İçeriğe geç

Bu meselenin bir diğer yönü de şudur: Başta ehl-i hakikat ve ehl-i tasavvuf, sonra hakikat aşkıyla serfiraz ruhların bu türlü sözlere ve bu sözlerin ihtiva ettikleri hakikatlere daha değişik bir bakışları vardır. Onlara göre insanların hakikati görebilmeleri için nefis ve enaniyetleri cihetiyle ölmeleri lâzımdır ki, onu ayan beyan gerebilsinler. İnsanlar sırtlarında nefis baskısını taşıdıkları, benlik ve gururları altında ezildikleri sürece kat’iyen hakikati göremezler. Öyleyse kalbin ve ruhun hayatına yükselmenin yolu, nefis ve enaniyet cihetiyle yok olmaktır. Evet, insan yok olmalıdır ki var olsun! Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir kısım hakikatlerin kalb ve vicdan yoluyla müşâhede edilmesi ve insanın bunu vicdanında sezdikten sonra iradesiyle kendisini yönlendirmesi, nefsin ve enaniyetin baskısından kurtulmasına bağlıdır. Bu ise ancak derin bir tefekkür, Cenâb-ı Hakk’ın kâinattaki âyet, kelime, harf ve satırlarında O’na ait hakâiki müşâhede edip daima uyanık ve gözleri açık yaşama… gibi yollarla temin edilebilir.

Bir diğer husus da zikr ü fikr ile kalbi temizleme, vicdanı uyarma ve مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا “Ölmeden önce ölünüz!”[2] sırrına mazhariyet ufkudur. Yani siz, hepiniz uykudasınız. Nefis ve enâniyet cihetiyle öldüğünüz zaman gözleriniz açılacak ve hakikati, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun müşâhede edeceksiniz. Aksine nefsin arzularının esiri olduğunuz ve cismaniyetinizi yaşadığınız sürece hakikate de gözleriniz hep kapalı kalacaktır. Hâsılı, dünyada, nefis ve enaniyet cihetiyle insanlar uykudadırlar. Nefis ve enaniyetlerini öldürüp kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükseldikleri, kalbi söylettirdikleri, ruhu işlettirdikleri an gözleri açılacak ve her şey onlara ayan beyan görülecektir.

134