildir. Böyle bir insan sürekli temkin ve teyakkuz içinde bulunur, nam-ı celîl-i sübhaniyi duyduğu zaman haşyetten tüyleri diken diken olur. Bu da likaullah’a iştiyak duygusunu tetikler. Yani kişi sürekli Allah’a kavuşacağı günü bekler. Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde olmadığının şuurunda olduğu için, terhis edileceği âna kadar sabırla, rızayla beklemeye devam eder. Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp kavrulurken, diğer taraftan şikâyet etmez, gam izhar eylemez. Ömrünü böyle bir ikilem içinde geçirir. İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmetle, diğer yönüyle de huşûyla alakalı meselelerdir. Zira haşyete, kalbin onarımı, imar ve ihyası gözüyle bakabiliriz. Dahası o, latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafînin ve ahfânın canlı olması demektir. Bütün bunlar da mebde’de elde edilen nazarî ilimle, onun çok iyi değerlendirilmesiyle varılabilecek ufuklardır.

   Doymayan Nefis

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) üçüncü olarak, doyma bilmeyen nefisten Allah’a sığınıyor. Nefis, yeme içmeye, gezip eğlenmeye düşkün yaratılmıştır. Obur insanlar gibi doyma bilmeyen bir iştahla yiyen, sürekli “hel min mezîd” diyen ve ne verirseniz verin yine de açgözlülüğünü sürdüren bir nefis, kendisinden Allah’a sığınılacak bir beladır. İnsan, nefsin heva ve heveslerini tatmin etmek için yaratılmamıştır. Onun aslî vazifesi ibadettir, kulluktur. Kainatta, yiyip içen, yan gelip kulağı üzerine yatan o kadar çok mahlûk vardır ki, bu alanda insan gibi donanımı en yüksek seviyedeki bir varlığa  lüzum yoktur.

Allah’ın, ahsen-i takvime mazhar ettiği insanın, bu mükemmel yaratılışla beraberinde getirdiği bir kısım sorumlulukları olmalıdır. Kur’ân, bu sorumlulukları yerine getirmeyen insanların hayvan gibi, hatta ondan da aşağı bir derekeye düşeceklerini haber verir. (A’raf sûresi, 7/179) Çünkü kıymetli bir şeyin bozulması, alelade bir şeyin bozulması gibi değildir. Ne kadar lütufla serfiraz iseniz, bunların kadrini bilmediğiniz takdirde, mazhar olduğunuz lütuflar ölçüsünde ceremeye maruz bırakılırsınız. Harem odasına alınmışsanız, oranın erkânına riayet etmediğiniz takdirde sizi lobide de bırakmaz kapı dışarı ederler. Aynen öyle de insan, tefessüh ettiği vakit düz bir zeminde kalamaz, derin bir çukura düşer.

   İcabet Edilmeyen Dua

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), son olarak, icabet edilmeyen duadan da Allah’a sığınıyor. Allah (celle celâluhu) bir âyette, وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ “Kullarım Sana Beni soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara sûresi, 2/186) beyanıyla dualara cevap vereceğini haber verirken, başka bir âyette ise kullarını duaya çağırıyor: وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِۤي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60)

Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Allah’ın, kullarının duasına icabet etmesi demek, istenilenleri her zaman aynıyla vermesi demek değildir. Çünkü bazen kulun istemiş olduğu şeyler, maslahatına aykırı olabilir. Dolayısıyla Allah, istediğinin daha güzelini vermek suretiyle kulunun duasına icabet eder. Bu, tıpkı bir hastanın doktora, “Bana şu ilacı ver.” demesi gibidir. Doktor eğer hastanın istediği ilacı onun hakkında yararlı görmüyorsa onu vermez, başkasını verir.

Öte yandan Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah (celle celâluhu) gafletle ve şuursuzca yapılan (ne dediğinin farkında olmayan) kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, daavât 65) Bu sebeple mü’mine düşen vazife, dualarını çok ciddi bir konsantrasyon içinde yapmasıdır. Öyle ki o, Allah’la arasındaki bütün engelleri bertaraf ederek kalbi ile doğrudan O’na yönelmelidir. Ağzından çıkan her bir sözü, taalluk ettiği mana itibarıyla mülâhazaya almalıdır. Söylediği her kelimeyi, kalbinin ritmine tesir edecek şekilde söylemelidir.

