İnsanları terbiyede, onların karakterlerini tespit çok mühimdir. Fizyonomileri, insanların ruh dünyalarını ele verir. Öyleyse evvelâ, her insanın ruh dünyası anlaşılmalı, daha sonra da her insan eritilebileceği potaya konarak eritilmelidir. Terbiye, bir mânâda ona şekil vermektir. Şekil vermek ise, ancak o insanın belli bir potada eritilebilmesiyle mümkündür.
Bilmeden, gelişigüzel yapılmak istenen terbiyenin hiçbir faydası olmayacağı gibi, büyük zararlara da yol açabilir. Onun için Allah (celle celâluhu) bu işin başını çeken Zât’a şöyle buyurmaktadır: قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُۤو إِلَى اللّٰهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي“De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, insanları basiretle Allah’a davet ederiz.”356
Evet, bir dava ve düşünceye davet, basiretle olmalıdır. Basiret, yapılan işin bilerek yapılması; kime, neye, ne ölçüde davette bulunulacaksa, bunun belli bir şuurla yapılmasıdır.
Demek oluyor ki, Allah Resûlü, davette kendisine şuur yolunu seçmekte, ümmetine de böyle bir yolu yeğlemekte.. zaten bunu emreden de doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir.
Kim, kaç derece hararette erir, özünü bulur; kim, hangi potada ele alınır; kim, nerede imbiklere atılır; kime mekikler nasıl gider-gelir; bunlar ancak basiretle keşfedilip bilinebilecek şeylerdir.
Cahiliye devrinde, o günün insanları içinde, şuurlu, basiretli, hakperest ve insaflı olanlar, gözleri hak ve hakikate açılıp İslâm’ı anladıktan ve anlayış itibarıyla hakikate uyandıktan sonra da yine en hayırlılardan oldular. Zira, altın, potadan geçtikten sonra yine altın, gümüş ve bakır da, potadan geçtikten sonra yine gümüş, yine bakırdır ve asla başka madene dönüşmezler. Cahiliye devrinde madeni altın olanlar, İslâm’a geçtiklerinde yine altın olacaklardır; fakat bir şartla ki, إِذَا فَقُهُوا ifadesi bunu anlatmaktadır. Dinde fakihleşmeleri, derinleşmeleri kaydıyla…