Kendilerine namazın farz olduğu anlatılan insanların, ilk anda belki sadece farzları kılmaları, belki de çoğu kez onu da verip veriştirmeleri ve ancak zamanla namaz insanı hâline gelmeleri gibi infakta da evvelâ zatî verme matluptur; yani insanlar, öncelikle infak etmeye alışmalı, onu vicdanlarında duymalı ve tabiî davranışlarından biri hâline getirmelidirler. Böyle bir infakta, başta ihlâs ve marzî-i ilâhînin gözetilmesinde bir boşluk olsa da, zannediyorum vermenin zatî değeri, o boşlukları kapatır. Zaten marzî-i ilâhî, dinin i’lâsı gibi mülâhazalar olmasa, insanın kendi kazandığı şeyden vermesi de çok zordur. Hele hele bir insanın kendisi sıkıntı içinde olduğu ve belki kendi borçlarını ödeyemediği bir zamanda, infak edeceği şeyleri düşünmesi mümkün değildir. Gün gelip de o, eğer verme yollarını kollayıp gözetiyor, “Arkadaşlarımdan geri kalmamam lâzım.” diyebiliyorsa, zannediyorum artık ona menfi başka duygular yol bulup tesir edemeyecektir. Çünkü bir insan ne kadar alışırsa alışsın, tıpkı oruç tutmaya alışan bir insanın, yine açlığı, susuzluğu hissetmesi gibi, o duygular olmadan, malından bir parça ayırıp vermesi ona çok dokunur. Hele o insan sıhhatli ve çoluk çocuğu da varsa, evet işte o zaman verme daha da zorlaşacaktır.
Vermeyi tabiî bir ihtiyaç hâline getirmiş insanların bu davranışları zamanla tabiatlarının bir yanı hâline gelir ve –her ne kadar vermenin sıkıntısını belli ölçüde içlerinde duysalar da– o insanlar riyaya, süm’aya girmezler. Tıpkı beş vakit namaz için camiye giden bir insanın, camiye giderken dellal tutup “Ben camiye gidiyorum, âlem duysun.” demediği gibi, onlar da gizli-açık infak ettiklerinde asla bu türlü duygulara girmezler.