İşte zikri, Esmâ-i Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, Cenâb-ı Hakk’ı anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hâle getirme ve bu yâd etmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.
Zikirde zirve nokta başta “latîfe-i rabbâniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâd etmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.
Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yanları üzerinde yatarken de anarlar.”30 fehvâsınca ne zaman ne de hâl itibarıyla zikrullaha tahdit konmuştur.
Ayrıca, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin.”31 buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiçbir zaman Rezzâk-ı Kerim’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz. Veremeyiz, zira her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenâb-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız!”32 fehvâsınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde.
İlim-Bencillik ve İrfan
Bilen insan çok; fakat bildiğini temsil eden insan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmemesi bizim eksikliğimiz.
Dipnotlar
- 30 Âl-i İmrân sûresi, 3/191.
- 31 Ahzâb sûresi, 33/41-42.
- 32 İbrahim sûresi, 14/34.