Bu dönem, ashabın, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile kaynaşıp bütünleştiği dönemdi. Ruhları, gönülleri kalbleri ve kalıpları o kadar birbirine yaklaşmıştı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara “Kanınız kanım, canınız canım.” yani “Siz benim uğrumda öleceksiniz, ben de sizin uğrunuzda.” diyordu. Öyle bütünleşmişti. Bu sözler sadece onların gönlünü almak için söylenmiş sözler değildi. Aslında var olan böyle bir bütünleşmeye, Aleyhissalâtu vesselâm tercüman oluyordu. Gün gelip de İslâm’ı neşir ve temsil için dünyanın dört bir yanına hicret bahis mevzuu olunca, “Niçin ve neden?” demeden yukarıdan gelen emre uyup İran’a, Turan’a dağıldılar. İslâm uğrundaki bu hicretten sonra da, bir daha eski vatanlarına dönmeyi düşünmediler; düşünmek şöyle dursun; o samimî hicret niyetine gölge düşürme endişesiyle, eski yurtlarında ölüp, oraya gömülmek korkusuyla tir tir titrediler.
İşte Sa’d b. Ebî Vakkas Mekke’de sıtmaya tutulmuş ve tir tir titrerken, üzülüyor, teessür izhar ediyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Niçin üzülüyorsun?” buyurunca da, “Yâ Resûlallah! Hicret ettikten sonra Mekke’de öleceğim diye korkuyorum.!” cevabını veriyordu. Yani senin böyle melekût kokan, mübarek ikliminde Medine’de ölmeyeceğim de burada öleceğim, bu yüzden de hicretim eksik olacak diye üzülüyorum.