İçeriğe geç

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, insanın kötülüğe niyet edip yapmadığı zaman, bir sevap kazanacağını, başka bir hadislerinde ise, fenalığa niyet edip yapmadığı hâlde günah kazanacağını bildirir. Bu iki hadiste kastedilen mânâ telif edildiği zaman, birinci hadisin bizim gibi avam insanlara karşı söylenmiş, ikinci hadis-i şerifin ise, Allah tarafından bol bol lütuflarla serfiraz kılınmış ve o lütuflar helezonunda yükselmiş insanlara yöneltilmiş bir hitap olduğu anlaşılır. Çünkü o insanın fenalıkları zihninde tasavvur etmesi, Allah’a kurbiyetle telif edilemeyeceğinden o, aksi bir hükümle cezalandırılır.

Yine önemli (önemli olduğu kadar kudsî) bir mekânda bulunup, kendilerinden sadece okuma, düşünme, iman ve Kur’ân hizmetinde çalışmakla Allah’a kurbiyet kesbetme beklenen insanların, bu türlü fısk u fücura girmesi, çarşıya-pazara çıktıklarında gözlerine dikkat etmemeleri, Allah’ın kendilerine karşı onca hıfz, himaye ve kelâetine saygısızlık olacağından, daha büyük tokatlara sebep olabilir. Onlar, bu türlü şeylere maruz kaldıklarında, şeytandan bir ok yemiş gibi hemen Allah’a teveccüh etmeli ve: “Estağfirullah yâ Rabbi!” demelidirler…

Evet, işte “Bu türlü mülâhazalar, bazı kullar için, vesile-i muahezedir.” diyebiliriz. Nitekim tasavvufta meşhur bir söz vardır: حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئٰاتُ الْمُقَرَّبِينَ“Ebrarın hasenâtı, iyilikleri, mukarrabînin günahlarıdır.” Bu da teferruatta şer’î kıstasların, bazı insanlara göre değişmesi demektir. Evet, bazı kimseler vardır ki konumları itibarıyla, daima hıfz u eman altındadır ve onlardan da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir.

3