Böyle bir atmosfer içinde Hz. Ali’nin durumu oldukça zordu. Ancak Şam’daki vali bu zorluğu göremediği gibi hayatının sonuna kadar da hiçbir zaman takdir edememişti. Hz. Muaviye, Hz. Ali’yi ittiham ediyor, Hz. Ali de “Hilafet, tek bir elde olmalıdır.” deyip bunun kavgasını veriyordu. Netice itibarıyla iki taraf Sıffîn’de karşı karşıya geldiler ve bir ihtimal orada anlaşıp sulh ilan edeceklerdi; ancak İbn Sebe ve avanesinin oynadıkları oyun ve ayrıca sırf Kur’ân’ın zâhirine dayanan Haruralı bir kısım Hâricîlerin, Hz. Ali ve Hz. Muaviye’ye karşı menfî tavırları ortalığı katıp karıştırmış ve pek çok istenmeyen durum ortaya çıkmıştı.
Mevzuyla alâkalı çok mühim bir noktayı Bediüzzaman şöyle ifade etmektedir: “Bir veli, bir velinin makamını, Allah bildirmezse bilemez. Ashab-ı kiram arasındaki vak’alar, buna delâlet etmektedir.” Yani ashab efendilerimizin hepsi veliydi. Şayet veliler, diğer velilerin makamlarını bilselerdi, onlar da birbirlerinin makamlarını bileceklerdi. Ancak Allah (celle celâluhu) bildirmedi, onlar da bilemediler.
Meseleyi günümüz açısından ele alacak olursak, bugün de Müslümanlar arasında çok ciddî ayrılıklar, çekememezlikler, nefretler ve hatta birbirlerini yıkacak şekilde davranışlar ve hazımsızlıklar var. Bunlar birbirini tanımadığı için belki Cenâb-ı Hak bu tür ayrılıkları mazur görebilir. Bence, Allah rızası için gayret gösteren kimselerin hizmetlerinin bütün bütün heba olacağını düşünmek yanlış olur. Hizmet ehli insanlar bir tarafa, biz, avam-ı mü’minin davranışlarını dahi hüsnüzan ile iyiye hamletme mecburiyetindeyiz.