“İman”ın “islâm”la bütünleşmesi, “islâm”ın “ihsan” kutbunda yaşanması, kâmil mü’minlerin şiarı. Mü’minin, iman ve islâm içinde, iman ve islâm üstü bir buuda ulaşması ve ulaştığı bu son noktanın hakkını eda etmesi bir ihsan, hayrın hayır doğurması esasına göre, Cenâb-ı Hakk’ın bu samimî teveccühe, azametine uygun mukabelesi ise, مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ“Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşerin kalbine hutûr etmemiş.”379 sürprizler faslından ayrı bir ihsan… Zaten “İhsanın karşılığı da ancak ihsandır.”380 Ama, kulun ihsanı kendi derinliği ölçüsünde ihlâs, edep, saygı ve haşyet şeklinde; Allah’ınki de Kendi azamet ve servetine göre ve binbir vâridâtla kulunun gönlünü inançla donatıp ilhamlarla coşturma, gözünden perdeyi kaldırıp eşyanın hakikatine muttali kılma, ağzını mâlâyâniyattan koruyup lisanını hikmetle konuşturma ve hislerini uyarıp onu tecellî meşrıklarında dolaştırma şeklinde…
Varlığın perde arkasının aralandığı bu noktaya ulaşan mü’min, O’nu “bî kem u keyf” görüyor gibi olur. Ne var ki O:لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ“Basar ve basîretler O’nu ihata edemez.”381hakikatinin sahibi olduğundan, O’nun kendisini görüp bildiği yakîniyle, O’nu görmenin zevkinden, O’nun tarafından görülmenin mehâbetiyle bîhûş olur; taat, ihlâs, hudû ve huşû televvünatıyla rü’yet-i tâmme-i âcile (ahiretteki görme) adına, rü’yet-i nâkısa-i âcileden, tıpkı oruçlu olan birinin oruçlu olduğu saatlerde, oruçla beraber iftar dakikalarının da hazzını ruhunda duyduğu gibi, dünya savm-ı visâlinin “eyyâm-ı ma’dûde”sinde, Dost’la vuslat âşirelerinin kat kat olmuş hazlarını duyar ve bir yaşamışlık içinde bin yaşamışlığı birden zevk eder.