İçeriğe geç

İşte, ilâhî bir emri uygulamayan kimseler hakkında mü’minin akîdesi budur; dolayısıyla da, bu esasa göre, başı açık gezen kâfir olmaz. Fakat, Kur’ân’a ait bir hükmü inkâr eden ve “Ben bunu kabul etmiyorum; dâl bi’l-ibare, dâl bi’l-işare, dâl bi’d-delâle veya dâl bi’l-iktiza, delâleti ne olursa olsun, ben bunu kabul etmiyorum!” diyen kimse iman dairesinde sayılmaz. Ona da kimse bir şey demez; herkes istediği gibi düşünebilir, dilediği gibi yaşayabilir. Ne var ki, Usûlü’d-din açısından, dinin emrini inkâr eden kimse artık mü’minler arasında mütalâa edilemez.

Zannediyorum, az önce de değindiğim gibi, bütün bu tartışmalar alan ihlalinden kaynaklanıyor. Diğer sahalarda uzmanlık, ihtisas ve araştırma bir esas kabul ediliyor; fakat, ne gariptir ki, dini mevzulara aynı hassasiyetle yaklaşılmıyor. Meselâ; bir kimse, tıbba dair ahkâm kesse; “Midemde şöyle bir ağrı var!” diyen adama hemen “Psikosomatik bir rahatsızlık, efendim; sizde çok kuvvetli bir sinir var, ondan dolayı mideniz durmadan asit ifraz ediyor.” cevabını yapıştırsa, ona ne denilir?!. Oysa, bu çok basit bir meseledir; gayrı halka da mâl olmuş bir ihtimaldir ve bugün –doğru bir davranış olmasa da– herkes bunu kullanmaktadır. Fakat, böyle bir meselede bile, bir gastroentrolog, “Be adam, haddini bil; bırak da ona ben karar vereyim!” dese sezâ değil midir?

256