İçeriğe geç

İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı havari vasıtasıyla gitmiş, ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslâm’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vâkıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslûpla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye kat edilse de –kanaat-i âcizanemce– Batılı’ya hak ve hakikatleri ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslüman’ın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’ân ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslâm’ın ruhî hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır.

Bu insanlar, Muhyiddin İbn Arabî, Mevlâna ve Yunus Emre gibi İslâmî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslâm’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslâm’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslâm’ın temsil yoluyla seslendirilen hâl besteli, Kur’ân ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı Saadet’ten bir tablo ile mevzuu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları hâlleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbn Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lâhûtî iklimlerini müşâhede edemiyor ve dolayısıyla da İslâmî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün terk edip Medine’ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar.

3