İçeriğe geç

Evet, Allah Teâlâ ve Rasûl-ü Ekrem, mü’minleri İslam dinine, Kur’ân’ın ulvî hakikatlerine, kâmil imâna, i’lâ-yı kelimetullah davasına, diğer kulluklardan kurtulup sadece Hakk’a kul olmaya, başkalarını da bu ufka uyarmaya ve insanlık şerefine yakışır şekilde yaşamaya çağırıyor. İnananların ancak böyle bir hayat sayesinde kalb ve ruh dünyası açısından diri kalacaklarını, gerçek hayat çizgisine ulaşacaklarını ve ötede de ebedî mutluluğa nail olacaklarını haber veriyor.

Unutulmamalıdır ki, duyguda, düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta diriliş daveti herkes içindir; fakat, bu yeniden doğuş, keyfiyet bakımından insandan insana değişmekte ve farklı seviyelerde gerçekleşmektedir. Bu konuda, dava-yı nübüvvetin vârislerinin payına düşen, dirilmenin de ötesinde bir diriltme mefkûresidir; çünkü onlar dirilişlerini diriltme sevdasına bağlamışlardır. Nasıl ki, insanlık tarihi boyunca peygamberler ve onların tâbîleri o dirilten soluklarıyla her tarafa hayat üflemişler; nefehât-ı ilahiyeyi herkese taşımışlar ve herkesin dirilmesini sağlamışlardır; günümüzün hizmet erleri de aynı selefleri gibi “ba’sü ba’del mevt kahramanı” ya da “diriliş süvarisi” diyebileceğimiz birer diriliş eri olmayı hedeflemişler ve dirilmeden ziyade diriltmeyi tercih etmişlerdir ya da daha doğru bir ifadeyle, başkalarına âb-ı hayat sunmayı kendilerine can verecek bir iksir kabul etmişlerdir.

Şüphesiz, yeryüzünde her zaman içten içe çürüyenlerin, değişip başkalaşanların ve kimliğini inkar edenlerin yanında, mana köklerine bağlılığını sürdürmüş, ruh güzelliğini korumuş, saf ve dupduru kalmış bir hayli insan da var olmuştur. Fıtratı temiz bu insanlar, uyaran bir ışık, samimi bir ses, içten bir diriliş çağrısı ve içinde yaşadıkları çağın sesiyle bir ezan bekleyip durmuşlardır. Bugün de mana köklerinden sızıp gelen mülâyemet hissi, cibilliyetlerindeki iyilik duygusu, herkese saygılı davranma tavrı ve afv u safh enginlikleriyle, kendi özlerine erecekleri bir eşref saatin intizarında olan binlerce, yüzbinlerce insan mevcuttur.

“Diriliş süvarisi”nin vazifesi, gözleri yolda ve kulakları seste, bitmeyen ümit ve sarsılmayan azimle bir rehber bekleyen bu insanlara bir ümit, bir aşk, bir ışık olmak ve dudağı kuruyanlara âb-ı hayat sunmaktır. Yazıyla, şiirle, resimle, musikiyle, sanatın değişik dallarıyla ve her şeyden öte dini güzel temsil etmek suretiyle her yerde yeniden doğuşun mümessili olmak ve insanlara diriliş nefhasında bulunmaktır. Evet, bu vazife, dirilmenin de ötesinde bir diriltme davasıdır; şahsî hayat tutkusunu unutanların “yaşatma arzusu” ya da “yaşatma mefkûresi”dir.

2