İçeriğe geç

Cevap: Evet, Üstad Hazretleri, “On Yedinci Lem’a”da “Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki, Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hâle düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hisselerini unutmasınlar?”8 buyuruyor.

Müslümanların dünyayı bilmediği söylenemez. Ne var ki, onlar, dünyayı kendi akîdelerine ve Kur’ân’ın ölçülerine göre değerlendirirler. Dünya ve ahiret arasında bir denge gözetirler. Ellerindeki imkânları ahireti kazanmaya sarf ederlerken dünyadan nasiplerini de unutmazlar. Dünyanın “esmâ-i ilâhiye”ye bakan yönünü ve ahiretin bir mezrası olması veçhesini çok sever, onu sadece insanın nefsine ve şehvetine bakan yönüyle kerih görürler. Ben malûmunuz olan bu meselede uzun boylu durmayacak, başka bir hususa dikkatlerinizi çekeceğim.

Bizim dünyamızda, belli bir dönemde, tekvînî emirlerin okunması ve onların da dikkate alınması ihmal edilmiş. Takvanın çok önemli bir buudu saydığımız “tekvînî emirleri gözetme” ve “Kur’ân’dan istifade etmede de mühim bir faktör olan kâinat kitabını okuma” esaslarını iptal edince, onlara gereken değeri vermeyince kaybetmiş ve ezilmişiz. Dahası, Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve hatta her şeyden kat-ı nazar ederek onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüşüz. Batı’nın ilerlemesini ve başarısını, dünyaya im’ân-ı nazar etmelerine bağlamışız. Bu defa da, “Kevnî kanunları okuyacak, değerlendirecek ve onlara yetişeceğiz.” demiş; ama çok garip bir şekilde, kendi elimizdeki mukaddes bildiğimiz değerleri bir kenara atarak işe başlamışız.

Geçenlerde bir tanesi –hâşâ– “Allah, fay may işine karışmaz ki!” diyor. Bakıyorsunuz, baştan dalâlete gidilmiş. Bir başkası, felaketli günlerimizde yazdığı bir kitapta, “Meseleleri dua ile falan halledeceğinizi zannetmeyin!” diyerek ibadetle, iyi mü’min olmakla problemlerin hallolmayacağını söylüyor ve mânevî dinamiklerimizi bütün bütün gözardı ediyor.

157