Taayyünât Ve Berisi
Meydana gelme, belli olma, belirlenme mânâlarına gelen taayyün, mutasavvıfînce Zât-ı Hak’ta var olan ve Hazreti Vücud, Hayat ve İlim’de “bi gayri keyf” tafsile ulaşan, birbiriyle irtibatlı değişik mertebelerde farklı mahiyetlerin farklı tecellî dalga boyunda –buna dîk-ı elfâz diyebilirsiniz– zuhurundan ibarettir. Mertebe-i vücubda “Tecellî-i Evvel”, “Feyz-i Akdes”, “Nefes-i Rahmânî” ve mertebe-i imkânda “Akl-ı Evvel”, “Kalem-i A’lâ”, “İlk Nur” ve “Hakikat-i Muhammediye” bu taayyünün ayrı birer unvanı.
Kitap ve Sünnet’te taayyüne delâlet eden sarih bir nass olmasa da, İlm-i İlâhî, Levh-i Mahfuz-u Hakikat, İmam-ı Mübîn… gibi yüce âlemlerle alâkalı beyanların, bil-işâre veya bil-iltizam ve bit-tazammun taayyün mertebelerine de baktıkları söylenebilir. Muhyiddin İbn Arabî, Sühreverdî, Osmanlı müelliflerinden İsmail Hakkı Bursevî ve sermest-i câm-ı aşk olan Molla Câmi… gibi bazı mutasavvıfîn; bizim duyu organlarımızla algıladığımız nesneleri, misalî suretlerin tezahür ve temessülleri –misal âlemleriyle alâkalı konulara müracaat edilebilir–; misalî resimleri, ruhanî cevherlerin aynaları –ruhla ilgili bahislere bakılabilir–; ruhanî cevherleri, ilmî taayyünlerin tafsili; ilmî taayyünleri, âyân-ı sâbitenin akisleri –bu konu da dar bir çerçevede geçmişti–; âyân-ı sâbiteyi, esmâ-i ilâhiyenin tecellîleri –üzerinde durulabilir–; esmâ-i ilâhiyeyi, sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri ve sıfât-ı sübhaniyeyi de Zât-ı Baht’ın kavl-i şârihi görmüşlerdir. İmam Rabbânî ve muakkiblerinin konuyla alâkalı mütalâaları oldukça farklıdır ve üzerinde durulmaya değer…