İçeriğe geç

İlâhiyatçılar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadırlar; çünkü, onlar da halka va’z u nasihat ediyor ve irşad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onların irşadıyla hak ve hakikati bulmuşsa, onlar da o insanı din adına ihyâ etmiş olduklarını düşünebilirler. Böyle bir düşünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi şirktir. Bu türlü mülâhazaların zihne gelmesi karşısında sürekli “Aman yâ Rabbi, o işlerin sahibi ben değilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir mânâda duygularını, düşüncelerini tazelemeli ve cilalamalıdırlar. İhsanlar karşısında fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad’ın o enfes yaklaşımıyla değerlendirmeli; “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.”8 diyerek hidayeti Müessir-i Hakikî’nin yarattığı tesire vermelidirler.

Aslında, Cenâb-ı Allah’ın, Peygamber Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ) hitaben “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.”9 buyurması da bu gerçeği nazara vermektedir. Evet, insanoğlu Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynaların en câmii ve mücellâsıdır; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ise, bu aynaların en kâmili ve muhtevalısıdır. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu,

“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”
402