Eğer sorumluluklarımızı Allah (celle celâluhu) yüklemişse, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ ve tahmil etmişse, onlar hakkında “Bizim takatimizi aşan şeyler.” diyemeyiz. Bu söz yalan olur. Bize takatimizin üstünde hiçbir sorumluluk teklif edilmemiştir. Nereye kadar? Ölmeye kadar, çoluk çocuğumuzu kaybetmeye kadar, –Allah uzak etsin– evimizin yanmasına, hicret için yurdumuzu yuvamızı terk etmek zorunda kalmamıza kadar… Bunların hiçbirisi “teklif-i mâ lâ yutak” değildir. Ama tembelliğe, rahata ve dertsizliğe alışmış olanlar; bunları, altından kalkılması çok zor olan ağır yüklerin insanın sırtına yüklenmesi gibi görebilirler.
Felâket günlerimize destan yazan merhum Âkif der ki;
Zannediyorum, hepimiz Fatih’le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim’in yanında “Kutlu Nebî”nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat ben merhum şairin bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, “Yâ Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!” Çünkü, o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad-u figan yükselirdi. Şimdilerde –Allah tek bir acıyı da göstermesin– bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde ise binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale’yi biliyoruz; ama o savaşların hiçbirinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryat kopmuştur. İşte, o zor günler, meselâ, bir İstiklâl Harbi de “teklif-i mâ lâ yutak” değildir. Fakat günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkânsız zaman dilimleridir.