İçeriğe geç

Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’ân’ın “fetih” dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında âdeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hâl ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevç fevç İslâmiyet’e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslâm’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Hâlbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hâl ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’ân’ın elmas düsturlarını ve nebevî ahlâkı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda mâkes buldu.

Hâsılı, İslâm’ın yeniden gönüllerde mâkes bulması ve fevç fevç dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslâm’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hâl dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

4