Dolayısıyla Efendimiz, aslında gafletle ve şuursuzca dua etmekten Allah’a sığınmıştır diyebiliriz. Biz biliyoruz ki, O hiç böyle dua etmemiştir. Fakat diğer hususlarda olduğu gibi burada da rehberliğinin muktezası olarak bunları söylüyor. Bizim gibi yolda kalmışlara, düşmüşlere, sürçmüşlere yol gösteriyor. Bize düşen de hiç bıkmadan, usanmadan, durmadan âdâb u erkânına riayet ederek dua dua Allah’a yalvarmaktır.

***

Not: Bu yazı, 26 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Örtülü Yalanlar

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir sohbetinizde mübalağa, mazeret döktürme ve tariz gibi örtülü yalanlardan bahsetmiş, mü’minlerin bunlardan da kaçınmaları gerektiğini belirtmiştiniz. Konuyu biraz daha açabilir misiniz?

   Cevap: Melekler ağzımızdan çıkan her sözü amel defterimize kaydeder. Belki onlar bu amellerin neye tekabül ettiğini bilmezler. Allah’ın izni olmadığı sürece, kalbimizden geçen niyetleri, azimleri, kararları, hesapları ve plânları da bilemezler. Bunların ne kadarının Allah rızası hedefli, ne kadarının kendini nazara vermeye matuf olduğunu da bilemeyebilirler. Fakat Allah bunların hepsine muttalidir. Eğer iç-dış bütünlüğü yoksa; tavır ve davranışlar, niyet ve düşünceleri yansıtmıyorsa Allah bunların hesabını sorar. O’nun nezdinde zımnî yalanla sarih yalan arasında, yalan olmaları açısından bir fark yoktur.

İnsan, “Allah” derken bile zımnî yalan söylüyor olabilir. Mesela Kur’an tilaveti veya vaaz u nasihat dinleyen bir insanın içinden gelmediği halde “Allah” diye bağırması bir tavır yalanıdır. Bunu fark ettiği an hemen geri dönmesini bilmeli, tavrını yeniden gözden geçirmeli ve istiğfara yönelmelidir.

Mü’min, Kur’an okuma, kamet getirme, namaz kıldırma gibi yaptığı bütün amellerin içinin sesi olmasına dikkat etmelidir. Allah için yaptığı işlerde kendisini mülahazaya almamalı, neticeleri kendine bağlamamalı, kendini ifade etmeye çalışmamalıdır. Aksi takdirde zımnî bir yalanın içinde bulunuyor demektir. Keza gerçekte ince, kibar ve centilmen olmayan birinin böyle görünmeye çalışması, yani centilmenlik taslaması veya içinden gelmediği halde göz yaşı dökmesi de ayrı birer samimiyetsizlik örneğidir ki, bunların hepsinin üstü örtülü birer yalan olduğunda şüphe yoktur. Bilindiği üzere bu konuda zirveyi tutanlar, münafıklardır. Zira onlar, söz ve davranışlarıyla içlerindeki mülahazaların zıddını izhar ederler. İç-dış farklılaşması yaşayan herkese münafık denilmesi doğru olmasa da, nifaktan bir parça taşıdığından şüphe edilmez.

Bu sebepledir ki İmam Gazzâlî, “Ağlayan da kaybeder, ağlamayan da!” der. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tıpkı şeytandan ve Cehennem’den Allah’a sığındığı gibi ağlamayan gözden de Allah’a sığınmıştır. Dolayısıyla ağlamayan göz, kayıp yolunda demektir. Öte yandan, ağlayan bir insanın gözyaşları; iç heyecanlarının, ihsas ve ihtisaslarının değil, riya ve süm’anın ifadesiyse o da kaybedebilir. Normal şartlarda Cehennem’in alevlerini söndürecek bir iksir olan gözyaşları, insanların görüş ve takdirine bağlandığı andan itibaren bütün tesirini kaybeder. Bırakın Cehennem’i, ondaki bir kıvılcımı bile söndüremez.

Sadece gözyaşları mı? Esasında insanın Allah için yapmış olduğu bütün ameller, uhrevi hayatını ihya ve imar etme veya Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanma adına böyle bir iksirdir. Yeter ki ihlas ve samimiyetle eda edilsin ve her tür riyadan uzak tutulsun. Bu açıdan insanın, ağzından çıkan her bir söz veya uzuvlarından sadır olan her amel karşısında sürekli kendini test etmesi ve “Acaba ben bu söz ve tavırlarımla içimi seslendirebiliyor muyum? Acaba niyetlerimin adamı mıyım?” demesi gerekir. Eğer bu konuda kendini samimi bulmuyorsa, bir adım geriye atmasını ve asıl durması gerekli olan yere çekilmesini bilmelidir.

