Soru demek, aynı zamanda bir bakıma o soruyu soran şahsın hissiyatı ve duygusu demektir. Soruya cevap vermek ise, o şahsın hissiyatına, duygularına hürmet mânâsına gelir. Meclisimiz bu maksada matuf teşekkül ettiği için biz aynı maksat üzere yürümeyi düşünüyoruz. Bazı kimseler, sorulan soruların daha ziyade felsefî mahiyette, ilâhiyatın derin meselelerine müteallik olmasını arzu ederler. Hâlbuki ben, sadece sorulan soruya cevap veriyorum. Bazıları ise daha ziyade fıkhî meselelerle alâkalı olmasını arzu eder. Sorulursa ona da bir şey demeye çalışırım. Bazıları da kendi şahsî meselelerini bana getirir. Ben onun hatırına da hürmet eder, hatırına hürmeti, sorusuna cevap verme şeklinde ortaya koyarım.
Bazı mizaçlar, bir kısım soru-cevaplardan hoşlanır ama bazı soruların cevabı ona latif gelmeyebilir. Ama en az o da benim kadar başkalarının hissiyatına hürmetkâr olmalıdır. Çünkü insanlık sadece ondan ibaret değildir. Biz sağdan, soldan, ortadan, alttan, üstten, evvelden, âhirden, içten ve dıştan bütünü teşkil eden uzuvlar gibiyiz. Duygu ve düşüncelerimiz de his ve fikir yapımıza göredir.
***
Camilerde, dine ait meseleleri cemaate intikal ettirmek için şu âna kadar alışageldiğimiz bir sistem vardır. Biz, bunun dışında daha farklı ve orijinal yöntemler bularak dine ait meseleleri cemaate sevdirme mecburiyetindeyiz. Meselelerimizi ciddi bir anlayış ve ciddi bir edâ ile ve azami bir ciddiyet içinde cemaate intikal ettirmeliyiz. İçinde bulunduğumuz şu dönemde laubali kimseler bizi kurtaramayacağı gibi, meselelere laubalice eğilmemiz de bizi kurtaramayacaktır. İçinde yaşadığımız zaman bizden ciddiyet istemektedir. Binaenaleyh bunu ihlal edebilecek her şeye gönülden karşıyım.