Bamteli Yeni – Tevazu Buudlu Kulluk ve Hakiki Hürriyet

Bamteli Yeni – Tevazu Buudlu Kulluk ve Hakiki Hürriyet

Girdikten sonra da uzun kalamaz. Kalbinde kibri varsa, gururu varsa, bencilliği varsa İslâm’dan kapı dışarı edilir. Tevâzu, mahviyet ve hacâlet Müslümanlığın esasıdır. Mesleğimizin de temel rüknüdür. Orada yazıyordu da ben ona takıldım işte yani. Mütevazı olanı büyütür. Kendini bir şey zannedeni de küçültür. Zanna ne lüzum, biz hepimiz boynu tasmalı Allah’ın kapı kulları, halâyıkı, köleleriyiz. Zanna ne lüzum var.

Bu kadarı dudaklarımı ıslattı, kâfî.

Biraz da konuma göre tavır davranış. Sizi bir yere almış koymuşsa lütfen keremen nezd-i ulûhiyetinden ihsan olarak etrafa bakıp çevreye bakıp bu konumun hakkı nedir, onu doğru okuma. O orada kendi durumunu insan doğru okursa sofilerin ihtimal “Men arefe nefseh fekad arefe Rabbeh” nefsini bilen konumunu doğru okuyan Allah’ı da bilir.

Ben buraya nasıl geldim, nasıl var oldum? Nasıl sadece var olmakla kalmadım, mesela camid olmadım? Sıradan bir mahluk olmadım. Hatta sıradan bir hayvan olmadım. İnsan oldum. Sıradan bir insan olmadım. Ümmet-i Muhammed oldum (sallâllahu aleyhi vesellem). Ümmet-i Muhammed olmakla yine sıradanlığa takılıp kalmadım. Ahir zamanda boyunduruğun yere konduğu dönemde kendimi vazife başında bildim. Onunla da kalmadım. Cenâb-ı Hakk’ın hazırlayıp önümüze sürdüğü bir sistem içinde kendimizi bulduk, buldum.

Böyle üst üste bunları yığınca nimet üstüne nimet, çok buutlu nimet, çok derinlikli bir nimet.

Bu çok derinlikli nimetler karşısında insan, tevâzu ile asa gibi değil belki yay gibi olmalı; ayaklarını bastığı aynı yere kafasını da koymalı. Ötesini bilmiyorum Allah’ım. “Akrabu ma yekunul abdu min rabbi fehüve sacid” demişti Söz Sultanı, Kelâm-ı Seyyidi’l-beşer. Ben de ancak o kadarını yapabiliyorum demeli.

Ama bunları görmüyorsa insan, içinden gelen ciddî bir istekle, belki ona dürtü dememeli de öyle bir ilâhî sevkle, konumunun ne olduğunu da bilemez. Konumunun gereklerini de göremez. Onu bilen de sürekli oturur kalkar, her şeye “Elhamdülillah” der. İşte tevâzu bu demek, “Elhamdülillah.”

Böyle diyene Allah (celle celâluhu), hadîs diye rivayet ediliyor, “Men tevadaa… refahullah vemen tekebbera vedaahullah.” “Yüzü yerde olan iki büklüm insanları Allah yükseltir ha yükseltir.” “Vemen tekebbera”, az buçuk büyüklüğe giren, ilâhî mevhibeleri kendine mâl eden, kendini bir şey gören, Allah’ın lütfettiği faziletleri kendisinin hususiyetiymiş gibi sahiplenenleri, “Vedaahullah”, Allah indirdikçe indirir, indirdikçe indirir.

Bazen dünyada cezalandırır. Fakat tekebbürün derinlikleri çok fazla ise, dünya muhakemeleri öyle bir ceza için yeterli olmadığından onlar mahkeme-i kübraya ma‘dele-i ulya’ya kalır. Hafizanallah. Orada cezâlandırır.

Allah “Kasemtuhu lillah” buyuruyor. Azamet, kibriya O’na mahsus; büyüklük O’nun izârı, azâmet izhârı. Onu kimse onunla paylaşamaz. Bu.

Herhalde bu mevzuda çok sık temrine, rehabiliteye ihtiyacımız var. Hep oturup kalkıp O’nun büyüklüğünü, yüceliğini, başımızdan aşağıya dökülen sağanak sağanak nimetlerini, hiçliğimizi bir kere daha hatırlamalı. Yaptığımız şeyleri O’ndan bilmeli ki devam etsin; öbür tarafta da O’nun nimetleri, teveccühleri devam etsin.