Diyelim ki siz, ister vaaz u nasihat, ister hutbe, isterse daha başka vesilelerle kitlelerin önüne geçiyor ve bir kısım hakikatlere tercüman olmaya çalışıyorsunuz. Eğer ağzınızdan çıkan sözlerin onda biri içinizin sesi değilse, kalbinizden çıkan sözlerin ihtizazını vücudunuzda duymuyorsanız, tavır ve davranışlarınızla zımnî bir yalan içindesiniz demektir. Şayet “Allah” derken kendinizi öne çıkarıyorsanız yine zımni bir şekilde yalan söylüyorsunuzdur. Melaike-i kiram bunları bilmese ve yazmasa bile Allah bilir. Çünkü O, bize şahdamarımızdan daha yakındır. Eğer bu tür zımni yalanlardan sıyrılmak istiyorsanız, iç-dış bütünlüğüne ulaşmalı ve meseleyi tabii akışına bırakmalısınız.

Bunların da berisinde insan, bakışlarıyla kendini derin göstermek isteyebilir. Hâl ve hareketleriyle ledünniyat ve maneviyata açık bir kalb ve ruh insanı olduğunu ihsas ettirmeye çalışabilir. Ses tonuyla, vurgularıyla kendini ifade edebilir. Ne var ki bütün bunlar, gönlünün ve ruhunun sesi olmadığı sürece Allah’a karşı uydurulmuş örtülü birer yalandan ibarettir. Allah’a inanmış bir insana düşen, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamaktır.

Düşülen bir başka hata da, yapılan hatalara mazeret uydurmaktır. Hepimiz farklı zamanlarda bir kısım hatalar yapabiliriz. Çünkü Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tabiriyle insanoğlu çok hata işleyebilecek bir fıtratta yaratılmıştır. Hata işleme, potansiyel olarak onun genlerinde vardır. Aksi takdirde, “Âdem hata etti, evlâtları da hata etti. Âdem unuttu, evlatları da unuttu.” (Tirmizî, tefsîru sûre (7) 3) hadisini izah edemezsiniz. İnsan eğer elinde olmadan hataya düşüyorsa bunlar günah olarak yazılmayabilir. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), unutan, uyuyan ve mecbur bırakılan kimselerden kalemin kaldırıldığını ifade etmiştir. (Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr 2/52; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 10/60) Fakat رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Ey Rabbimiz! Unutur ya da hata edersek bizi muaheze etme!” (Bakara sûresi, 2/286) âyet-i kerimesi, mü’minleri yapmış oldukları hatalar karşısında dahi istiğfara çağırmakla bu konuda temkinli olunması gerektiğini hatırlatır. Kasıtlı olmayan sürçme ve düşmelerimiz karşısında dahi istiğfar etmemiz isteniyorsa, irade, şuur ve kararlılık içerisinde yapılan günahlardan ötürü haydi haydi tevbe ve istiğfarla arınmaya çalışmamız gerekir.

İnsan, bazen sözleriyle, bazen tavır ve davranışlarıyla hata yapabilir. Ona birileri bunu hatırlattığında yapması gereken, hatasını telafi etmek, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmektir. Eğer böyle yapmayıp kendisini aklayıp paklama adına hemen mazeretler uyduruyor ve laf oyunlarına sığınıyorsa, bu da zımni yalan kategorisi içine girer. Maalesef çokları bu konuda da aldanıyor. Evet, yüzüne karşı hatasının söylenmesi, ikaz edilmesi insana dokunur, ağır gelir. Hatta bazen olur ki kişi, böyle bir uyarı ve hatırlatma karşısında tokat yemiş gibi sarsılabilir. Fakat denilen şey doğru ise yapılması gereken, nefsin hoşnutsuzluğuna bakmadan muhataba teşekkür edilmesi ve hatanın tashih edilmesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu tavrın önemine işaret etme adına, “Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.” (Bediüzzaman, Mektubat, 66-67) diyor.

Hz. Pir’in ifadesiyle yalan, bir küfür sıfatıdır. Dolayısıyla mü’minin ağzına yakışmaz. Allah’a inanan bir insan nasıl ki sarhoş edici meşrubatı veya haram kılınan gıdaları ağzına alamıyorsa, küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla yalanın da hiçbir çeşidini ağzına almamalıdır. Elbette yalan söyleyen bir kimse sırf bu günahı sebebiyle küfür damgası yemez. Fakat böyle bir kişi küfre doğru bir adım atıyor ve ona ait sıfatlardan birini üzerinde taşıyor demektir. İnsanın ister kavlî, ister fiilî, ister hâlî, isterse hissî olsun, olduğunun dışında bir tavır sergilemesi yalan ve aldatmadır ve küfre doğru atılmış bir adımdır. Allah muhafaza küfür ve günah deryasına bir kere yelken açan kimse bir daha geriye dönemeyebilir. Bu açıdan insan, bu tür tehlikeli sularda gezinmemeli, asla meşru dairenin dışına çıkmamalıdır.

