Şimdi bu konuda size bir misal vermek istiyorum: İmam Ebû Yusuf, Ebû Hanife’nin talebesi, hocasından sonra Şeyhu’ş-şüyûh (şeyhler şeyhi) olmuş. Onun saf ve vasat seviyede zekâya sahip olduğu kabul edilir. “Bir gün onu denemişler. Ebû Yusuf’un minderinin altına kocaman bir tahta koymuşlar. Hazret gelmiş, minderine oturmuş ve talebelerine dersini verip gitmiş. Aynı kişiler bir başka gün Ebû Hanife’nin diğer talebesi İmam Muhammed’in oturduğu yerin altına ise, birkaç kâğıt katlayarak koymuşlar. Hazret gelip mindere oturduğunda “Allah Allah, bugün tavan mı şu kâğıt kalınlığında aşağı inmiş, yoksa zemin mi yukarı çıkmış!?” deyivermiş. Aradaki bu zekâ ve belki zekâdan kaynaklanan hassasiyet, firaset farkına rağmen, altına konan koca tahtayı fark edemeyen Ebû Yusuf, çalışma, çabalama ve gayretiyle İmam Muhammed’i geçmiş ve hocasının vâris-i hâssı olmuş. Bu bir menkıbe; aslıyla değil, faslıyla ele alınmalıdır.
Evet, cehd ve gayret çok önemlidir. Cehd ve gayretle çok boşluklar doldurulabilir. Bir de bizim eğitim anlayışımız, talebenin himmetinin pervaz ettirilebileceği bir seviyeye getirilebilse, elde edeceğimiz yetişmiş insan adediyle, ülke olarak çok şeyleri aşabileceğimize inanıyorum.
Meselâ, bu konuda Nizamülmülk ile oturan ve 1-2 asır arızasız devam eden eğitim telâkkisi bir model olabilir. Günün şartları içinde asla ve öze dokunmaksızın yapılacak bir kısım küçük değişiklikler, bizlere çok şeyler kazandırabilir.
Hâsılı, Batı dünyası bitti, iflas etti ve her gün biraz daha inkıraza doğru gidiyor. O giderken, yerine alternatif olarak mutlaka, bütün müesseseleriyle bizim dünyamız ortaya çıkmalıdır. Aksi hâlde, yine belli bir süre birilerinin serap-misal hayallerinin ardından koşmamız ihtimali var…