Dahası, bu mübarek kaynaktan fışkıran, lâakal onun münbit ve bereketli atmosferinde boy atıp gelişen örflerimize, âdetlerimize, geleneklerimize hatta millî karakterimize ve millî tabiatımıza yabancılaştık, kendimizi yenileme azm ü heyecanını yitirdik ve heyecan yorgunu yığınlar hâline geldik. Bilmiyor çoğumuz imanın, İslâm’ın Kur’âncasını, Allah’la münasebetin Peygambercesini, dinin olmazsa olmaz ruhunu, temel dinamiklerini ve Nebi mesajlarıyla seslendirilen özünü, mahiyetini. Yok böylesine boş vermiş kimselerde en küçük bir öğrenme arzusu, kendini test etme azmi ve bir kısım önemsiz hobilere karşı duyulan alâka kadar öz değerlerini bilme merakı…
Bütün bunlara karşılık biraz bilmişlerimiz ise “Bazen sükût da bir töredir.” deyip sessizlik murâkabesine dalmakta ve her şey kendini bilmezlerin elinde âdeta içinden çıkılmaz bir hâl almakta. Tahkike kapalı ruhlarda sürekli tezebzüb rüzgârları esiyor; yığınlarda, kendilerini fetret boşluklarına salmış gibi bir hâl var; arzı görmüyor, semayı dinlemiyor ve boş yâvelerle ömür tüketiyorlar. Bir milletin üstünlük ve istikbal vaad ediciliğini onun geçmişten tevârüs ettiği dinî ve millî değerler belirler. Bu değerlere saygı duymayan ve sahip çıkmayan toplumların akıbeti hüsrandır; hüsrandır ve bu mâkûs kaderi değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Kendi değerlerine sahip çıkma ve mânâ kökleriyle irtibatını devam ettirme sayesindedir ki, toplum ve onu teşkil eden fertler kendilerini daha derinden duymaya başlar. İlim adamları, mütefekkirler ve sanatkâr ruhlar, alanları çerçevesinde kendi inanç, kendi düşünce ve kendi duygularını kitap kitap, nakış nakış işlemeye koyulur ve her sahada ruhlarının âbidelerini ikame ederek saf yığınlara kendilerini okuma ve mütalaa etme ortamı hazırlarlar. Nokta-i istinat olurlar onlara ve korurlar onların düşünce iffet ve ismetlerini, korudukları gibi kendi namuslarını.