Peygamberlerin sadakati onların nübüvvetine en büyük bir şahit olduğu gibi, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda olanların sadakatleri de aynı şekilde onların davaları adına en büyük bir kredidir. İnsanın söylediği şeyleri yaşaması lazım ki muhataplarına tesir etsin. Kur’ân, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ ۝ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah nezdinde en çirkin kabul edilen şeylerdendir.” (Saff sûresi, 61/2-3) beyanıyla sözleriyle fiilleri birbirini tekzip eden insanları azarlar. Esasen günümüzde vaiz ve nasihlerin sözlerinin tesir etmemesinin arkasında yatan önemli faktörlerden biri de budur.

Mü’minler, hâl ve hareketleriyle, oturuş ve kalkışlarıyla, jest ve mimikleriyle içlerinin sesini soluklamalı ve her zaman doğruluğun temsilcisi olmalıdırlar. Doğruluk, insanlar nazarında önemli bir kredi olduğu gibi, Allah katında da çok önemli bir referanstır. Doğruluğun temsilcisi olan kimselerin mazhar olacakları lütuf ve nimetler ise bizim idraklerimizi aşacak kadar büyüktür.

***

Not: Bu yazı, 22 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Dinin Müstakim Yorumu Adına Ölçüler

Herkul | | KIRIK TESTI

Asr-ı Saadet’te yaşanan hayatın kelimesi kelimesine, milimi milimine günümüze aktarılması ve hiç değiştirilmeksizin aynen uygulanmaya çalışılması, çatışmaya sebep olabileceği gibi dinin ruhuna da uygun olmayabilir. Yapılması gereken, sünnetin temel felsefesinin iyi kavranması ve dinin açık bıraktığı uçlardan hareketle içinde yaşadığımız zaman ve şartlara uygun olarak günümüz problemlerine çözümler bulunmasıdır. Siyere bu gözle bakılacak olursa, Allah Resûlü’nün savaş ve barış stratejisinden, irşat ve tebliğ usulünden, idare ve yönetim anlayışından veya fetva ve kazaya dair uygulamalarından günümüz için çok önemli ilke ve prensipler çıkarılabilir.

Elimizde âlemşümul değerlerin bulunduğunda şüphe yoktur. Fakat önemli olan, bunları mevcut konjonktüre uygun olarak yorumlayabilmektir. Bugün yaşamak istediğimiz hayat, farklı bir çizgide de olsa geçmişte yaşanmış olabilir. Ama o günkü çizgiyle bugünkü çizgiyi çok iyi belirlemez ve bunlar arasındaki farkları göz ardı ederseniz, arzu ettiğiniz şeyleri gerçekleştiremezsiniz. Format farklılığına ihtiyaç olduğunu, önümüzde duran bir kısım hazır çözümlerin yeniden ele alınması gerektiğini unutmamalıyız.

Bununla birlikte, tevarüs ettiğimiz değerleri ve temel disiplinleri mevcut şartlara ve konjonktüre göre yorumlamanın kolay bir iş olmadığını, bu konuda çok büyük hatalar yapıldığını da unutmamak gerekir. Özellikle şahsî inisiyatiflerle problemlerin halledilmeye çalışıldığı ve indî mülahazaların öne çıktığı yerlerde yanılmalar çok olur. Muhtemel yanılmaları en aza indirmenin yolu ise bu işin bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesidir. Zira tedavül-ü efkarla hakikatler tebellür eder, yani fikir alış-verişi sayesinde hakikatler ortaya çıkar.

İyi bildiğimiz bazı meseleler olsa bile, hayatın oldukça kompleks hâle geldiği günümüz dünyasında her şeyi bilmemiz mümkün değildir. Bazen nazarlarımız sınırlı kalabilir. Hâdiselere mahrutî bir nazarla bakamayabiliriz. Meşgul olduğumuz mevzuun alâkalı olduğu bütün alanlar hakkında yeterli bilgimiz bulunmayabilir. Dahası bazen kendimize, nefsimize, arzularımıza takılabiliriz. Olaylara Kur’an mantıkîliği içinde yaklaşamayabiliriz. Ele aldığımız her meseleyi Kur’ân ve Sünnet’in yanıltmaz kıstaslarına göre değerlendiremeyebiliriz. Bize makul gelen, maslahat gördüğümüz şeyler, maslahat-ı merdude (din tarafından reddedilen maslahatlar, bir kısım kimselerce maslahat kabul edilse de İslam’ın maslahat görmediği hususlar) olabilir. Bu sebeple de dinin ruhuna aykırı hükümler verebiliriz.

