İçeriğe geç

Ruh-u Muhammedî (aleyhissalevâtü vetteslîmât) maddeden mücerret nuranî bir cevher ve sâfî bir ziya olup Hâlik-ı Zîşan’ı idrak eden “akl-ı küll”dür ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَقْلُ“Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.”6 beyanı onun bu derinliğini işaretlemektedir ve bazılarınca buna “Ruh-u Âzam” da denmektedir. Zira bir mânâda ilk defa mevcut âlemler itibarıyla “Zât-ı Baht”ın hayat-ı sermediyesi o mir’âtta minvechin tafsile ulaşmıştır.. ve aynı zamanda O, لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ“Sebeb-i hilkat-i âlem sayılan, icmalde vücudî, tafsilde ilmî mahiyet-i mâneviyen olmasaydı kevn ü mekânları yaratmazdım.”7 fehvâsınca varlığın ille-i gâiyesi mesabesindedir. Cenâb-ı Hak irade-i zâtiye-i sübhaniyesiyle “Kenz-i Mahfî”nin birinci açılımına ait sırlı anahtarını, muhabbet-i rabbaniyesinin merkez noktasını o Zât’a bahşetmiştir. Böylece Hz. Kudsî’nin de dediği gibi:

“Küntü kenzen’den8 vücud eyledi eşya lâ cerem,
Bâd-ı hubbuyla temevvüc etti çün derya-i aşk..”

O’nunla duyulup bilindi, bilinebildiği kadar esrar-ı lâhût, O’nunla fasl u inkişafına şahit olundu esrar-ı rubûbiyetin. Cenâb-ı Hak, Kendi Zâtını yine Kendi bilip Kendi gördüğü ve zâtında zâtını müşâhede ettiği gibi, ayrıca Efendimiz ve arkasındakilerle yâd edilme imtiyazıyla serfiraz kıldığı bir mir’ât-ı mücellâ ile de, O’na ve O’ndan herkese bir tafsil iltifat ve tecellîsinde bulundu. Ne hoş söyler Süleyman Çelebi:

“Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını,
Avdet edip davet et kullarımı
Ta gelüben göreler didârımı.”
98