Kendi Çizgimizi Heceleme Yolunda
Bir zamanlar “din” denince ilk defa akla bizim dinimiz geliyordu ve her akla gelişinde de vicdanlar saygıyla ürperiyordu. Her şeyden evvel onun sâlim vicdanlarda bıraktığı iz çok derindi ve her türlü çarpık değişime-dönüşüme meydan okuyacak kadar da güçlüydü. Onun hedefinde cihan sulhü ve insanlığın ebedî mutluluğu söz konusuydu. Vaadettiği şeyleri gerçekleştirmede öyle güçlü argümanları vardı ki, onu deliliyle-medlûlüyle tanıyanlar, dünyada en erilmezlere ermiş sayılırlardı. O Allah’tan gelmiş, insanları Allah’a çağıran öyle güçlü ve inandırıcı bir ses idi ki, ön yargısız olmak şartıyla, bu sese kulak verenler bir daha da onun tesirinden kurtulamazlardı; kurtulamazlardı, zira bu seste her zaman dünya ve ukbâ mutluluğu yankılanmaktaydı ve bu seste insanları melekleştirmenin şifreleri gizliydi. Bu ses, semalar ötesinin sesiydi ve örgülediği sistem de İslâm diniydi.
Bu din sayesinde insanlık iç içe en bereketli inkılâplarla tanıştı ve en hayatî değişimlere şahit oldu. Oydu mutlak sulh ü salâha giden yolları gösteren ve oydu asırlardan beri üst üste yığılmış beşerî problemlere nihaî çözümler vaadeden. Düşünün ki, asırlar ve asırlar boyu onun aydınlık çehresini karartmak ve gelip gelip önünü kesmek isteyen onca mütecaviz ve saldırgan kimselere rağmen, o hâlâ biricik ümit kaynağı olma konumunu muhafaza ediyor ve kendine sığınanlara ölümsüzlük iksiri sunuyor…