İnsanın, kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellîlerini değerlendirsin, o ancak bir yere kadar ulaşabilir.. evet, herkesin bir arş-ı kemalâtı, bir müntehâ noktası vardır. O, kabiliyetlerini kullanarak o noktaya ulaşınca, “Artık benim ilerleyecek hiçbir şeyim yok, ben de müntehâya ulaştım.” der.. der ve müntehâya ermiş olmanın haz, neşe ve zevklerini duyar. Kendi müntehâsından başka müntehâların olup olmadığını da bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın Cennet’teki hâli de böyledir. Orada herkes hâlinden memnundur ve hiç kimse şikâyette bulunmaz.
Burada sabır ve tahammülle elde edilmeye çalışılan mazhariyetler, orada maiyyetin açık olduğu terakkiyi sonuna kadar yakalamış olmakla elde edilir. Başı kendi arş-ı kemalâtının kubbesine değen bir insana, “Mahlukat içinde senden daha büyük var mı?” diye bir soru yöneltilse, “Ben çevremde görmüyorum. Şayet varsa benim bilmediğim âlemlerdedir.” şeklinde cevaplandırır. Çünkü o insan, kendi arş-ı kemalâtının zirvesindedir. Onun için İmam Rabbânî’ye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüştür. Bu açıdan insanın, mazhar olduğu esmânın terakkisi ile de çok alâkası vardır.