Çünkü havf ve recâ dengesi, geçmişten bugüne ahlakçılar, akideciler ve terbiyeciler tarafından da ele alınıp işlenen çok önemli bir meseledir. Meselâ Hazreti Gazzâlî bu konuyla alâkalı mülâhazalarını ifade ederken şöyle bir bakış açısı ortaya koyar: İnsan bilhassa gençlik döneminde, ölümün keşif kollarını henüz bedeninde duyup hissetmediği zamanlarda, havf ağırlıklı, korku yörüngeli bir hayat yaşamalıdır; yaşamalı ve “hesap”, “mizan” denildiğinde âdeta yüreği ağzına gelmelidir.2 Ancak ibadet ü taat adına artık yapabileceği pek bir şey kalmadığı ve ahir ömründe hızla ölüme yaklaştığını hissettiği esnada, recâ ağır basmalı ve o noktada İmam Şafiî Hazretleri gibi: وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْمَذَاهِبِي جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُبِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَعَفْوُكَ أَعْظَمَا“Kalbimkasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”3 demelidir.
Küçük Görülen Bir Nohut Tanesi
Dipnotlar
- 2 el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/166.
- 3 eş-Şâfiî, Dîvân s.101; es-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyyeti’l-kübrâ 1/296.