Levhânın hatırlattığı şeylere takıldık, rencide etmiş olabiliriz. Ne hâlimiz varsa hepsi sana âyân. Dua, kapı kullarından miskince bir beyân. Kapı kulu dedik ya meselelere kapı kulu; boynu tasmalı kapı kulu. Emir ve muradının dışında bir şey yapabiliyor musunuz? Getiriyor, geliyorsunuz. Hayatı sonuna doğru işlettiriyor, delikanlı oluyorsunuz. Kuhûlete eriyor, olgunluğu idrâk ediyorsunuz; elinizde değil. Yaşlanıyorsunuz; elinizde değil. Yürüyorsunuz öbür âleme; elinizde değil.

Evet, demek ki biz bize hâkim değiliz. Her hâlimize hükmeden biri var. O, her hâlimize hükmetmekle kendini ifâde ediyor ve hissettiriyorsa, hissetmemek körlük olur. Her hâdiseyi, ondan bunları bize anlatan birer nâğme gibi dinlemiyorsanız sağırsınız demektir. Her objeyi, her nesneyi ondan bir nâğme gibi görmüyorsanız körsünüz demektir.

Kur’ân’da “Sümmün bükmün ümyun” diyor. Sağır, kör ve kalpsizdirler, dilsizdirler. Öyle ise insan, gördüğü gibi onu doğru değerlendirmeli, duyduğu şeyleri doğru duymalı ve sonra da hamd ü sena ile bunları dillendirmeli. “Summ” olmamalı, “bükm” olmamalı, “umy” olmamalı; ne kör, ne sağır, ne de dilsiz. Dili dilbazlık hesabına kullanmamalı. Dili O’nu anlatma istikâmetinde kullandığımız zaman, O’na değen şeyler istikâmetinde kullanmak lâzım. Bu. Evet, başınızı ağrıttık. Vesselâm.

Garip bir dönemde neş’et ettiğimizden dolayı, içinde yetiştiğimiz zamanın bize ait değerlerinden götürdüğü şeyler var ve bize yamadığı kötü şeyler var. O kötü şeylerin te’sirinde götürdüğü şeyleri, yitirdiğimiz cennetleri çok defa göremiyor ve hatırlayamıyoruz. Kapkaranlık bir dönemin, bir mânâda talihsiz ama konumunun hakkını vererek dirilirse şayet çok tâlihli, yolların ayrımı.

Kutup “üfteraku’t-tarık” diyor; yolların ayrımı, öyle de olabilir, böyle de. Hazreti Pîr de bizim gibi avamlar için yazdığı Küçük Sözler’de, o Küçük Sözler’de büyük hakikatler nümâyân, hep böyle meseleyi yollara bağlıyor. Sağ yol, sol yol; mükellefiyet yolu, serazat çakırkeyf insanların yolu; kulluk mükellefiyeti altında iki büklüm olanların yolu, kendini bohemliğe salanların yolu; Hakk’a kul olmada hürriyetini görenlerin yolu, kendini hür zanneden zavallıların yolu.

Yine bu tabir de Hazreti Kutub’a ait, diyor ki: Hakikî hürriyet Allah’a kulluktan geçer. Allah’a kul olmayan hür değildir. Çünkü bin şeye kul olma mecburiyetinde kalır; idâre eden müstebit idârecilere, makama, mansıba, şöhrete, nefsine, havâ-i nefsine, şehevâta, rahata, tenperverliğe, yuvaperverliğe o kadar şeye kul olur ki bunlar arasında gel git yaşayan bir köle gibi yaşar.

Ama Allah’a kul olunca tastamam bir hür olur, bütün bu kulluklardan sıyrılır. Hakikî hürriyet Allah’a kulluktan geçer. Allah’a kulluğun şuurunda olmayan insanlar hür değil; köleliklerinin farkında olmayan onlar bir kısım zavallı, derbeder, perişan, sefil kölelerdir. İsterse omuzları, kolları; isterse ayaklarının altı, bilmem işte onların makamlarıyla, payeleriyle, yıldızlı yaldızlı şeylerle donatılmış olsun.

Zülfüyâr’a mı dokunduk, âğyâr’a mı dokunduk? Evet, “Entüm a‘lemu bi-umuri ukbaküm.” “Cevr ile kimseyi bizâr etme” bana diyor o, “Sana cevr etse de âzâr etme.” Bu Nâbî çok kıyak bir adam. Hazreti İbrahim memleketinden olduğu için, Hazreti İbrahim’in arta kalan ilhamlarla o da coşmuş. “Bu” redifli naatı hep dillere destandır:

Sakın terki edepten küy-u mahbub-i Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâdır bu.

Bana da şimdi bir laf çarptı yani, âlemi ne bizâr ediyorsun, ne âzâr ediyorsun, ne hakkın var diyor. Teşekkür ederim.

Not: M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 8 Kasım 2011 tarihinde yapmış olduğu ilk kez yayınlanan sohbeti.