Bu tür zuhurât veya belirleme faslına girmeyen “hakaik-i mümkine” diyeceğimiz nesneler ve mahiyet-i mücerredeler bu tebeyyün mertebesinde değiller demektir. Bunlar, ilmî vücutları ve konumlarının dilleri veya “Levh-i Mahfuz-u Hakikat”te kendilerine ayrılan yerleri açısından –bu yerler kendilerine bahşedilen kabiliyet ve istidat lisanlarıyla esmâ-i ilâhiyeye müteveccihtirler– sıfât-ı sübhaniyeden gelen mesajlarla ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîleriyle vücut bulan farklı mertebelerdeki taayyünlere, bu taayyünlerden âyân-ı sâbiteye, ondan da kudret ve irade tezgâhından geçmek suretiyle haricî vücuda yürür ve âyinedarlıklarını devam ettirirler.
Esmâ-i ilâhiyeye müteveccih bütün yüzler, “min verâi hicab” Müsemmâ-i Akdes’e nâzırdır. Bu konuda “Bârî” ism-i şerifi ilk şefaatçi veya irade-i sübhaniyenin birinci muhatabı mesabesindedir. Bu ism-i mübarekin tecellî-i iradesi “Kâdir” ism-i azizine bağlıdır. Onun gözü de “Mürîd” ism-i celili üzerindedir. Bu ism-i azim ise mutlak mânâda “Alîm” ism-i muhitine nâzırdır. Evet, ilmî vücudlar itibarıyla bilumum taayyün mertebelerindeki her şey, ilim sıfatının tecellî alanı sayılan o kuşatıcı atlasta mücerred birer resim, birer mânâ ve birer öz mahiyetindedir. Bu atlasta bulunan her nesne kademe kademe farklı taayyünlerden geçerek, maddî-mânevî kendi arş-ı kemâlâtlarına yükselirler.