Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybâşinâ gözüyle bu muhalefetleri çok önceden görmüş ve Hz. Osman’ı ikaz ederek, hilafetin terk edilmemesi lâzım geldiği üzerinde ısrarla durmuştu. Hz. Osman da kendisini hal’ etme teklifini getirdiklerinde: “Ben, Allah Resûlü’nün huzurunda oturuyordum. Bana şöyle dedi: ‘Yâ Osman! Allah sana bir hil’at giydirecek. Halk onu çıkarmanı isteyecek, fakat sen sakın çıkarma!’ Ben bunu hilafet olarak kabul ediyorum. Bu sebeple bu hil’ati çıkaramayacağım.” demişti.
Hz. Osman’ın vefatıyla ta Hz. Ömer’le başlayan ve fakat onun firaseti sayesinde su yüzüne çıkma imkânını bulamayan fitne, suyun yüzüne çıkma imkânını bulmuştu. Belki fitnelerin ilk kıvılcımları Hz. Ömer dönemine kadar götürülebilir. Ancak Hz. Ömer’in idare sistemi, ne olursa olsun kendinden sonra, yedi-sekiz sene cemaat-i İslâmiye’nin dimdik ayakta durmasına vesile olmuştur. Hz. Osman döneminde ashab-ı kiram, ikinci kez yaralanınca, uzun zaman belli seviyede de olsa bu çalkalanma devam etmiştir. Daha sonra Hz. Osman’ın kanı döküldü ve Cenâb-ı Hak, o kanın dökülmesini ashab arasındaki ihtilafların sürüp gitmesine vesile gibi kıldı. Bu, bir zelle, ayak kayması ve bazılarının günaha girmesi idi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ve nurlu köyünde ciddî bir günah işlenmişti ve bu durum bir-iki asır ümmet-i Muhammed arasında çalkantılara vesile olacaktı.