Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Selam Ruhu

Herkul | . | BAMTELI

İndir:       mp3     mp4       HD

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Altın Kâse ve Sapan Taşı

-Tenha yerleri kollayıp orada O’na içini dökmeli.. “Ne zamana kadar?” dememeli. Onu “Zamanın Sahibi” belirler. Siz O’nun işine karışırsanız, kendi işlerinizi karıştırmış olursunuz. (00:45)

-Dünden bugüne eksik olmayan şeyler, bundan sonra da eksik olmayacaktır. Hazreti Adem’in bir oğlu diğerini öldürmüş.. sadece Hazreti Zekeriya (alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselam) değil nice Peygamberler boğazlanmış.. Hazreti Davud (alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselam) sıradan insanlara bile isnat edilemeyecek iftiralara maruz kalmış.. Süleyman Aleyhisselam -haşa ve kella- cinci, ifritçi, büyücü, kahin gibi algılanmış.. İnsanlığın İftihar Tablosu’na sâhir demişler… Bundan sonra da aynı şey olacak ve Hak yoluna hizmet eden kimseler eziyet, işkence, isnat ve iftiralara maruz kalacaklardır. Fakat, Hak erlerine düşen şikayet etmemek, hatta kendisine onları reva görenlere bile küsmemektir. (01:20)

-Nakledildiğine göre Hallac-ı Mansur, düşmanları, çekemeyenleri tarafından –hâşâ- “ilahlık iddiasında bulunuyor” diye mahkemeye verilir. İstiğrak hâlinde dile getirdiği “enelhak” sözünü anlamayan o günkü mahkeme heyeti ise Hallac-ı Mansur’un ellerinin kesilmesine karar verir. Karar uygulanır ve Hallac’ın elleri kesilir. Vücudundan kanlar akarken Hallaç rengi atan yüzünün halini görmesinler diye adeta son abdestini kanla alır. Böylesi bir ortamda o, kesilmiş ellerini Rabbine kaldırarak, “Allah’ım! Bana bunları reva görenleri affetmedikten sonra ruhumu teslim etmek istemiyorum.” diye dua eder. (05:00)

“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.” (Sâ’di)(06:23)

-Adanmış ruhlar, hizmet ederken fevkalâde civanmertçe, bir nefer gibi mütevâzi ama en önde; maddî-mânevî ücret taksiminde ise kendini unutturacak kadar gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler. Onlar,

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ

“Allah onları, onlar da Allah’ı sever; mü’minlere karşı (fevkalâde) mütezellildirler (tevâzu kanatlarını yerlere kadar indirirler), küfür nankörlerine karşı da izzetli (ve satvetli)dirler. Sürekli Allah yolunda mücâhedede bulunur ve kınayanın kınamasına da aldırış etmezler.” (Mâide sûresi, 5/54) gerçeğinin tam temsilcileridir. (06:46)

-İnsan, bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindeyse, başkalarının kendisine tazim etmesini arzuluyorsa, sözlerine her şeyin üstünde değer verilmesini istiyorsa, hizmetlerine karşılık kıdemine uygun bir mukabele umuyorsa ve hiç tenkit edilmemeyi, herkesin kendisinden hayranlıkla bahsetmesini diliyorsa, işte o zaman, “Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz!” (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadına müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrayabilir. (08:30)

-“Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var.” (Nef’î) (09:14)

-Hakkı ikâme etmeye kendini adamış insanlar, dünyevî arzulara kendilerini kaptırdıkları an Allah hizmet imkânlarını ellerinden alır. Yıpranmamış, aşınmamış, dünya karşısında diş kırmamış cedid bir nesle o işi teslim eder. Bu itibarla da adanmışlar, adanmışlıklarını son kerteye kadar korumalıdırlar. (10:07)

-Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivâyetlerinde nakledildiğine göre; Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yahûdiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil demirden mâmul zırhını rehin bırakmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden âhirete irtihal buyurmuş; ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radiyallahu anh) bedelini vererek Nebî yadigârı mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış ve onu Hazreti Ali’ye (radiyallahu anh) emanet etmişti. Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan hiçbir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı. Din-i Mübîni tebliğ ve temsil etmesine, insanlara saadet-i dareyn vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine yine hüsn-ü misal olmuştu. (11:42)

-Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine, cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmişti ama devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi. Âhirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir küp bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan küpten küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi; çünkü o da diğer bütün Kur’an talebeleri misillü her zaman âhirete müteveccihti. (12:10)

-Bazı mağrurlar “Mütekebbire karşı tekebbür…” sözünü yanlış yorumluyorlar. Oysa, Hazreti Ömer, tevazu ve sadeliği içinde kendi olarak başkalarını dize getiriyordu. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin toprakları da müslümanların eline geçmişti. Fetihten sonra, ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını isteyince, oranın ileri gelenleri, “Biz, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın vasıflarını çok iyi biliyoruz; bu anahtarları ondan başkasına asla veremeyiz” demişlerdi. Daha onlar, aralarında bu konuyu müzakere ederlerken, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu. Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar onu görünce hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan başka bir şey yoktu. Ayrıca, yüce Halife’nin o basit elbisesi, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı, o da her defasında bu yırtık yerleri –birer şeref nişanesi ekler gibi– yeniden yamamıştı. Adalet timsali yüce halife, bu halinin istihfaf edileceği imasında bulunan bazı müminlere “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs’ün ruhânî reisleri, “İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz; çünkü, kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur!” demiş ve onları Hazreti Ömer’e teslim etmişlerdi. (14:00)

-Mefkure yolcuları kendilerinden sonra evlatlarını, torunlarını, dünyevî rahatlarını, yazlıklarını kışlıklarını düşünmemelidirler; onlar sadece mefkureleri istikametinde yürümeli ve yıkılmış o abideyi ikame etmeye çalışmalıdırlar. Zira, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” dünya denen o kandan irinden deryada boğulup gitmişlerdir. (15:14)

-Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde İslam devleti, şimdiki Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeydi. İslam orduları bir taraftan Mâverâünnehir’de, diğer yandan Çin seddine ulaşmış; beri taraftan da tâ Cebelitârık’a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve adeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hazreti Ali (radıyallahu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum!” cevabını veriyordu. Hazreti Pir, onun bu tavrını kerametine veriyor, ayrı bir yorum getiriyor. Fakat, S. Kutup yaklaşımıyla bakılırsa, onunkisi içtimaî adalet.. yüksek insan ruhu.. toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesiydi. (17:57)

-Allah Rasûlü’nden Hazreti Ebu Bekir’e, Hazreti Ömer’den Hazreti Ali’ye kadar -Hazreti Osman gibi servetini bütünüyle din yolunda infak etmişler ve kesben değilse bile kalben dünyayı terketmiş olanlar da dahil- Ashab-ı Kirâm ve sonra da onların yolunda gidenler hep bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhuyla yaşadılar. Öyle olmayanlara sormak lazım: Örneğiniz kim sizin? Allah aşkına; yazlığınızla kışlığınızla örneğiniz kim? “Çocuğum.. torunum..” demekte, “devletin parası deniz” demekte örneğiniz kim Allah aşkına!.. Onu Kârunlar söylemişti. Onu Ramsesler, Amnofisler söylemişti. Allah’tan korkup hicap etmek lazım!.. (19:30)

Soru: “Selam” filmi münasebetiyle bir kere daha “selamla gidilen beldelerde kalıcı olunduğu ama kılıçla girilen yerlerde uzun süre durulsa bile müessir bir iz bırakılamadığı” ifade edildi. Ashâb-ı Kirâm’dan Osmanlı’nın nihayetine kadar -İstanbul’un fethi de dâhil- pek çok kapının açılışında kılıcın da varlığı düşünülürse, selamla girmekten maksat nedir? Selam ruhu nasıl anlaşılmalıdır? (23:08)

