İçeriğe geç

Gayretin, bir de Cenâb-ı Hakk’a ait bir buudu vardır ki, bununla kulun gayreti arasında ciddî bir münasebet vardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah, herkesten gayûrdur. Gayretinden dolayı da fuhşiyatı haram kılmıştır.” der. Hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususiyeti, “gayûr” tabiri ile ki, mübalâğa sigası kullanılarak ifade edilmiştir. Allah’ın kuluna karşı gayreti de işte budur. O, insanı çok seviyor; sevdiğinden dolayı da kulu ve kulluğu her şeyden önde tutuyor. Ve tabiî bu gayret-i ilâhî aynı zamanda insanı koruyor, fuhşiyatla onun zayi olmasını istemiyor. Zira fuhşiyat, kulun ruh yapısını ve mânevî yönünü bozan bir virüstür. Oysaki Allah, kulunun, o saf ve duru hâliyle “bekâ billah maallah” sırrına mazhar olmasını istiyor…

Bazıları, Allah’ın (celle celâluhu) kula karşı olan gayretinin bu şekilde tevil edilmesini hatalı bulup, O’na zaaf isnat etme şeklinde anlamışlardır. Bu titizce bir yaklaşım olsa da, tam doğru değildir. Bizim anladığımız mânâ açıktır. Bizim, birbirimize karşı olan gayretlerimiz ne mânâya geliyorsa, “münezzehiyet”, “mukaddesiyet” ve “muallâ” keyfiyetiyle, hatta keyfiyet üstü hususiyetiyle ilâhî gayretlerin insan için mânâsı da odur.

Bunu belli bir seviyeden sonra, mütekabiliyet prensibine göre de ele alabiliriz. Allah Resûlü, bir kula terettüp eden şeyleri, haklar sözüyle ifade eder. Yani bir kul, kendisine terettüp eden şeyleri yaparsa, Cenâb-ı Hak da onu bir hak gibi yerine getirir. Bunu, “Ahdinizi yerine getirin ki, ahdimi yerine getireyim.”1 âyetiyle de irtibatlandırabiliriz. Başka bir ifadeyle, kulum Bana böyle davranırsa, Ben de ona karşı aynıyla hatta daha fazla bir mukabelede bulunurum şeklinde de anlayabiliriz.

3