Bu mevzuda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hassasiyeti, aynen Hz. Ömer’de de vardı. Çünkü, ilk nazil olduğu dönemde Kur’ân’ın iyice bellenmesi, anlaşılması, ehemmiyet ve fonksiyonunun kavranması ve Allah’ın kelâmı olması ölçüsünde ona ihtimam gösterilmesi gerekiyordu. Aksi hâlde, hadis Kur’ân’a karışır, Kur’ân kendine has keyfiyet ve hususiyetini kaybeder ve önceki ümmetlerde yaşanan durum aynen tekrarlanırdı.
Bu sebeple, Hz. Ömer’in bu mevzuda gösterdiği tehâlük, bizzat Efendimiz’in de tehâlüküydü. Daha sonra, ashab-ı kiram, her şeyi apaçık görüp kavradıktan ve her şey yerli yerine oturduktan, hatta “Kur’ân nedir, hadis nedir?” belli olduktan sonra, -izahına çalıştığımız üzere- hadisler de Kur’ân gibi ayrıca tedvîn edildi.
Hadislerin daha ilk dönemde bu şekilde kaydedilmesinden sonra, tarihlerimizde İkinci Ömer diye anılan Ömer İbn Abdülaziz zamanında ise resmen tedvîn edildi. Değişik yerlerde, değişik şahısların ellerinde sahifeler vardı. Çok defa da bu hadisler, ağızdan ağıza naklediliyordu. Hatta, bu yüzden ve ayrıca ezberlenip öğrenilmeleri için, nasıl Hz. Ömer, İbn Abbas, Ebû Musa el-Eş’arî, Ebû Said el-Hudrî ve Zeyd b. Sabit gibi sahabeler, hadislerin hafızalarda kalması ve ezberlenmesi gerektiği üzerinde durdukları gibi, Şa’bî, Nehaî gibi hadiste yed-i tûlâ sahibi, hafıza dâhisi tâbiîn âlimleri de ilk başta yazmaya taraftar olmamışlardı.
Bununla birlikte, hem kaydedilen, hem de ağızdan ağıza nakledilen hadisler, Ömer İbn Abdülaziz döneminde resmen tedvîn edilmeye başlandı. Nasıl Yemame’de çok sayıda Kur’ân hafızının şehit olması, Kur’ân’ın resmen toplanması hususunda Hz. Ömer’in bu mevzudaki tehâlükünü çekmişse, aynı şekilde hadislerin tedvîn işi de Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin sünnete ait gayretini coşturmuştu.