İşte bütün bu mahzurlardan sıyrılmanın yolu, kolektif şuuru devreye sokmaktan geçer. İnsan, tek başına halledeceğini düşündüğü meselelerde bile mutlaka başkalarıyla görüşerek karar vermelidir. Şayet karar ve görüşlerinizi meşveret filtresinden geçirir, şahsî mülahazalarınızı başkalarının bakış açılarıyla kalibre ederseniz işte o zaman doğru ses ve soluğu bulabilirsiniz. Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü ve’s-selâm), istişare yapan kimsenin haybet ve hüsran yaşamayacağını ifade buyurmuştur.

Öte yandan, dine ait meseleleri ele alırken, sahabenin ve selef-i salihînin durduğu yerde durmasını bilmek gerekir. Yoruma açık alanlarda kendi mütalaalarımızı arz etsek, zamana uygun yorumlar getirsek de, dinin muhkem (değişmez) hükümlerini çiğnememeye dikkat etmeliyiz. Güncel problemlere çözüm bulma adına ortaya koyacağımız zihnî ve fikrî aktiviteler, bizi başta sahabe-i kiram olmak üzere selef âlimlerine karşı saygısızlığa sevk etmemeli. Zira bir kere ipin ucunu kaçırdığınız zaman işin nerede duracağı belli olmaz. Bugün sahabeyi sorgulamakla işe başlarsanız, Allah muhafaza yarın İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) bir “postacı” nazarıyla bakma küstahlığına girersiniz. Hatta iş burada da kalmayarak Kur’ân’a da uzanabilir. Nitekim günümüzde Kur’ân’a tarihsel bir metin nazarıyla bakan, onu yalnızca on dört asır evvel yaşamış insanların idrakine hitap eden bir kitap olarak gören ve bu sebeple de pek çok muhkem hükmü değiştirmeye çalışanların sayısı az değildir.

Alışkanlıklar, lüks ve fanteziler, farklı görüşlerle kendini ifade etme mülahazaları, insanları Kur’ân’ın ruhuna aykırı bir kısım marjinal görüşlere sevk edebiliyor. Keza modern dünyanın dayattığı hayat tarzını altından kalkılamaz ve değiştirilemez görme, aslından uzaklaşan bir kısım uygulamaları yeniden yörüngesine oturtmanın mümkün olmadığını düşünme veya terkedilmiş ve unutulmuş bir kısım değerleri yeniden topluma benimsetmenin artık imkânsız olduğu kanaatine sahip olma da bu konudaki kayma ve savrulmaların diğer gerekçeleri olarak görülebilir.

Böyle bir düşüncenin altında hem Allah’ın inayet ve riayetine gerektiği gibi inanmama hem de sahip olunan değerlere ve inanılan hakikatlere yeterince güvenmeme gibi sebepler vardır. Oysaki bu konuda Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) örnekliği bize yeter. Zira O, her türlü zulüm ve vahşetin kol gezdiği cahiliye toplumundan, akıl ve kalbleri terbiye edecek bir ümmet yetiştirmiş; cahil ve görgüsüz insanları medeniyet muallimliğine yükseltmişti.

Eğer problemlerin sadece kendi ceht ve çabalarımızla çözüleceğini zannediyor, yeni bir ba’sü ba’de’l-mevte giden yolu kendi güç ve iktidarımızla sınırlı görüyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. Bize düşen, vazifemizi yapıp şe’n-i rububiyetin gereğine karışmamaktır. Biz, kendi sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra hakikatin gücüne dayanmalı, Allah’ın ekstradan inayetlerine inanmalıyız. Kâinattaki baş döndürücü tasarruf ve icraatlarıyla kuvvet ve kudretini ortaya koyan Cenab-ı Hak, bizim minik gayretlerimize de bereket lütfedecek, yetersiz kaldığımız yerlerde elimizden tutacaktır. Bu açıdan kendi acziyet ve zafiyetimize bakarak hakikatlerle oynamamalı, modern hayata ayak uyduracağız diye sahip olduğumuz değerlerden uzaklaşmamalıyız. Kur’ân’ın gücüne inanmalı, ona itimat etmeli ve yüz yüze geldiğimiz problemlere çözüm bulma zannıyla onun hükümlerini tahrif etmemeliyiz.

