İslâm açığa vurulunca, baskılar arttı ve bunun üzerine şehit olanlar da oldu. Sümeyye gibi, Yâsir gibi ve daha niceleri.
Kimisi açlıktan, kimisi işkenceden, kimisi sinesinden yediği bir mızrak, bir oktan.. ve derken hicretler başladı… Habeşistan’a hicret, kendi kentlerine geriye dönüş ve ileride gerçekleşecek olan Medine’ye hicret ve hüzün senesi; Hz. Hatice-i Kübrâ ve Ebû Talib’in birden vefat etmesi ve esbab açısından Allah Resûlü’nün bütün bütün desteksiz kalması… Aslında Allah (celle celâluhu), sebepler adına, O’nun dayanabileceği her şeyi koparıp O’nun elinden alıyor, O’na, sürekli Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh yollarını açıyordu. Zira sebepler bütün bütün sukut etmezse, fıtrat ve tabiat kanunları için mukarrabîn ölçüsünde Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh tahakkuk etmez. Sebebler bütünüyle yok edilmeli ki insan o esnada fıtrî meyillerinin yanında ızdırarî ve cebrî olarak da “Allah”a yönelip tevhid nurunun sırlarını sezebilsin.. sezebilsin de vicdanında sırr-ı ehadiyet zuhur etsin.. tıpkı Yunus b. Mettâ’da olduğu gibi.. sonra da O’na yaptığı gibi sahil-i selâmete çıkarsın ve şecere-i yaktîn altında, ona görmesi gerekli olan nur-u a’zamı göstersin.