-İslâm’da savaş; kan dökmek, toprak kazanmak, ganimet elde etmek için yapılmaz; genelde müdafaa eksenlidir. Cihad, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek, onların Allah ile buluşmalarını sağlama ameliyesidir. Savaş ise büyük ve kutsal bir hareket olan cihadın bir parçasıdır. Evet, İslâm’da barış esastır, savaş ise ârızî bir durumdur; savaşın sebep ve hedefleri de özetle şunlardır: 1) Müdafaa/Savunma Savaşı (Meşrû Müdafaa) İslâm, bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşrû kılar, hattâ bazı durumlarda onu emreder. 2) Zulmü Durdurmak veya Haksızlığa Uğrayan Müslümanlara Yardım Savaşı: İslâm tarihindeki uygulamalara göre meşrû savaşların bir başka şekli de bir gayrimüslim devletin teb’ası olup zulme uğrayan ve hakları çiğnenen azınlık hâlindeki Müslümanların (mustaz’afların) yardım isteğine karşı girişilen savaştır. 3) İrşad Hürriyeti: İslâm’da savaş ve cihad, İslâm dinini neşretme hürriyeti engellenirse, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için yapılır. 4) Yapılmış Bir Barış Anlaşmasının Düşman Tarafından Bozulması Sonucu Başlayan Savaş. (23:47)

-Merhum Mehmet Akif “Çanakkale Şehitlerine” şiirindeki (bir yönüyle tenkite de açık olan) “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” sözüyle aslında Ashab-ı Bedr’i küçültmüyor; fakat bir şair mülahazasıyla, bir şiir esprisi içerisinde berikileri biraz yukarıya çıkartıyor. Allah nezdinde öyle de olabilir. Sizin arkadaşlarınızdan bazıları bile rüyalarında, yakazada kendilerini Ashab-ı Bedir içinde gördükleri oluyor. Olabilir, Allah’ın bir lütfu. Onların içinde bulunmak büyük bir payedir. Mektepte sarığını açıp Çanakkale’ye koşan ve şehadete yürüyen o insanların azm ü ikdamlarını hafife almamak lazım. (24:58)

-Cenâb-ı Hak, “(Ey inananlar!) Onlara karşı, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir.” (Enfal, 8/60) buyurarak, muhtemel tehlikelere karşı mü’minlerin hazırlıklı olmalarını ve caydırıcı güç edinmelerini emir buyurmuştur. (26:30)

-İslam’da harp, ifade ettiğimiz sebep ve gayeler için yapılabilir; fakat, bazı dönemlerde bu hususlara tam riayet edilemediği ve içtihad hatalarına düşüldüğü de olmuştur. Bazen “adalet-i mutlaka” yerine “adalet-i izafiye” yoluna gidilmiştir. (27:09)

-Gidilen bazı yerlerde kalıcı olunamamasının sebebi, içtihad hatalarına bağlıdır. Maddî kılıcın kınına sokulması, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın elmas kılıçlarının ortaya çıkarılması, İslam’ın adalet ve hakkaniyet kılıcının ortaya çıkarılması gerektiği yerde ona tam riayet edilememiş; adalet-i izafiyeye bağlı bir kısım hatalar yapılmış olabilir. O hataların yapıldığı yerlerde daimi kalınamamıştır. (29:27)

-Endülüs gibi yerlerde kalıcı olunamayışının başka sebepleri de vardır. Saltanat sevdası, ihtilaf ve iftiraklar bu sebeplerin başında gelir. Mehmet Akif’in “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez!” beyti ve Yavuz Sultan Selim’in,

Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,
Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.
İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni

sözleri, bu gerçeğin ifadesi gibidir. (30:20)

-Selam filmini dünyaya açılmayla alakalı yapmışlar. Bana da biraz gösterdiler, göstermedikleri anları da oldu; “Mülahazaların var mı, tashih edilecek yerleri var mı?” Belki icmâlen kendi mülahazalarımı anlattım. Ben ne filmden anlarım, ne senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu. Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası drobu kendisine tam uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada eritmişler. (33:15)

-Filmin bir sahnesinde Mostar Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da canlandırılan sahneler de böyleydi. (35:10)

-Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir gerçek. (36:31)

-Farklı bir Çanakkale’ye gitmek gibi bir şeydi bu; yine ölüme gidiyor gibi gittiler. Evlerinde duvaklı gelinlerini bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı anneyi babayı bırakıp gidenler oldu. “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı bile öpülür. (36:57)

-İşte öyle “selam”la gitmiş arkadaşlar.. tahtalara “selam” yazmışlar. Bu, esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve atmosferini oluşturur. (39:10)

-Hususiyle maddi kılıcın kınına girdiği günümüzde “selam” bizim tek silahımızdır. (40:22)