Şunu unutmamak gerekir ki iyilik ve sevabın küçüğü olmadığı gibi, hata ve günahın da küçüğü yoktur. Hadisin ifadesiyle bir insanın yüzüne tebessüm etme veya yoldan, insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırıp kenara koyma gibi bizim küçük gördüğümüz şeyler kurtuluşumuza vesile olabileceği gibi, önemsemediğimiz nice küçük hatalar da bizi baş aşağı getirebilir. Bir şeyin küçük mü büyük mü olduğunu biraz da neticesiyle ölçmek gerekir. Bazen merkezdeki küçük bir açı, muhit hattında kocaman bir açı meydana getirebilir. Okçular tepesinin terk edilmesi şeklindeki yanlış bir karar, nicelerinin canına mâl olabilir. Üç beş maceraperestin yapmış olduğu hatalar, bir millet adına altından kalkılmaz problemlere sebep olabilir. Aynen bunlar gibi dini anlama ve yorumlama konumunda olan insanların yapacakları hatalar da ileride telafisi çok zor olacak sapmalara yol açabilir.

Bu tür konularda özellikle topluma rehberlik yapan, öncü konumunda bulunan insanların yaklaşımları, tavır ve davranışları çok önemlidir. Çünkü arkadan gelenler onları takip eder. Eğer onlar doğru yürürlerse, arkadan gelenler de aynen o doğru çizgiyi takip eder. Fakat önden gidenler bir kısım yanlışlar yaparlarsa, yapılan yanlışlar onlarla sınırlı kalmaz, umumileşir ve büyür. Maalesef günümüzdeki problemlerin altında yatan önemli sebeplerden biri de, önde gözüken bazı insanların durdukları yerin hakkını verememeleri, durdukları yere uygun düşünememeleridir. Onların yaşadıkları düşünce kaymaları, tabana indiği zaman büyük yıkımlara sebebiyet verebilmektedir. Bu itibarla herkes için önemli olsa da, özellikle önde bulunan kimselerin müstakim düşünmeleri ve müstakim davranmaları çok önemlidir.

***

Not: Bu yazı, 2 Şubat 2008 ve 8 Ağustos 2010 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

İnsanın Hilafet Sorumluluğu

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Cenâb-ı Hakk’ın insanı yeryüzünün halifesi kılması, ona hangi sorumlulukları yüklemektedir? İnsan bu hakikati ruhunda nasıl duyabilir?

   Cevap: İnsanın, yeryüzünün halifesi kılınması hakikati şu ayete dayanmaktadır: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben yeryüzüne bir halife nasbedeceğim.’” (Bakara suresi, 2/30) Yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, insanın, yeryüzünde -tabiri caizse- Allah’ın vekili olması, O’nun namına varlık üzerinde tasarrufta bulunması demektir.

İnsanın bu hakikati anlaması, Cenab-ı Hak’la münasebetiyle ilgili bir meseledir. Herkesin Allah’la münasebeti farklı farklıdır; bu konuda insanlar arasında seradan süreyyaya kadar fark vardır. Herkes manevî donanımının, iç yapısının ve eğitim seviyesinin müsaadesi ölçüsünde duyulması gerekenleri duyar, yüce hakikatlere açılır. Mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ulûhiyet hakikatini nasıl duyup değerlendirdiğini kestiremiyoruz. Sahabe diyor ki O, namaza durduğu zaman içinden güveç kaynaması gibi bir ses gelirdi. Kim bilir Rabbiyle irtibat açısından hangi derin mülâhazalara açılıyordu.

Aynı şekilde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de Allah’la çok derin münasebetleri vardı. Mesela Hz. Ebu Bekir’in, evinin cumbasında namaz kılarken ortaya koyduğu tavırları, ses ve soluğu, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinin bile dikkatini çekiyor, onları derinden etkiliyor, birbirlerinden gizli gelip onun namazını izliyorlardı. Keza Hz. Ömer’in namazdaki hıçkırıkları arka saflardan duyuluyordu. İşte insanın hilafet hakikatini ruhunda duyması ve onun gereklerine göre bir tavır alması, Allah’la güçlü bir irtibatının olmasına bağlıdır.

