İçeriğe geç

İşittiririz insan olan insana. Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.. Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne..Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz.[2]

der ve bu mülâhazalarla Rabbimiz’in karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde eğiliriz…

Bu bakımdandır ki ehl-i irfan, daha önce turuk-u âliye ile, daha sonra da bu yolla, evvelâ enfüsî tefekkürde derinleşmiş daha sonra da dıştan gelen âfâkî tefekkürle fikren şekillenmişlerdir.

Felsefeciler ise kâinatın ihata edilmez engin köşelerinden işe başlamış ve “karadelik” demiş, yıldızların mahiyetini hecelemiş ve hiçbir şeyi alıp sonuna kadar götürememişlerdir. Yer yer karadelikler gibi karanlık düşüncelerden bahsetmiş, insanın içinde bedbinlik ve karamsarlık hâsıl etmekten başka hiçbir şey yapamamışlardır. İşte felsefenin karanlık meseleleriyle bizim elimizdeki pürenvâr kitapların nurefşân meseleleri arasındaki fark da bundan neş’et etmektedir.

[1] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s. 133 (Habbe, Zeylü’z-Zeyl).[2] Bediüzzaman, Sözler s.242 (On Sekizinci Söz, İkinci Makam); s. 657 (Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf); Mektubat s. 18 (Dördüncü Mektup); Asâ-yı Musa s. 147 (Hüccetullahi'l-Bâliğa Risalesi); Tarihçe-i Hayat s. 162 (Barla Hayatı).

274