Bir ressam veya bir musikişinas için dile getirilen bu ifadeleri, aynen bir vaiz veya bir müezzin için de düşünebilirsiniz. Meselâ bir müezzin kalbinin sesini diline aktararak ezan okuyabilirse, gönüllerde daha ciddi, daha samimi bir heyecan uyarabilir. Bunun için o, ezan okumadan önce ellerini kaldırıp mertçe şöyle dua edebilmelidir: “Allahım, beni burada bir gırtlak ağası şeklinde kendi hesabıma bağırtma! Bana gönlümün sesini duyurma imkânını bahşeyle! Eğer buna muvaffak olamayacaksam daha baştan sesimi kesiver!” Çünkü bir insanın gönlünden kopup gelen şey neyse dilinden de dökülen o olmalıdır. Bir insan, ezanda, diliyle, “Allah büyüktür. O’nun eşi-menendi yoktur. Mâbud-u Mutlak, Maksud-u bi’l-istihkak sadece ve sadece O’dur. Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Eşsiz Nebisi’dir.” mazmununu terennüm ederken, diğer taraftan içten içe kendini gösterme ve ispat etme gayreti içinde bulunuyorsa, esasında o insan, “Allah büyüktür.” derken dahi kendini terennüm ediyor; dolayısıyla tevhit yolunda bulunduğunu zannederken şirk gayyasına doğru yol alıyor, demektir. Oysaki Allah’ın büyük, kendisinin bir hiç olduğuna yürekten inanan bir insan, bu mazmunu sesiyle-sözüyle ifade ettiği gibi, aynı zamanda kalbiyle de o heyecanı soluklamalıdır. Ezanla ilgili ifade edilen bu mülâhazalar, bir kamet veya bir aşr-ı şerif okumada veya imamlık yapan bir kimsenin kıldırdığı namaz için de söz konusudur.