Kul bu kurbiyeti kazandıktan sonra, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ der. Zira kulluk mükellefiyetinin altından, ancak böyle bir istiâne ve ekstra yardıma mazhariyetle kalkılabilir. Böyle bir duyuş ufkunda artık arada vasıta ve vesile de yoktur. Hitap makamına urûc ettiği böyle bir konumda o, elbette yardımı da sadece Allah’tan isteyecektir. Çünkü o, her şeyin verâsında, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametini müşâhede etmiş, sonra da gayb makamından hitap makamına terakki etmiştir.
Bu makamda insan, kendisine bir fırsat ve salahiyet verildiğini keşfeder gibi olur. Bu itibarla da ne pahasına olursa olsun, onun bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmesi gerekir. Evet, istenmeye değer husus ne ise o istenmeli ve bu fırsat kat’iyen kaçırılmamalıdır. Onun içindir ki, hiç vakit kaybetmeden, doğru yola hidayeti talep sadedinde اِهْدِنَا denmeli, Rabb-i Rahîm’den sırat-ı müstakîme ulaştırma talep edilmelidir.
Kur’ân-ı Kerim’in muhtevası itikat, ibadet ve hayat olmak üzere üç temel esasa dayanır. İtikat, inanılması gerekli hususların bütünüdür. İbadet, yapılması lüzumlu amellerin hepsini içine alan bir tabirdir. Hayat ise, Kur’ân’a ait hükümlerin fert, aile ve topyekün cemiyete tatbik edilme keyfiyetidir.
Bütün Kur’ân, bu üç temel esastan bahsettiği gibi Kur’ân’ın ayrı ayrı her sûresinde de bu üç esası bulmak mümkündür. İsterseniz bir misal olması bakımından kısaca Fatiha sûresine bakıp bu hususları orada da görmeye çalışalım: