Zira hakikî bir mü’minin gerçeklere gözünü yumarak kendini mâlihulyâlara salması, kuruntularla avunması ve böylece yaklaşan tehlike ve kurulan tuzaklar karşısında tedbirsiz ve savunmasız bir duruma düşmesi düşünülemez. Aynı zamanda, metafizik gerilimin devam ve temadisi adına da mevcut o karanlık tablonun görülmesi gerekir. Allah aşkına, bugün, dinini ve milletini seven bir insanın, şimdiye kadar kim bilir kaç defa taarruz plan ve stratejileri ortaya çıkmış, yapıp ettikleri yapıp edeceklerinin yanıltmayan referansı konumunda bulunan, düşmanlığa kilitli bir anlayış karşısında, bu durumu derin bir endişe ve hassasiyetle karşılaması, böyle bir tablo karşısında uyanık ve dikkatli olması gerekmez mi? Tabiî, bütün bu endişe ve korkular, hassasiyet ve titizlikle meselenin üzerine titremeler, vicdanın Allah’la irtibatına, gönlün İslâm ve Müslümanlarla alâkasına bağlıdır ve onunla mebsuten mütenasiptir.
İşte, nikbinliğe de bedbinliğe de böyle bir perspektiften bakmak gerekir. O zaman insan, bir taraftan realiteleri görüp âdeta yüreği ağzına gelecek ölçüde endişe içinde endişe yaşayacak; fakat diğer taraftan, yapılacak işlerin çokluğunu görünce Hakk’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olup, sarsılmadan, ümitsizliğe düşmeden, aşk u şevkle yapılacak işlere koyulacaktır. Bundan dolayı diyoruz ki, hakikî mü’min mutlak mânâda ne nikbin ne de bedbindir; o, hakikatbindir. Evet, o, görülmesi gerekeni görür ve Allah’ın izn u inayetiyle mevcut durum karşısında yapılması gereken her ne ise, iradesinin hakkını verip onu yapmaya çalışır.