Yukarıda da dediğimiz gibi hilafet, insanın niyabeten Allah adına varlık üzerinde tasarrufta bulunabilmesi demektir. Bunun manası, icraat-ı sübhaniyenin aynıyla ifa edilmesi demek değildir. Hilafet, Allah tarafından yaratılıp insanlığın emrine musahhar kılınan varlığa müdahale hakkıdır. Bunu, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kıstas ve kriterler çerçevesinde belirli bir zeminde peyzaj yapmaya benzetebiliriz. Hiç şüphesiz insanın böyle bir imkânla serfiraz kılınması önemli bir payedir. Zira ne meleklerin ne de daha başka ruhani varlıkların böyle bir vazifesi yoktur. İnsan, maddî bir varlık olduğundan, tabiatın bağrında neş’et ettiğinden ve tabiatın dilini anlayacak kabiliyetlerle donatıldığından dolayı tasarruf hakkı ona verilmiştir.

İnsana düşen vazife, kâinat kitabını çok iyi okuyarak, canlı-cansız varlıklar üzerinde araştırmalar yaparak bir taraftan Allah hakkındaki marifetini artırmak, diğer yandan da insanlığın ve tüm varlığın hayır ve salahına hizmet edecek çalışmalar yapmaktır. İnsanın tasarruf yetkisinin sınırı da bununla çizilmiştir. Yani Allah’ın yarattığı şekliyle kâinatı muhafaza etmek, onun maslahatına olacak çalışmalar yapmak. Aksine, Allah’ın vaz ettiği “fıtrat”ı değiştirmek, onun yetki sınırlarını aşar. Dolayısıyla onun tasarrufları, fıtrata müdahale kapsamına girer, zarar ve ifsada sebebiyet verirse, o, kendisine verilen yetkiyi suiistimal ediyor demektir. Mesela günümüzde moleküler biyoloji, genetik mühendisliği gibi bilimler olabildiğince ilerledi. Bu alanlarda yapılan deneyler, testler, çalışmalar şayet insanlığın yararına olacak şekilde kullanılırsa; sözgelimi bir kısım hastalıkları tedavi etme, insanlığın onulmaz bazı problemlerine çözümler üretme, toplum huzurunu temin etme istikametinde yapılacak çalışmalarda dinen bir mahzur olmadığı gibi dinin bunları teşvik ettiği söylenebilir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme, Cenab-ı Hakk’ın kainata koyduğu hususiyetlerin, yine kainatın maslahatına kullanılması manasına gelir. Hatta Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir kısım peygamber mucizelerinden bunlara işaret ve teşvikler de bulunabilir. Fakat araştırmacılar, durmaları gerekli olan sınırda durmaz, mesela hormonlar veya genler üzerinde yapacakları yanlış müdahalelerle çevreyi bozar, insan sağlığına zarar verir, canlı bünyelerde deformasyona sebep olurlarsa meşru çerçevenin dışına çıkmış olurlar.

Şunun hatırda tutulması gerekir ki, insanın Allah’ın halifesi olması, yani eşyaya müdahale hak ve imkânına sahip olması, büyük bir potansiyeldir. İnsanın bunu fiiliyata geçirebilmesi için bir taraftan eşya ve hâdiseleri didik didik etmesi, diğer yandan da tefekkür ve çalışmalarını natüralizm sınırlarında bırakmayarak daha ileriye götürebilmesi, maddeyi aşarak Hz. Müteal’e ulaşması gerekir.

Akıl ve duyularla elde edilen tecrübî bilgiler çok önemlidir. Fakat “ahsen-i takvim” sırrına mazhar olan insanın sınırları bundan çok ileri, çok daha şümullüdür. Ona düşen, aşılmazları aşarak Cenab-ı Hakk’a ulaşabilmektir. Şayet o hep madde dairesinde kalıyor, kafasını laboratuvardan dışarı çıkaramıyor, deney ve gözlem yoluyla elde ettiği bilgileri aşamıyorsa, Allah’ın halifesi olduğunun şuuruna varamaz. Donanımına yerleştirilen yüksek potansiyelle ondan beklenen, bütün bu serhatleri aşarak O’na ulaşabilmektir.

Allah’a halife olduğunun şuuruna varan bir insan, baktığı her yerden kendisini Allah’a ulaştıracak menfezler açar, şehrahlar oluşturur. Allah’a götüren yolların mahlukatın nefesleri sayısınca çok olmasının anlamı da budur. Recaizade Ekrem’in dediği gibi kâinat, büyük bir kitaptır. Hangi harfi kaldırılsa arkasından Allah çıkar. Bunu idrak eden insan, kâinatta işleyen mükemmel düzenin Allah’ın mevcudiyetine delâlet ettiğini anlar. Aklıyla Zat-ı Baht’ı bilip kavrayamasa da, O’nun esma-i hüsnası ve sıfat-ı sübhaniyesi hakkında marifetini artırır.

Hilafet ve niyabetin hususiyetlerini, bu yüksek makamın insandan ne beklediğini ve hakkının nasıl verileceğini öğrenebilme ise bir rehbere bağlıdır. Asliyet planında o rehberler peygamberlerdir. Peygamberler içinde de Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hem Zat-ı Ecell ü Âlâ’nın hakkıyla tanınabilmesi hem de insandan beklenen misyon ve vazifelerin anlaşılabilmesi için yapılması gereken, bu rehberlerin eteklerine tutunarak, hayat yolculuğunu onların rehberliğinde sürdürebilmektir.

 إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً  “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara sûresi, 2/30) âyetinde de ifade edildiği üzere, insanı hilafet vazifesiyle tavzif buyuran, onun bu vazifeyi yapmasını mümkün kılacak güç, kudret ve donanımı veren ve zemini onun için müsait hâle getiren Allah, insanın ne ölçüde bir performans sergileyeceğini de, bu performansın neyi hâsıl edeceğini de bilir. Ancak ilim sıfatının tabiatı, malumun vücudunu gerektirmediği için Allah’ın bilmesi, insanların tercihlerini hür iradeleriyle yapmalarına mâni değildir. Başka bir ifadeyle Allah çoğu zaman, insanların eğilim ve tercihlerine göre neticeleri yaratır. Bu ayrı bir meseledir.

Burada asıl demek istediğim şey şudur: Şayet bizi bu yüksek donanımla dünyaya gönderip böyle yüce bir vazife ile vazifelendiren ve bu vazifeyi deruhte etmemiz adına gerekli imkânları da hazırlayan Allah ise hiçbir durumda ümitsizliğe düşmemek gerekir. Sürçtüğümüz, düştüğümüz veya işlerin istediğimiz gibi gitmediği ya da yürüdüğümüz yollarda önümüze bir kısım gailelerin çıktığı durumlarda dahi asla ümitsizliğe düşmemeliyiz. Madem bizi böyle zorlu bir yolculuğa salmıştır, elbette bunda bir murad-ı sübhanisi vardır. Şayet bizim hareketlerimizin varlık sahasına çıkmasının arkasında O varsa, hal ne olursa olsun ye’se mahal yoktur. Fakat insanın bu konuda müstakim düşünebilmesi ve doğru tavrı belirleyebilmesi de ciddi bir talim ve terbiyeye bağlıdır. İyi yetişmemiş biri, nerede nasıl hareket edeceğini, hangi duygu ve düşüncelere sahip olması gerektiğini bilemez.

Bazen yollar yürünmez gibi görünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Bir yerde sıkışsak, sıkılsak, daralsak, nefesimiz kesilse de, sonrasında Allah mutlaka nefes aldıracaktır, bundan asla ümidimizi kesmemeliyiz. Yusuf suresinde yer alan, وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ “Allah’ın rahmetinden (sizi rahatlatıp soluklandıracağından) ümit kesmeyin!” (Yusuf sûresi, 12/87) âyeti de bunu ifade eder. Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur: يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ “Ey kendilerine haksızlık edip ölçüyü aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” (Zümer sûresi, 39/53)

Eğer biz her şeyimizle Cenâb-ı Hakk’a emanet isek asla ye’se düşmemeliyiz. Hz. Pir’in ifadesiyle yeis, mâni-i her kemâldir. Yani insanın terakkisinin önünde duran büyük bir engeldir. Akif de ye’sin zararını şu mısralarıyla dile getirir:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın ruhunu, vicdanını bağlar.

Bu itibarladır ki Allah’a inanan, O’nun yeryüzündeki halifesi olduğunun şuurunda olan bir insan katiyen ümitsizliğe düşmemelidir. Bütün orduları dağılıp tek başına kalsa dahi, “Benim ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ gibi bir cephaneliğim olduktan sonra Allah’ın izniyle bütün orduları darmadağın edebilirim.” diyerek ümidini korumasını bilmelidir. Çünkü yeis bir yönüyle Allah’ın sınırsız kudret ve kuvvetini, namütenahi inayet ve riayetini görmezlikten gelme, her şeyi kendi güç ve kuvvetiyle değerlendirme demektir.

Öte yandan, Allah’ın lütfettiği nimetlere eriştiğinde ve rahatlığa erdiğinde de şımarıp küstahlaşmamalıdır. Ortaya çıkan başarı ve zaferleri kendinden bilmemelidir. Zor ve sıkıntılı zamanlarda ye’se düşme de, bolluk ve genişlik zamanlarında küstahlaşıp şımarma da Allah’ın yeryüzü halifesine yakışmayan tavırlardır.

***

Not: Bu yazı 3 Ağustos 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.