İçeriğe geç

Bu mevzuda son olarak, “Hak erleri geceleri ruhban, gündüzleri fürsan gibi olmalılar!” sözüne değinmek istiyorum: Lügat itibarıyla, ruhbaniyetin bir mânâsı da, âkıbet endişesiyle ve havf duygusuyla toplumdan uzaklaşmak, nefsi ıslah maksadıyla ormanlara, dağlara çekilmek ve sabah-akşam ibadet ü taatle meşgul olmaktır.

İslâm tarihinde de, bazı dönemlerde, içtimaî hayattaki çalkantılar ve özden uzaklaşmalar sebebiyle genel atmosfer insanların kalbî ve ruhî terakkileri için namüsait bir hâl almıştır. Umum insanların aşırı serâzad, pek lâubâli ve çok çakırkeyf bir hayat tarzına alıştıkları böyle dönemlerde, gönülleri Allah’a yönlendirebilmek için uzlet ve halvet ihtiyacı hâsıl olmuştur. Dolayısıyla, dünden bugüne benzer şartlar altında bazı mürşitler çıraklarını uzlete çağırmışlar, onlara halveti işaret etmişler ve hatta belli kaideler çerçevesinde Halvetiye mesleğini başlatıp geliştirmişlerdir.

Keza, hayatının bazı dönemlerinde Hazreti Üstad’ın da benzer mülâhazaları olmuştur. Fakat, o mahviyet insanı, bu düşüncenin bile hakkında şefkat tokadına sebebiyet verdiğine inanmış ve bu kanaatini, “Vakta ki, neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm, ahiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe mağara gibi bir yere çekildim, o vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; Burdur’a getirildim.”10 sözüyle seslendirmiştir. Cenâb-ı Hak, âdeta hâdiselerin diliyle ona “Sen bir köşeye çekilmek için ilim tahsil etmedin, sadece kendi ahiretini kurtarmak için onca badireden geçirilmedin!” demiş ve sürgün gibi zâhiren çirkin bir hâdise vesilesiyle misyonunu eda etme imkânı vermiştir.11

341