İçeriğe geç

Bu açıdan, Muktedâ-yı Ekmel Efendimiz, dünyanın en zâhid insanıydı; hem kendisi hem de ailesi için sade bir hayatı seçmişti. Şüphesiz bu sadelik dünya nimetlerinden mahrum olmaktan kaynaklanmıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz dünya itibarıyla hayattayken Müslümanlar geniş araziler fethetmiş, büyük ganimetler kazanmış ve çeşitli zenginlik kaynakları elde etmişlerdi. Hatta, bu sayede, daha önce hiç malı bulunmayan pek çok sahabî servete kavuşmuştu. Buna rağmen, Hazreti Fahr-i Âlem’in saadet hanesinde hâlâ haftalarca bir çorbanın dahi pişirilemediği dönemler olurdu.16

Ezvâc-ı Tâhirât’ın Tercihi

Şu kadar var ki, Nebiler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabiî alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikâyet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lütfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselâm) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilâkis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti.

37